2017’nin Tortusu: Dizilerde Ne Umdum, Ne Buldum? I Ufuk Kaan Altın

Tersten gideyim; 2016 yılı değerlendirmemin sonunda önümüzdeki sene için daha fazla polisiye ve özellikle de İskandinav dizilerine ağırlık vereceğimi yazmıştım. Eh, doğrudan şaşmamışım. 2017 listemin neredeyse yarısını başından beri takip ettiğim diziler oluşturuyor, eski dostlar yani… Yeniler arasındaysa çok ama çok iyileri vardı. Devamlarını merakla bekliyorum. Bazılarınıysa bırakacağımı ilan ediyorum. Başlayalım mı?

Yıl sonu değerlendirmeleri, coşkuyla birlikte hüznü de barındırır. Yılın muhasebesini yapar, hoş anıları hatırlar, geçirdiğiniz güzel zamanları yad edersiniz. Zorlukları, kötülükleri, ihanetleri unutmaya çalışıp umutla gelecek için planlar yaparsınız bir yandan da. Kendinize verdiğiniz sözlerin çoğunu unutacağınızı bile bile… Hayat böyle bir şey. Çok takılmamak, çok da katı olmamak lazım sanırım. Ben elimden geldiğince (en azından bu sene) esneyip yumuşamayı istiyorum. Bakalım…

Bu kadar söz yeter. Geride bıraktığımız yılda hangi dizilere takılmışım ona bakalım biraz da… Kriterlerimi daha önce zikretmiştim: Önce iyi öykü, iyi senaryo, sonra yönetim, oyunculuk ve atmosfer… Bu gözle değerlendirmeye eski dostlarla başlıyorum:

Bu yazı, EpisodeDergi.com’un “2017’nin Dizi Raporu” dosyası kapsamında yayınlandı. Dosyanın tamamını görmek için tıklayın.

Eski dostlar, eski dostlar…

House of Cards

2017’nin dizi dünyasındaki en büyük olayıydı kuşkusuz House of Cards‘ın başına gelenler. Diziye, daha doğrusu Kevin Spacey’nin yediği haltlara dair ayrıntılı yazımı, Episode’un şu anda rafta olan 7. sayısında bulacaksınız. Kısaca hatırlamak gerekirse; cinsel tacizle (yıllarca süren onlarcası) suçlanan usta aktör, diziden ebediyen uzaklaştırıldı. Alenen kovuldu demek gerekiyor belki. Dizi, 6. sezonun sonunda final yapacak. 2018’de, henüz belli olmayan bir tarihte başlayacak son sezonda öykü, Claire’in (Robin Wright) üzerinden anlatılacak. Zaten sezon sonunda “Artık benim sıram,” diyerek noktayı koymuştu Claire. Frank Underwood’suz yani Spacey’siz House of Cards, gücünden kaybedecektir elbette ama yine de ilginç olacağını düşünüyorum. Göreceğiz…

The Americans

Geriden gelip açığı hızla kapattım The Americans‘da. 2017’nin baharında tamamlanan 5. sezonun hayal kırıklığı yarattı demeyeyim ama eski tadı vermediği kesin. Bendeki hayal kırıklığının sebebi, son sezonda hızlı kurgusu ve nefes nefese temposundan yitirmiş olması sanırım. Durağan kaldı bana göre bu Soğuk Savaş draması. Yine de 6. sezon için bir şans daha vermeye niyetliyim. Yeni sezon, bu yıl yayınlanacak, tarihse henüz belli değil…

Narcos

Pablo Escobar’ın 2. sezon sonunda tarihin akışına uygun olarak öldürülmesi sonrasında Narcos‘un eski tadı vermeyeceğini düşünmüştüm. Yanılmışım… Ajan Peña (Pedro Pascal) önderliğinde Medellin’den Cali’ye geçtik 3. sezonda. Cali Karteli’ni de bitirdiler. Escobar’ı canlandıran muhteşem Wagner Moura’yı gözlerimiz aradı tabii ama, ne yapacaksın? 2. sezon sonunda 3 ve 4. sezonlara onay veren Netflix, Narcos‘un devamını getirecek mi bilinmez. Bu yıl yayınlanacak 4. sezonda kahramanlarımızın bu kez Meksika’da, Juárez Karteli’nin peşine düşecekleriyse kesin. Kahraman demişken; kadroya deneyimli iki aktör; Michael Peña ve Diego Luna’nın da katıldığını ekleyelim…

Shameless

Geçen yıl Shameless için “Sevmeyeniniz var mı? Yoktur. Yoktur değil mi?” diye yazmışım. Seviyoruz Utanmaz Baba Frank ile çocuklarını ancak geçen yıl da dediğim gibi; tempo düşüklüğü var Shameless‘ta. Halen devam eden 8. sezonda izlediğim bölümlerde de iyiden iyiye hissettiriyor kendini bu durum. Biz utanmaz, arlanmaz, edepsiz, pis, çıkarcı, ayyaş ve keş Frank Gallagher’ı (efsanevi William H. Macy) özlüyoruz. Bakalım devamı nasıl gelecek dizinin…

The Big Bang Theory

Listemdeki tek saf komedi olmaya devam ediyor The Big Bang Theory. Sheldon’ın (Jim Parsons) tavırları insanı sinir etse de izlemekten vazgeçmiyorsunuz. Ortasına gelen 11. sezonda biraz durulduğunu söylemeliyim ama… Diziye sonradan katılmasına rağmen favorim haline gelen Amy Farrah Fowler (Mayim Bialik) ile Sheldon’ın düğününe tanık olacağız yakında. Howard (Simon Helberg) ile Bernadette’in (Melissa Rauch) ikinci çocukları, sezon sonuna yetişecek mi, Leonard (Johnny Galecki) ile Penny (Kaley Cuoco) bebek sahibi olmaya mı karar verecek, Raj’ı (Kunal Nayyar) gelecekte neler bekliyor, hepsini sezonun devamında bulacağız. The Big Bang Theory, 2019’da da yanımızda olacak, hatırlatayım…

Grey’s Anatomy

Hastanede geçen dizileri hipnotize olmuş gibi izlemeyi sürdürüyorum. Kadro neredeyse tamamen değişse de 2017 model Grey’s Anatomy, hâlâ etkiliyor beni mesela. Neden bilmiyorum gerçekten… 14. sezonun ortasına geldik. Heyecan, 18 Ocak’tan itibaren kaldığı yerden devam edecek. Ben de izlemeyi sürdüreceğim…

Homeland

7. sezon, 11 Şubat’ta başlıyor. Homeland‘in bundan sonra bir sezon daha devam edeceği kesin. Showtime dizisi, ilk iki sezonundaki patlamayı yaratmaktan uzak olsa da bipolar bozukluktan mustarip CIA ajanı (artık eski ajan, burası biraz karışık gerçi…) Carrie Mathison’ın (Claire Danes) varlığı, Homeland‘i 2017’de de izlenir kıldı benim açımdan. Favorilerim Saul Berenson (Mandy Patinkin) ve Dar Adal da (F. Murray Abraham) yerli yerinde. Peter Quinn de (Rupert Friend) ölmeyeydi iyiydi ama Nicholas Brody’siz (Damian Lewis) pek âlâ devam edebildiler. Benim için eskisi gibi olmasa da Homeland yoluna devam ediyor…

Quantico

2018’de dönecek dizilerden biri daha ama ben 3. sezonu izlemeyeceğim. Bir grup ajan adayının FBI’daki eğitim süreciyle başlayıp bir karmaşaya sürüklenen Quantico, maalesef ilgimi çekmiyor artık. İlk sezon iyiydi ama hakkını teslim edeyim. Bir göz atıp kendiniz karar verebilirsiniz…

Prison Break

Yıllar sonra 2017’de aramıza dönen Prison Break‘i tabii ki izlemeden duramadım. Hapishaneden kaçış öyküleri, çocukluğumdan beri ilgimi çeker. Prison Break, benim için tüm zamanların en iyi dizilerinden. İlk birkaç sezondan sonra tökezlemeye başlasa da yıllar sonra gelen 5. sezonun beklentiyi karşıladığını belirteyim. En azından benim için… Öykü, çok güzel bağlandı bir kere. Kahramanlarımız esenliğe ulaştı beş sezon sonunda. Yalnız şöyle bir durum var; son bir haftadır, dizinin bir sezon daha devam edeceğine dair birtakım dedikodular yayılıyor. Umarım doğru değildir de Prison Break, hafızamızda hak ettiği yerde kalır…

Bu yılın birkaç sürprizi ve diğerleri

Mindhunter

Bizi FBI’ın seri katil ve suçlu profili biriminin oluşturulduğu ilk günlere götüren Mindhunter, David Fincher adını duyduğum andan itibaren büyük merakla beklediğim bir diziydi. Beklentilerimi fazlasıyla karşıladığını söylemeliyim öncelikle. İlk iki ve sondaki iki olmak üzere toplam dört bölümü yöneten Fincher, dizinin yapımcılarından aynı zamanda. Netflix’in 2017’deki en iyi işlerinden Mindhunter, biraz yavaş başlasa da giderek tempo kazanıp finalde zirve yaptı. FBI ajanları Holden Ford (Jonathan Groff) ve Bill Tench (Holt McCallany) ile psikolog Wendy Carr (Anna Torv), kusursuz gerçekten ama bence dizinin rol çalanı, ajanların vahşi suçları neden işlediklerini anlamak için cezaevlerine gidip konuştukları seri katiller. Özellikle Cameron Britton’a dikkat edin. Edmund Kemper’a hayat veren Britton, hiçbir şey yapmadan bile tüylerinizi diken diken etmeyi başarıyor. Seri katillerimizden Jerry Brudos’u da (Happy Anderson) yabana atmayalım tabii… 2. sezon onayını alan Mindhunter‘ın dönüş tarihi henüz belli değil. Sabırsızlıkla bekliyoruz…

This Is Us

Pek adetim değildir ama o kadar çok insan yazıp çizince hakkında, hep de olumlu eleştiriler aldığını görünce başlayayım dedim This Is Us‘a. Dramaların hastası değilim, iyi çekilmiş, iyi yazılmış, iyi oynanmış değillerse tabii… This Is Us, bu kriterlerin hepsini karşılıyor. Ağlak değil, böyle bir çabası yok ama öykünün doğal ilerleyişinde sık sık gözlerinizin dolmasını engelleyemiyorsunuz. En azından bana böyle oldu, oluyor. Yaşlandık tabii! Klişeleri kötü göstermediğini de ekleyeyim. Oyunculuklar 1. sınıf, herkes çok ama çok iyi. Yine de birkaç ismi ayıracağım: Randall’ın biyolojik babası William (Ron Cephas Jones), Kate’in nişanlısı Toby (Chris Sullivan) ve Jack (Milo Ventimiglia), başka bir seviyede. İçimde kalmasın; Miguel’e (Jon Huertas) kılım. İnsan, en iyi arkadaşının karısıyla evlenir mi ulan? 2. sezonunun ortasındaki This Is Us‘ı sanırım sezon sonunda bırakacağım. Tabii devamı gelirse…

Ozark

Bir güzel Netflix dizisi daha. Tesadüfen keşfettiğim Ozark, benim için 2017’nin en iyilerinden. Ortağının soktuğu batakta Meksikalı bir uyuşturucu baronunun paralarını aklamak zorunda kalan bir finans danışmanının başından geçenleri anlatan dizi, çok, çok iyi. Finansçı Martin “Marty” Byrde rolündeki Jason Bateman, ince nüanslarla döktürüyor. Karısı Wendy’yi canlandıran Laura Linney de pek güzel ayak uyduruyor ona ama bana göre dizinin iki büyük ismi, Julia Garner ve Peter Mullan. Ruth rolündeki Garner ve Ozarks ve havalisinin suç baronu Jacob Snell’i oynayan Mullan, harika. Ozark, tüm zamanların en baba dizilerinden Breaking Bad ile benzerlikler taşıyor, doğru ama yine de farklı olduğunu söylemeliyim. Walter White, girdiği uyuşturucu dünyasında acımasız bir insana dönüşüyordu. Jason Bateman’in canlandırdığı Marty, henüz o aşamada değil, bence olmayacak da… Senaryosu sağlam, mekân kullanımı incelikli, renkleri karanlık, atmosferi kasvetli dizinin 2. sezonu 2018’de ama dönüş tarihi belirsiz…

Okkupert

Kuzey Polisiyeleri’nin rock star’ı Jo Nesbø’nun fikir babası olduğu Okkupert, Rusya’nın petrol ve doğalgazı için Norveç’i işgali temelinde gelişen olayları anlatan fütüristik bir politik gerilim. Nesbø’nun aynı zamanda senaryo ekibinde yer aldığı ilk sezonu 2015, ikincisi bu yıl yayınlanan dizi, Norveçli direnişçilerle (gaz ve petrol üretimini durdurmak isteyen çevreci başbakan Jesper Berg -Henrik Mestad- liderlerden biri) işgalciler arasındaki mücadeleye odaklanıyor. Önce jenerik müziğiyle çarpan Norveç yapımı dizi, hiç düşmeyen temposuyla koltuğunuzdan kalkmanızı engelliyor. 2. sezon manyak bir şekilde sonlandı. Dizinin akıbetine ilişkin bir bilgi yok ama bu ritmi korurlarsa 2019’da dönmesi muhtemel. Umut dünyası…

Taboo

Sevgili dostum Kaya Heyse, Episode’un 4. sayında pek güzel incelemişti Taboo‘yu. Elinize geçerse göz atın mutlaka. Onun gazıyla diziye başladığımı söyleyeyim ama Kaya affetsin, Taboo bana hitap eden bir yapım değil. Tamam, saf tarihi drama kategorisinde değerlendirmeyelim ama 1800’lerin başında, Londra’da geçen öykünün içine giremiyorum. Bu da benim sığlığım olsun. Yoksa Tom Hardy’den Jonathan Pryce’a, David Hayman’den Tom Hollander’a, Michael Kelly’den Stephen Graham’a kalburüstü oyuncular, rollerinin hakkını fazlasıyla veriyor. Atmosfer karanlık ve boğucu, insanın yüreğini daraltıyor ama uygulamaya laf yok. 2017’nin kalite anlamında en iyilerinden olduğu gerçek. Yine de bu yıl dönecek 2. sezonu seyretmeyi planlamıyorum.

Trapped

2013’te ziyaret ettiğim İzlanda, hayatımda gördüğüm en ilginç ülkeydi. Halen de onu geçen yok… Soğuğu tabii ki çekmiyor beni. Coğrafyası ve konumuysa sürprizli. Bu coğrafyada kapana sıkışıp kalanların öyküsüne odaklanan Trapped, karanlık ve klostrofobik yoğun atmosferi, çok katmanlı öyküsü, karakterlerin iç dünyasını yansıtmadaki başarılı senaryosu ve tabii ki çekim kalitesi ve basit ama etkileyici oyunculuklarıyla (özellikle ana karakter Andri’ye can veren Ólafur Darri Ólafsson’a dikkat) bana göre çoktan klasikler arasındaki yerini aldı bile. Dizi, 2018’de 2. sezonuyla dönecek. Merakla bekliyoruz…

Bittiğine üzüldüklerim

Forbrydelsen

Aslında The Killing listemdeydi ama orijinali dururken Amerikan uyarlamasını seyretmek ayıp olurdu haliyle. Forbrydelsen, üç muhteşem sezonuyla doğru karar aldığımı kanıtladı. Danimarka yapımı polisiyede Sarah Lund’u (Sofie Gråbø) 2007, 2009 ve 2012’de üç farklı macerada izledik. Geç tanışıp çabuk bitirdiğime hayıflandım. Sarah Lund’u pek çok açıdan efsanevi Saga Norén’e (Bron/Broen‘deki Sofia Helin) benzetebiliriz. Ruhsal bir rahatsızlığı olmamasına rağmen… İzleyince ne demek istediğimi anlayacaksınız…

River

Episode için yazan sevgili dostlarımdan Onur Erdoğan, “Fantastik, aksiyon ve macera sevenlere hitap etmez. Düşük tempodan hoşlanmayanlar, sıkıcı bulabilir. River, neyi anlattığıyla değil nasıl anlattığıyla etkileyici,” demişti. Katılıyorum… BBC yapımı dizi, Stellan Skarsgård’ın ekonomik ama 1. sınıf oyunculuğuyla çarpıyor önce sizi. Sadece altı bölümden oluşan polisiye-gerilim, damakta iz bırakan dizilerden. Zeki, karanlık, buz gibi… Zaman ayırmalı…

The Knick

The Knick, dönem dizilerine tutkun olanların yanı sıra bilimin ve tıbbın nereden nereye geldiğini merak edenlerin kaçırmaması gereken bir yapım. Sadece bu değil tabii; çok katmanlı bir dizi The Knick. Irkçılık, yolsuzluk, kadınların toplum hayatındaki yeri, dine bakış, uyuşturucu kullanımı ve daha birçok konuda önemli mesajları var. Clive Owen-Steven Soderbergh ikilisi başta olmak üzere herkes işinin hakkını veriyor. Tek hayal kırıklığım, sadece iki sezoncuk sürmesi. “Keşke devamı olsa,” diyorum ama o bahis maalesef bu yaz sonsuza kadar kapandı. Yazık oldu…

Broadchurch

İngiliz yapımı polisiyeler (daha doğrusu İngiliz yapımı her dizi) ilgimi çekmiştir. Bu işi gerçekten iyi beceriyorlar. Broadchurch, geç tanıştığım farklı bir polisiye oldu. Bu yıl tamamlanan üç sezonluk dizi, herkesin karanlık bir tarafı olduğunu gözümüze sokuyor. Huysuz ve aksi dedektif Alec Hardy (David Tennant) ve Ellie Miller’ın (Olivia Colman) tuhaf ortaklığında o karanlığın içine dalıyoruz. Çıkmak kolay olmuyor… Broadchurch de “Keşke bitmeseydi,” diyeceğiniz dizilerden…

The Fall

Dedim ya; “Bu İngilizler, dizi işini iyi beceriyor,” diye, bu kez İrlandalılar da işin içine karışıyor. The Fall, iyi işlenmiş, iyi yazılıp oynanmış klasik bir polisiye. Dedektif Stella Gibson rolündeki Gillian Anderson’a şapka çıkartmamak elde değil. Soğuk, mesafeli, iş bitirici ama duygusal da. Psikopat seri katil Paul Spector’ı canlandıran Jamie Dornan da ondan hiç aşağı kalmıyor doğrusu. Keşke daha çok benzeri olsa böyle dizilerin…

Sürpriz bağımlılığım!

Dr. Now ile tanışmayan çok şey kaçırır…

Evet, itiraf ediyorum; başta Ağır Yaşamlar olmak üzere TLC’nin bilimum gerçek hayat odaklı programının bağımlısı oldum son dönemde. Arada Lifetime’a da bakıp denk geldiğimde Hoarders (“İstifçiler” diye çevirebiliriz sanırım) ve You Can’t Turn That Into A House!‘a da takıldığım oluyor ama TLC’dekilerin yeri ayrı. Ağır Yaşamlar‘daki inanılmaz insanların inanılmaz öykülerden ziyade, onları tedavi etmek için çırpınan Dr. Jonathan Nowzaradan’a odaklanıyorum. Ölümün kıyısına gelen morbid obez hastaları tatlı-sert azarlayan Dr. Now’un bir “Merhaba,” deyişi var ki; beni benden alıyor. Seslendirmeye yıldızlı pekiyi veriyorum. TLC’nin dublaj tercihini tek sevdiğim yapım bu ama. Monsters Inside Me/İçimdeki Canavarlar‘da mesela, o kadar kötü, yanlış ve sinir bozucu çeviriler var ki; zaman zaman seyretmeye dayanamıyorum. İnce bağırsağa “Küçük bağırsak,” demek nedir yahu? Bu ikisi dışında, Ağır Yaşamlar‘ın devamı niteliğindeki Skin Tight/Sıkı Dönüşüm, Alaska’daki evlerin pazarlandığı Doğaya Kaçış, Rocky Dağları çevresindeki evlerin satışına odaklanan Dağ Evleri, Emlak Savaşları, Temizlik Hastaları ve yeni başlayan First In Human (nedense bu da Son Çare Tedaviler diye çevrilmiş dilimize. Sunuculuğunu The Big Bang Theory‘nin Sheldon’ı Jim Parsons yapıyor. Çok iyi bir tercih ama ona dublaj yapıldığı için anlamı yok…) kaçırmamaya gayret ettiğim diğer TLC programları. Sonum hayrolsun…

2018 planlarım

2017’de de bir yıl önce olduğu gibi polisiye ağırlıklı gitmişim ama biraz da olsa çeşitlenmiş tercihlerim. Daha çok dizi izlemişim. 2018’de bu kadar çok olmayacak muhtemelen. Biraz ara vermeyi planlıyorum. Yine İskandinav ve İngiliz polisiyeleri seyredeceğim ama. Merakla beklediklerime gelince: 4. sezonunun ilk bölümü 1 Ocak’ta yayınlanacak Bron/Broen, Idris Elba’lı Luther ve House of Cards‘ın yeni sezonları listemin başında.

Herkese mutlu bir yıl ve keyifli seyirler dileğiyle…

author-avatar

1974, İstanbul doğumlu. Uzun yıllar basın sektöründe çalıştı ama artık aktif gazetecilikten uzak. Gastronomi ve seyahat kitapları yazıyor. İyi bir okur, sıkı bir dizi izleyicisi. Polisiye diziler favorisi. Önce derinlik, senaryo ve karakter inşaasına bakıyor, sonra oyunculuğu değerlendiriyor. En iyiler listesinde “Breaking Bad”, “Narcos”, “Prison Break”, “Six Feet Under”. “Shameless” ve “Person of Interest” başı çekiyor. “Seinfeld” ve “Coupling”i (tabii ki İngiliz olanı) atlamamak şartıyla…

Henüz Yorum Yok : "2017'nin Tortusu: Dizilerde Ne Umdum, Ne Buldum? I Ufuk Kaan Altın"

    Bu yazıya yorum yap

    E-posta adresin görünmeyecek.