Çok Özlüyoruz: “Bizimkiler”

Türk sinema ve televizyon tarihinin en özgün ve klasikleşmiş yapımlarının yaratıcısı, Türkiye’nin en önemli mizah yazarlarından, tiyatrocu, senarist, yapımcı ve yönetmen Umur Bugay’la bir araya geldik, Türk televizyonlarının 465 bölümle en uzun soluklu yapımı Bizimkiler‘ konuştuk…

Yıl 1940… Ankara’da, Kazım Karabekir Paşa’nın eski köşkünde yaşayan Bugay Ailesi’ne, üç erkek çocuktan sonra bir erkek çocuk daha gelmek üzeredir… Adı Umur olacaktır. Daha ilkokul yıllarından itibaren tiyatroya merak saracak; yaşadığı her deneyimi, tanıdığı her insanı, benzersiz gözlem becerisiyle ileride ölümsüz karakterlere dönüştürecektir. Önce tiyatronun, sonra reklam dünyasının, sonra da Yeşilçam’ın ve televizyonun en üretken, en başarılı isimlerinden biri olacak, doğumundan kırk küsur yıl sonra, “Bir hayata ne kadar çok macera sığdırdı,” dedirten babasının hikâyesini yazmak üzere oturacaktır masaya… İşte o hikâyeden önce Şükrü Bey ve Ailesi, sonra da Bizimkiler çıkacaktır…

“Babam Milli Müdafaa Vekaleti’nde çalışırdı, Savunma Bakanlığı’na öyle denirdi o zaman, Ankara’da Etlik’te otururduk. İki evimiz, ahırımız, bağlarımız vardı; evin birinde oturur, diğerini kiraya verirdik. Evimizin arkası ‘Papazın bağı’ dediğimiz yer, önümüz iğdelik, dere… Doğa içinde yaşıyorduk, buzağılar, kazlar, ördekler… Derken benden bir büyük ağabeyim 10 yaşında vefat etti. Annem kahroldu, ‘Artık duramam buralarda,’ dedi. Her şeyimizi sattık, parayı da annemin göğsünün altına zulaladık, trenle İstanbul’a gidiyoruz… Babam da bir kısmını almış, aldığı kısım da hafife alınacak bir para değil. 170 lira ama o zaman için büyük para. Ben 4,5 yaşındayım, bize de diyor ki, ‘Aman ha, İstanbul, Ankara’ya benzemez, İstanbul’da çarparlar, dikkat edin…'”

Ve beklenen oluyor, bir yankesici babasının parasını çarpıyor.

“İşte, İstanbul’a gelişimizde ilk hikâyemiz budur,” diyor Umur Bugay.

Bizimkiler‘in de ilk bölümü aynı Bugay Ailesi’nin Ankara-İstanbul yolculuğu gibi bir tren yolculuğuyla başlar. Berlin’de bir sigorta şirketinde çalışmakta olan Şükrü, işinden ayrılmış; karısı Nazan (Ayşe Kökçü), çocukları Bilge (Bensu Orhunöz) ve Ali’yle (Atılay Uluışık) İstanbul’a dönmektedir. Memlekete ayak bastıkları anda paraları bir yankesiciye çarptırır Şükrü. Ömer Lütfi Bey’in ilk İstanbul öyküsü, Bizimkiler‘in 1989 yılında TRT’deki açılışı olur.

Güzel İstanbul anıları

İstanbul’da önce Kocamustafapaşa’ya yerleşir Bugay Ailesi. O yılları şöyle anlatıyor Umur Bugay: “Bizim geldiğimiz dönem, İstanbul’un en güzel zamanıydı, yıl 1944. Şöyle bir tepeye çık, ileride diğer tüm tepeleri görürsün, yemyeşil… Deniz pırıl pırıl, sahil yolları yapılmamış daha. Kocamustafapaşa’da bir ev tuttuk, orada oturuyoruz… Ağabeyim bizi alıyor, götürüyor, Samatya’dan denize giriyoruz. Tren üstten gidiyor, biz surların altından çıkıyoruz, dosdoğru denize… Daha sahilde yol mol yok. İleriden bir tane çatana geçiyor, tık tık tık tık… Bu görüntüyü saatlerce izle, doyamazsın. İstanbul’un en güzel semtlerinden biriydi Samatya. O güzelim İstanbul’a nasıl kıydılar…”

Kocamustafapaşa’da otururken çok ağır bir zatülcenp geçirir Umur Bugay’ın annesi Seher Hanım. Doktorlar, yemyeşil, suları güzel Çamlıca’nın ona çok iyi geleceğini söylerler. Bağlarbaşı’na taşınır Bugay Ailesi.

“Benim hayatım Bağlarbaşı’nda mahalle arasında geçti hep,” diyor Bugay. Yarattığı tüm karakterler, yazdığı tüm senaryolar, özellikle Bizimkiler, ailesinden, komşularından, akrabalarından kısacası tanıdığı ve aklının bir köşesine kazınmış insanlardan ve olaylardan izler taşıyor.

2012’de Tarihçi Kitabevi’nden çıkan anı kitabı Oğlum Adam Olacak‘ta babasıyla arasında geçen bir diyaloğu aktarır: “Bağlarbaşı İlkokulu’nun üçüncü sınıfındaydım. Babamla Üsküdar’a doğru yürüyorduk. O tarihlerde İstanbul’un nüfusu 1 milyonu bile bulmamıştı. Hava trafiği diye bir şey de yoktu. O sırada bir uçak sesi duydum. Heyecanla babama, ‘Aa, baba, bak, uçak!’ diye gösterince fena halde azarlandım. ‘Onun adı tayyare. Tayyar adında bir Türk mühendis tarafından icat edildi. Öğren bunları!’ (…) Babama göre insanlık tarihi için yararlı her şey Türkler tarafından bulunmuştu. Tersini iddia etmek hainlik ve Türk düşmanlığıydı..”

Bu satırları okurken insanın gözünün önünde Bizimkiler‘in Davut Usta’sı (Selçuk Uluergüven) belirmiyor mu? Oğlu Halis’e evde, “Şanlı Türk ordusuuuu…” diye başlayan epik hikâyeler anlatmasını, Türk çocuğunun ideal davranışlarını tarif ettiği coşkulu konuşmalarını, papağan Maşuk’un Almanca “Guten Morgen” demesine gururlanan Ulrike’ye, “O bir Türk kuşu!” diye çıkışmasını duymuyor mu insan? Tabii Ömer Lütfi Bey’in en baskın olarak karşımıza çıktığı karakter Şükrü Bey. Şükrü Başaran, aynı Ömer Lütfi Bey gibi titiz… Damadı Aydın (Tayfun Çorağan) onun havlularını kullandığında, terliklerini giydiğinde huysuzlanır… Sınırları bellidir, oraya girene rahatsızlığını hiç düşünmeden belli eder.

Şükrü ve Davut Usta’da babasının izlerini anlatırken birini daha ekliyor Umur Bugay: “Halil Efendi (Oktay Sözbir) karakterinde de var biraz babam. Babamın bastonu vardı, ‘İblis’ de derdi. Dindardı, annem de tam aksi… Annem bizi şeytan olarak yetiştirdi ya! (gülüyor) Çok da müteşebbis bir adamdı. Kimden ne duysa hemen o işi yapmak isterdi. Ona ortaklık teklif eden herkes dünya güzeli, dünya iyisi, namuslu… Kendisi öyle bir adamdı çünkü. Ama kabiliyetsiz bir adamdı. Eskiden çalar saatler vardı, bozulmuş, tamir ettireceğiz mesela, ‘Bırakın, onun için para verilmez,’ derdi; açar, söker, böyle önünde bir tomar metal… Bir başka zaman derdi ki, ‘Oğlum, bir kamyonet alalım, bu sucular at arabasıyla yetiştiremiyorlar, biz şu kadardan alsak, şu kadardan boşaltsak bundan şu kadar para kazanırız…’ Saim ağabeyim hesap uzmanı, adam diyor ki, ‘Baba. O iş öyle olmaz…’ Babam hemen, ‘Sen ne biliyorsun da konuşuyorsun oğlum?’ derdi, bize hiç söz hakkı yok! İşte, onun maceralarını yazayım diye oturdum masaya. Öyle başladı Bizimkiler‘in hikâyesi…”

Dizideki yansımalar

Şükrü’nün bir yılbaşı arifesi ne kadar çok hediyelik eşya alışverişi yapıldığını düşünerek, “Bu işte çok para var, yapılır,” demesi, kayınbiraderi Nâzım’la giriştikleri çiçekçilik işi Umur Bugay’ın ailesinde gördüklerinin dizideki yansımalarıdır.

Aramızdan erken yaşta ayrılan Yaman Okay’ın canlandırdığı Nâzım’da, babasından olduğu kadar, güzel sesli, yakışıklı, ut, yaylı tambur çalan kendi dayısından da izler görülür.

Bir de amcası vardır Bugay’ın. Mersin’de yaşarlarken dayısıyla bir olup Ömer Lütfi Bey’in imzasını taklit ederek onu bir sahtecilik işine karıştırırlar. Bu hikâye için gelin, biraz daha gerilere, Umur Bugay’ın annesi Seher Hanım’ın Ömer Lütfi Bey’le evlendiği yıllara gidelim…

“Annem Mersinli. Pencereden birbirlerine bakarken âşık olmuşlar. Annem kolay kanı kaynayacak kimse değildi. Orada evlenmişler ama dedem öldükten sonra orada pek tutunamamışlar, büyük de bir kazık yemiş amcamdan. Hüseyin Amca… Biz geldiğimizde şekerciydi, sonra kunduracı oldu. Babam onlarla yapamamış.”
Umur Bugay’ın dayısı, aklı hep hazine bulmak, havadan para kazanmakta olan amcasıyla beraber, o yıllarda Mersin’in güvenilir gümrük komisyoncularından biri olan babası Ömer Lütfi’nin imzasını taklit ederek borç senetleri düzenlemişler. Paraları da barlarda, randevuevlerinde yemişler. Gün gelmiş, alacaklılar onların değil, imzası görünen Ömer Lütfi Bey’in kapısına dayanmış tabii… Ömer Lütfi Bey senetleri yırtıp atmış, alacaklıları da kovalamış ama imza onunmuş gibi göründüğü için hapis yatmaktan kurtulamamış. Bu olaylardan sonra Ankara’ya taşınmışlar.

Sancılı aile ilişkilerinden ağzı yanan Bugaylar, daha sonraları özel günlerde, bayramlarda bir araya yine gelirler. Pek kavgalı, gürültülü olur her yemek, her buluşma… İlla geçmiş defterler açılır. Böyle zamanlarda hatıralarına kazınan anılar, kişiler, tartışmalar, aile arası ilişkiler Bugay’ın filtresine takılır, karakter ve öykü bankasına eklenir… İleride Bizimkiler‘in içinde geçen olaylara ilham veren öyküler oluşturacaktır.

Umur Bugay’ın içinde büyüdüğü ailenin izleri karakterlerde hayli belirgin fakat kendi kurduğu ailenin dinamikleri de pek çok karakterde karşımıza çıkar. Şükrü’nün eşi Nazan Hanım ile kendi eşi Ayşe Bugay birbirlerine pek benzerler mesela. Şükrü ve Nazan’ın sohbetleri, aralarındaki dinamik Umur Bugay ve eşi Ayşe Bugay’ın hayatlarının bir yansımasıdır. “Biz hep birbirimize ‘Umurcuğum, Ayşeciğim’ diye hitap ettik hayatımız boyunca,” diyor Bugay. Nazan Hanım’ın o meşhur “Şükrücüğüm”ü işte oradan… Şükrü ve Şevket’in ilişkisiyse Umur Bugay’ın iki ağabeyinin birbirleriyle ilişkisinden izler taşıyor.

Kabataş’taki gerçek “Bizimkiler”

Bizimkiler‘in en belirgin karakterleri Sabri Bey’i, Katil’i, Cafer’i, Baykuş Cemil’i ve diğerlerinin izlerini sürmek için Umur Bugay’ın 14 yıl yaşadığı Kabataş’taki apartmana gitmek gerekiyor. Bu karakterler ilk defa Bizimkiler‘de çıkmaz karşımıza. Öncülleri vardır: Bugay, bir Devekuşu Kabare oyunu olan Fakirhane‘yi, Bizimkiler‘e giden yolu döşeyen ilk taş olarak görür. Oğlum Adam Olacak kitabında şöyle anlatır hikâyeyi: “Devekuşu Kabare’de, Ferhan Şensoy’la isim babalığı ona ait olmak üzere Haneler oyununu yazmıştık. Ben Doğumhane, Misafirhane, Dershane skeçlerinin yanı sıra bir de Fakirhane skecini yazmıştım. Oyun çok tutmuş, izleyici rekoru kırmıştı. Bir apartmanın üst katında oturan, ‘kim geldi, kim gitti’ye meraklı ev sahibi, aynı zamanda yönetici (Metin Akpınar) ve apartmanın kapıcısının (Zeki Alasya) bu ev sahibinin bıkkınlık veren sorularını yanıtlaması ve sonunda fenalaşarak olduğu yere yığılmasıyla biten bu Fakirhane, Bizimkiler‘in ilk adımı sayılabilir.”

“Kısmet Apartmanı”, “Kapıcılar Kralı”

Bizimkiler‘e giden yolun ikinci önemli durağı, Kısmet Apartmanı; Umur Bugay’ın yazdığı bir radyo skeci. Üç kişilik kadrosu vardır bu skecin; kiraları toplamak için kiracıların peşinde koşan, ödemeyenleri evden çıkartmak için her türlü hileye başvuran, mülk zengini, haris ve ceberut bir ev sahibinin öyküsüdür. Kocasının bu oyunlarına “yeter” diyemeyen bir eşi ve kovulmamak için çiftin her türlü isteğine boyun eğen bir kapıcı vardır… Mülk sahibini Ulvi Uras, eşini Göksel Kortay, kapıcıyı ise Ahmet Gülhan canlandırır.

Üçüncü aşamaysa herkesin yakından tanıdığı, Yeşilçam klasiği Kapıcılar Kralı‘dır. Bugay, şöyle anlatıyor film öncesinde yaşananları: “Yeşilçam’a yazdığım senaryolar seviliyor; Atıf Yılmaz, Ertem Eğilmez ve can dostum Zeki Ökten’le yaptığım çalışmalar ödül alıyordu. O tarihlerde kiracı olarak oturduğum apartmanda, başta yöneticisi, kapıcısı olmak üzere birbirinden renkli aileler, kişiler yaşıyordu. Bir gün Zeki’ye dedim ki şöyle iki bloklu apartman, aynı burada oturduğumuz gibi. Zeki böyle bir dudak sarkıtır önce… ‘Aman aman…’ dedi. Dedim ki, ‘Böyle gizli kamera gibi daireleri görsek, dışarıdan bir göz gibi.’ Bir şey demedi, kalktı, gitti. O böyledir, önce kurar, kurar… 10 gün sonra buluştuk, ‘Yapalım,’ dedi. Heyecanlıydı, oturduk beraber Kapıcılar Kralı‘nı yazdık.”

Belki de en çok Kapıcılar Kralı‘na yakındır Bizimkiler. Cafer ile Seyit’in, Cemil ile Şevket Altuğ’un canlandırdığı “votkacı”nın, Katil ile Nuri’nin, apartman yöneticisi Zafer Bey ile Sabri Bey’in benzerlikleri açıktır. Bugay’ın önceki işlerinde karşımıza çıkan huysuz ve geçimsiz apartman yöneticisi karakteri, en büyük şöhreti Bizimkiler‘le elde eder. Sabri Bey, Mehmet Akan’ın müthiş oyunculuğuyla kült televizyon karakterleri arasında yerini alır.

Sabri Bey ve diğerleri

Kimdir peki Sabri Bey? Gerçekten yaşamış mıdır? Umur Bugay, Sabri Bey’in (Mehmet Akan) ilhamı olan Fehmi Bey’i şöyle anlatıyor: “70’lerin sonunda, 14 yıl oturduğumuz Kabataş’ta altında bakkal olan ve hakikaten birbirinden antika insanların oturduğu bir apartmanın alt katında yaşardı. O dönem Güner Namlı ile bir reklam ajansımız vardı, Ar Ajans diye. Güner o apartmanda oturuyordu ev sahibi olarak. Daha taşınmamıştık, bir gün ona gittim, o günlerde hafif sakallıyım, üzerimde de bir mont… Ziline bastım. Bekliyorum aşağıda, bir adam çıktı. Aynı Sabri Bey gibi ‘gelenleri karşılıyor’. Almış paspası vuruyor, ‘Utanmaz adamlar, buraları bu kadar yıkattık, temizlettik böyle ayaklarıyla basa basa giriyorlar!’ diyor, bana bakarak… Ben de dedim ki, ‘Yav, sen benden mi bahsediyorsun?’ ‘Evet, kimden bahsedeceğim,’ dedi. Ben de sinirlendim, ‘Yahu ben geldim, zile bastım, nasıl senin yıkattığın yerleri çamurlamış olabilirim?’ dedim. Bir yandan, ‘Burayı anarşistler bastı!’ diye bağırıyor, ben üzerine yürüyünce karısı çıktı. Bütün apartmandaki insanları çileden çıkarırmış. Kapıcı da dünyanın en iyi kapıcısı! İsmail… Geceyarısı çağırıyorsun, ‘Buyruuuuun!’ der, koşar gelir. Kastamonuluydu. Fehmi Bey, kapıcının her an emrinde olmasını isterdi aynı Kapıcılar Kralı‘ndaki Albay Zafer veya Sabri Bey gibi, ‘Bahşiş vermeyeceksiniz, eşek gibi gidecek, alacak, getirecek!’ derdi.”

Zabıt tutturan Fehmi Bey

“Sabri Bey, Fehmi’ye görünüş olarak da çok benziyordu. Fehmi vaktiyle PTT’de müdürmüş, orada da kadınların burnundan getiriyormuş. Bir de adamın apartmanda bahçeye çıkıp onun bunun evinde neler oluyor öğrenme merakı, röntgencilik merakı varmış. Bir başka gün ben bu adamın bir gırtlağına yapıştım yine… Benim karım Ayşe kavgadan gürültüden çok çekinir. O gün Ayşe, apartmandan önce çıktı; aşağıda beni bekliyor. Fehmi de İsmail’e hem yerleri sildiriyor, hem söyleniyor; ‘Bunlar insan mı, bir selam bile vermezler, bir takdir etmezler,’ diye… Bu arada hem Güner’e hem bana küs, çünkü biz kapıcıyı bunun üstüne yürüttük. Niye? Kovmaya kalktı İsmail’i! Habire, ‘Zabıt tutturacağım,’ deyip duruyor… Ben arkadan indim, biliyorum Ayşe’ye söylüyor lafları… Döndüm, gırtlağına yapıştım, ‘Ulan!’ dedim, ‘Sen kendini Kenan Evren mi sanıyorsun?’ İsmail hemen kalktı, ‘Umur Ağabey, Allah aşkına, benim hatırım için, ölümü gör,’ diyor. Fehmi de, ‘Bırak, bırak, ben onun gibi otuz tanesini dağıtırım!’ diye bağırıyor. Sonra hemen karısı çıkıyor, ‘Ayy, kocamı öldürüyorlar!’ diye… Aynı şeyler bunlar işte Sabri Beylerde olanlarla, Ayla çıkar, ‘Koşun kocamı öldürüyorlar’ der… Fehmi Bey’in hiç kimseyle barışıklığı yoktu. Bir gün ağrısı sancısı tutmuş, girmiş İsmail’in koluna, hastaneye gidiyor ama gözü hep bizim balkonlarda… ‘Aaah İsmail, ölsem kimsenin umuru değil… Kimse bir geçmiş olsun bile demiyor, görüyor musun?’ Ben de Ayşe’ye dedim ki, ‘Üzüldüm herife, belki de gidişi olur, dönüşü olmaz…’ Bu arada domuz gibi ha, hiçbir şey olduğu da yok, adam hâlâ yaşıyor! O gün o halini görünce Güner’e adamın haline üzüldüğümü söyledim. ‘Numaradır o, ilgi çekmek için yapıyor,’ demez mi!”

Peki, kimdi bu “Ruknettin Bey”?

Sabri Bey’in kayınvalidesi Alzheimer hastası Suna Hanım’ın (Latife Saruhan) merhum kocası Ruknettin Bey’i herhalde hatırlamayan yoktur. Suna Hanım’ın, “Aaah ah Ruknettin, görüyor musun, senin damat pısırık çıktı,” gibi iç geçirmelerine kahkahalarla güler, Latife Saruhan’ın olağanüstü oyunculuğuna şapka çıkarırdık…
Ruknettin Bey olarak kullanılan fotoğrafta görülen kişi, aslında Şükrü’nün annesi Leyla Hanım’ı canlandıran Güzin Özipek’in bir komşusunun merhum babasıymış. Hatta o fotoğraf gerçek hayatta az kalsın bir aile faciasına sebep oluyormuş, Bugay o olayı şöyle anlatıyor: “Güzin Özipek uzun yıllar İzmit’te oturdu. İzmit’te bir komşuları varmış, adam bir Jöntürkmüş, hem de doktormuş. Güzin görmüş o fotoğrafı. Ben de bir adam arıyorum, böyle oturaklı görünen, ‘Suna Hanım’ın merhum kocası’ olarak fotoğrafını asacağım Sabri Bey’in duvarına. Güzin hiç üşenmedi, o adamın fotoğrafını aldı, getirdi, koyduk. Adamın oğlu görmüş diziyi izlerken. Baygınlık geçirmiş. Ablasını aramış, ‘Abla, babamı gördüm,’ diyerek. Ablası, ‘Ne diyorsun oğlum sen?’ demiş, o da baygınlık geçirmiş. Sonra işin iç yüzü anlaşılıyor, az kalsın Güzin aile faciasına sebep oluyordu!”

Benim adım Cemil!

Gelelim Baykuş Cemil’e (Uğurtan Sayıner)… Cemil, 2014’te hayatını kaybeden gazeteci ve yazar Erdoğan Alkan’ın ilham olduğu bir karakter. “Erdoğan Alkan, ‘Baykuş’ Cemil de o… Siyasal mezunu, Fransızcadan şiirler çevirmiş, aydın bir adamdı esasında… Fakat alkolik bir adam. Bazen böyle kendini Ruhi Su sanıyor, sazlar çalıyor… Bir kedisi var, ikinci katta paspasın üstünde dururdu. En üst katta da Ara Güler oturuyor, o zaman bekâr. Geç saatlerde geliyor filan, asansör de bozuk, binip hemen çıkarmıyor, diyor ki bana, ‘Ulan, ayaklarımın ucuna basarak yürüyorum fakat bu apartmanda en tehlikelisi bu Erdoğan’ın kedisi… Beni görünce başlıyor ‘Mauvv mauvvv…’ Kedi miyavlayınca da Erdoğan hemen kapıya çıkıyormuş, ‘Ara, gel bir bira içelim,’ diye. Ara da, ‘Yav, ben içeceğim kadar içtim geldim, bırak uyuyacağım,’ diyormuş… Çok küfür eder tabii… Kediye, ‘Ulan bir gece de miyavlama be!’ diyordu. Bir karısı vardı Erdoğan’ın, kaderine küsmüş bir kadındı. Bir de oğlu vardı, pencereden atladı bir keresinde, kurtuldu ama. Artık babasından para mı istemiş, vermemiş mi, yumruk mu atmış…”

Kapıcılar Kralı‘ndaki Nuri (Güner Sümer) ve Bizimkiler‘deki Katil’in (Aykut Oray) ilhamı ise yine o meşhur apartman sakinlerinden. “Bir gün bizim apartmana mafyöz birtakım adamlar taşındı. Apartmanda da bir albay vardı, levazım albay. Orduda hırsızlık da yapmış, askerin cebinden çok şey çalmış… Ceberut bir karısı vardı, bir gün kadın aklını bozmuş, kızıyla da kavgalı; banyoda atışıyorlarmış bunlar. Üzerine bir şey almadan apartmana fırlayıvermiş öyle! Mafyöz adamla da ‘anlaşmışlar’ bu arada…” Gerçekten yaşanmış bu anları Katil’i, Eser’ini veya Kapıcılar Kralı‘ndaki Nuri’nin habire dövdüğü karısını düşünmeden dinlemek mümkün mü?

Önce Şevket, Sonra Şükrü Değişiyor

Bizimkiler‘in başrollerdeki oyuncu değişimleri bugün dahi unutulmamıştır. Cihat Tamer’in canlandırdığı Şevket Başaran karakteri ilk büyük değişimdir. Dizide onu seslendiren tiyatrocu Engin Şenkan, yerine gelen isimdir. İkinci önemli değişim ise Erdal Özyağcılar’ın diziden ayrılma kararıyla yaşanır. Bugay, o günü şöyle anlatıyor, “Bizim Kınalıada’da bir evimiz var, oraya gidiyorum bir yaz günü. Erdal (Özyağcılar) aradı. Dedi, ‘Umurcuğum artık ben kendi kanatlarımla uçmak istiyorum.’ ‘Uç,’ dedim. ‘Yanlış anlama, istersen senaryo için Azerbaycan’a uçarım, uçağım düşer, ölmüş olurum…’ ‘Sen düşünme onları, ben hallederim, sen uç kendi kanatlarınla,’ dedim. Savaş (Dinçel) vardı hep aklımda, bir gün çağırdım konuşmak için. Büroda yalnızız, bir tek Abbas Efendi gibi bir yardımcımız var, Kasım, o kadar. Savaş, ‘Beni neden çağırdığını anladım ama Erdal’ın işini aldım gibi anlaşılmaz mı?’ dedi… Ben de, ‘Yahu olur mu, sonuçta Erdal bırakmış, ben sana böyle bir teklif yapıyorum,’ dedim. ‘Bana bir viski söyle,’ dedi. İkinciyi içerken ağlamaya başladı. Böyle dürüst adamdı işte…”

Erken bir ayrılık: Yaman Okay’ın “Nâzım”ı

Dizinin tadı damakta en çok kalan karakterlerinden biri de Nâzım idi… Aramızdan çok erken ayrılan Yaman Okay’ın canlandırdığı Nâzım, eniştesi Şükrü’yle ortaklık kurup iş yapma hayalleri kuran, parasız ama gönlü bol, her çocuğun rüyası “ideal dayı”ydı. En yakın dostu “Doktor”du (Yavuzer Çetinkaya), sanatçı ruhluydu, girişimciydi, Ali’yi maçlara götürürdü, her eve gelişinde mutluluk saçardı, eniştesine illa bir iş teklifinde bulunurdu… “Bu sefer tamamdır enişte!” derdi fakat bir türlü o ortaklık gerçeğe dönüşmezdi…

Umur Bugay anlatıyor: “Bizimkiler‘de rolleri dağıtırken herkesin rızasını aldık ama önce Ercan (Yazgan), dayıyı oynamak istedi. Ercan kapıcı rolüne ikna oldu, sonra çok memnun da oldu. Dayı rolü Yaman’ındı. Daha ilk bölümlerden itibaren çok parlak bir rolü vardı. Biraz kaytarıcı, içkici, bohem bir adam… Herkesten bir şey koparıyor, kardeşinden hatta kapıcıdan bile. Yaman’ın ömrü vefa etmedi, çok renkli bir karakterdi Nâzım. Sonra Cenap’la İbrikçi geldi yine benzer karakterlerde ama aynı değiller, öyle yapsak o sanatçıları yozlaştırmış olurduk. Tabii ortak özellikleri var, cepleri değil ama gönülleri zengin olan karakterler bunlar. Çocukların da çok sevdiği bir karakterdi Nâzım. Yakışıklı, bileği kuvvetli… Yaman’ın ömrü yetseydi hakikaten ayrı bir sevgi yaratırdı bugün…”

Sonra bir anısını anlatıyor Yaman Okay’la… “Ayberk Çölok vefat ettiğinde Ankara’ya cenazesine gittik Yaman’la. Çok sevdiği bir adamdı. Ankara’da Salih Kalyon, Ayberk’in cenazesini gusülhaneden Ankara Sanat Tiyatrosu’na getirdi. Konuşmalar yapıldı, bitti. Biz sahnenin ortasındayız, bu dürtüyor beni, ‘Alkışlayalım, alkışlanacak adam Ayberk,’ diye. Önce biz alkışladık, sonra bir alkış koptu ki… İşte şimdi o törenlerde vefat edeni alkışlama âdeti öyle başladı, Yaman’ın başının altından çıkmıştır…”

Yaman Okay öldüğünde Bizimkiler‘in Nâzım’ı Berlin’e gitti ve Okay’ın anısı Nâzım’la hep yaşadı… Derken yıllar sonra Nâzım’ın Berlin’den arkadaşları Cenap ve Sıtkı, Sabri Beylerin apartmanda boş duran dairesine Nazan’ın aracılığı ve Şükrü Bey’in kefilliğiyle yeni kiracı olarak geldiler…

İtirazlar, itirazlar…

“İbrikçi Sıtkı (Cezmi Baskın) ve Cenap (Rutkay Aziz) diziye katıldığı zaman Yücel Yener hem TRT’nin genel müdürüydü hem de arkadaşımdı. Rutkay, aslan gibi oyuncudur esasında ama kimilerine de itici gelir. Yücel, ‘Yahu sen ne yaptın?’ dedi. Dedim ki, ‘İki bölüm sonra benden özür dileyeceksin…’ Kendimi methetmek için söylemiyorum bunu ama hakikaten iki bölüm sonra telefon açtı. ‘Ulan,’ dedi, ‘sen ne yaptın be oğlum!’ Biliyordum öyle olacağını, Rutkay’la sahneden tanışıyorum. Sesi kulağımda, ortaya ne çıkacağını biliyorum. Sahne tozu çok önemli. Sahnede diyaloglar, neler geçiyor aralarında karakterlerin, karşılıklı konuşmalar… Ben hayatımda daha ziyade komedilerde yazar oldum, oyuncu oldum. Demek ki almışız oralardan bir şeyler. Eskiden radyo tiyatrosu vardı. Oturur, dinler, hayal ederdik. Bu işte tam da o…”

Bir ayna olarak Bizimkiler

“Bu dizinin başarısının nedeni biraz da şudur, bu millet hep birbirinin arkasından konuşur. Yani ben de konuşuyorumdur mutlaka, kendimi aklamak için bunu söylemiyorum. Dedikodu, arkadan konuşma, yüz yüze geldi mi, ‘Ah canım’ derler, öpüşürler, ‘Senden iyisi yok, ah senin gibi insan kaldı mı…'”

Doğru, bir ayna olmuştur aslında Bizimkiler. Umur Bugay, İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü mezunudur, aynı zamanda tiyatro kökenli bir oyuncu, yönetmen, yapımcı ve dramaturgdur. (1970’li yıllarda reklam yazarlığı da yapar Bugay, reklam ajanslarında yazarlık yaptıktan sonra arkadaşları Zeki Ökten ve Güner Namlı ile kendi ajanslarını, Ar Ajans’ı kurarlar, Zeki Alasya ve Metin Akpınar’lı Garanti reklamları gibi dönemin çok ses getiren işlerine imza atarlar.)

Bugay’ın henüz 10’lu yaşlarını bitirmeden Haydarpaşa Lisesi’nin okul tiyatrosuyla başlayan tiyatro sevdası, Arena Tiyatrosu, Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosu ve Halk Oyuncuları’yla devam etmiştir. Oyunculuk yapmaktan vazgeçtiği ve yazarlığa yöneldiği sonraki yıllarda hem Yeşilçam’da hem de televizyon dünyasında birlikte iş yapacağı isimlerle dostluğu ve iş arkadaşlığı tiyatro yıllarına dayanır. Bizimkiler dizisinde yer alan oyuncuların çoğunluğuyla geçmiş dönemlerde pek çok oyunda birlikte yer almış, senaryosunu yazdığı filmlerde aynı seti paylaşmıştır.

Yeşilçam’da çekilen ilk senaryosu Deli Yusuf‘tan Hababam Sınıfı’na, Kapıcılar Kralı‘ndan Bizimkiler‘e, İşte Hayat‘tan Koltuk Sevdası‘na kaleminden çıkan konular zamansızdır. Öte yandan işlerinde yer verdiği çelişkiler, insani çekişmeler hiçbir derdimizin yeni olmadığını hatırlatır. İnsanları, zamanın ruhunu gözlemleme ve mizahi bir dille topluma aktarma becerisini tüm oyun, film ve dizilerinde incelikli olarak görmek mümkündür.

Hababam, biraz da kendi öğrenciliği

Bizimkiler‘e ara vererek Hababam Sınıfı‘na doğru uzanıyoruz Umur Bugay’la… Hababam Sınıfı her ne kadar Rıfat Ilgaz’ın eseri olsa da Bugay’ın Haydarpaşa Lisesi anıları ve Ilgaz’ın eserinin bir harmanı olarak değerlendirilir. İlkokuldan beri arkadaşı olan Zeki Ökten’le ortaokul ve lisede de aynı sıraları paylaşırlar. Daha sonra pek çok yapımda beraber çalıştığı Selçuk Uluergüven’le tanışıklığı da lise zamanlarına dayanır.

Bir tarih öğretmeni vardır lisede Bugay’ın… “Adam koskoca amfiyi dönüyordu, hayalinde Theodoros’u kovalıyor… ‘Kaçma gel, alçak!’ diyor, dan dun diye vuruyor palasıyla… Biz tabii kaytarmak için omzumuza alıyorduk onu… Ben bunu Ertem Eğilmez’e anlatınca, ‘İşte bu ya!’ dedi.”

Bir gün Haydarpaşa Lisesi’nden bir öğretmen çift, liseden mezun olamayan öğrenciler için Göztepe’de tren yolunun yakınında özel bir lise açarlar. Kadıköy’de açılan ilk özel lisedir burası. “Tam hergele alayı orada. Bizim okuldan giden, mezun olamamış tipler… Bizden o okula giden arkadaşlarla hafta sonu görüşürdük. Kaç yaşına gelmiş herifler…” Herkese olduğu gibi o okula da bir isim takmışlar, “Hat boyu irfan yurdu” diye…

Kalabalık bir senaryo ekibiyle çalışmayı Hababam Sınıfı zamanlarında öğrendiğini anlatıyor Bugay, “Ertem Eğilmez rahmetli, Hababam Sınıfı‘nı yazmak için beni çağırdığında, ‘her kafadan bir ses çıkarak’ masa etrafında kalabalık bir şekilde senaryo yazıldığını bilmiyordum. Tabii Hababam bir uyarlama, Rıfat Ilgaz’ın romanı. Halit Akçatepe’ye sormuş, ‘Bu çocuk yapar mı?’ demiş. Ben, ‘Tabii, memnuniyetle yaparım,’ dedim. O zaman da bir reklam firmasında çalışıyordum. Orada gördüm ki herkes konuşuyor, biri de not alıyor. Münir Özkul, Adile Naşit, Sadık Şendil, Tarık Akan, Kemal Sunal, meclise bakın… O dönemde Yavuz Turgul da vardı o ekibin içinde ama dinleyici gibiydi, o da not alanlardan biriydi, sinema aşkı varmış demek içinde… Ben de dinliyorum, dinliyorum, onlar not alıyor filan… Baktım, ‘Bu işin sırrı bu,’ dedim. Tek başına hikâyen çok dosdoğru olabilir ama kurgu bilmiyorsan yapamazsın bu işi, bunu orada öğrendim. Ondan sonra ben de hep bir takımla çalıştım. Perihan Abla‘da, Bizimkiler‘de ve sonrasında hep böyle çalıştım. Dizi yaparken kurgu nasıl yapılır bilmiyordum, çalakalem yazıyordum önce… Tabii ilk Perihan Abla ile başladım sinemadan gelen biri olarak. Kandemir’in (Konduk) yazdıklarına baktım, ‘Buna bir ortam bulalım,’ dedim. Biz yapımcı olarak girdik o işe. Ortam dediği de işte Kuzguncuk, mahalle… Sonra kahramanları bulalım dedik…”

Baskı altında sanat

Umur Bugay’ın hayatında 80’ler Perihan Abla ve Bizimkiler başta olmak üzere diziler dönemidir; 60 ve 70’lerse önce tiyatro, sonra sinema… Yaşamının tiyatro döneminde başına gelen bazı olaylarsa Türkiye’nin aynı sorunları tüm nesillere yaşatmaya kararlı olduğunun bir kanıtıdır… Sanat, ifade özgürlüğü farklı siyasi gündemlerle hep baskı altındadır.

1969 yılında Halk Oyuncuları olarak oynadıkları konusu ismiyle müsemma Devr-i Süleyman oyununa uygulanan baskı, bugünün siyasi baskı ortamını hatırlatıyor: Ankara’da Küçük Meydan Sahnesi’nde başlayan politik komedi oyunu büyük ilgi görür. Süleyman’ın gerçeğiyle paralel hikâyesi, siyasi erki elbette rahatsız eder, oyun yasaklanır. Daha sonra farklı bir isimle devam eder, siyasi nedenlerle oluşan bu kriz Danıştay’da çözüldükten sonra eski isimle yeniden oynanır fakat bu sefer de İstanbul Aksaray’da oyunun sahnelendiği tiyatro kundaklanır, yok olur.

Erol Toy’un Pir Sultan Abdal oyunu ise Tunceli ve Elazığ’da yasaklanır. Tunceli’de ekibin oyunu oynama ısrarları sonucu olaylar çıkar, Umur Bugay ve arkadaşları gözaltına alınır, işkence görürler. Bu yürek yakan hatırayı Oğlum Adam Olacak kitabında ayrıntılarıyla anlatır Bugay… Bu işkence gecesinin, okurken bile insanı kahreden ayrıntılarını okurlarımızın affına sığınarak bu satırlara taşımıyorum.

Başka bir Türkiye

Siyasi ve ekonomik gelişmeler Türkiye’de her zaman toplumu şekillendiren ana faktörler oldu ancak bugünlerle karşılaştırıldığında, 2000’ler öncesinin en azından insan ilişkileri açısından daha müstesna, daha naif bir dönem olduğunu söylemek yanlış olmaz. Popülizmin, kutuplaştırma siyasetinin, siyasi fanatizmin, sosyal medyanın, narsisizm çağının içine doğmayanlar bu kavramların henüz konuşulmadığı, toplumun hamuruna karışmadığı dönemleri hâlâ çok iyi hatırlıyor…
Bizimkiler, 1980 ve 90’ların günlük yaşamını dosdoğru yansıtmakla kalmaz, bir yandan da o zamanların çürümüş siyasetinin, karanlık ilişkilerin, terör olaylarının, suikastların varlığında Türkiye insanının müsekkinidir. Türkiye insanının kaderinde hep hızlı değişim, hep plansızlık, hep birilerinin ince hesaplarına uydurulan politikalar oluşturur gündemi. “Vatandaşa cart curt” yapan her dönem çoktur. Sosyal hayat bu çarpıklığa göre şekillenir, dolayısıyla hep arafta hisseden, sürekli “gelecek güzel günleri bekleyen” insanlar vardır. O güzel günler bir türlü gelmez. Türkiye’nin hikâyesi, tünelin ucundaki ışığı gören ama tünelden çıkamayan insanların hikâyesidir…

İşte, tam da bu nedenle Türkiye insanına ruh sağlığı desteği verir bir bakıma Bizimkiler. Tekrarlanan diyaloglar izleyicide rahatlama hissi oluşturur. Baykuş Cemil başını camdan uzatarak apartmandan çıkan Katil’i görür, “Sevim (Sabriye Kara) koş, Katil gidiyor,” der… Laf atar illa, belki halden pırasa ister, sonunda da, “Getireceksin tabii, benim adım Cemil!” der. Tak Tak Sedat kahvaltıda karısına ve kızı Aslı’ya (Bilge Parlak), “Tony Blair’le görüştüm taak, yaptık yatırımımızı internetten cızzzz…” diye bol keseden sallar.

Halis’in aklı Dilek’tedir (Binnur Şerbetçioğlu), illa öpecektir “Öööyle yumuşak yumuşak”; Ali Uyandıran’ın bu roldeki performansı Forrest Gump‘taki Tom Hanks ile yarışır. Davut Usta, Halis’e, “Halt! Yine başladın mı sapık sapık, dummkopf!” diye bağırınca, “Ulviye” Ulrike (Güzin Çorağan), “Nein Davut, dummkopf yok,” diye tatlı tatlı uyarır. Abadi’yi gezdirmekse bugün Halis’in Ayşe yengesine (Zeynep Irgat) düşmüştür.

Şükrü Beylerin kızı Bilge (Bensu Orhunöz) ve “hayırsız damat Aydın” (Tayfun Çorağan) ile asansörden çıkınca danışmada oturan Cafer, “Buyruuuun!” der, ayağa dikilir. Aynı anda papağan Maşuk da “Buyruuun” diye onu taklit eder.

Onlar apartmandan çıkınca emekli bando astsubayı Sabri Bey (Mehmet Akan), karısı Ayla (Meral Çetinkaya) ile kapıda görünür, kızgındır, “Tutuyorum zaptı!” diyerek bando astsubayı olduğu günlerden kalma bir refleksle parmağını oynata oynata Cafer’e tehdidini savurur. O sırada asansör kapısı hızla açılır, duvarla kapı arasında kalan Sabri Bey sıkışır. Katil, bir kolunda horozu Prens, bir kolunda “Eser’i” Şengül, (Selda Özbek), “Vatandaşa cart curt yok!” diyerek varlığını hissettirir. Korkup yumuşayan Sabri Bey ellerini kollarını oynatarak, “Yani efendim şimdi…” diye kendini savunacak gibi olur. Katil (Aykut Oray), “Oynatma o elleri komşu, insanı hasta etme!” deyince ortalık daha da gerilir, Cafer nağmeli bir ses tonuyla “Anaaaaam!” diyerek daha da büyük bir gerginlik olmamasını diler. Şengül ise, “Sen de sus kız, got got got!” diyerek Prens’i “uyarır”. Dış kapıda mahallenin çöpçüsü (Serdar Bordanacı) sokağı süpürmektedir.

Üst katta Cenap Bey, İbrikçi’ye tatlı tatlı emirler yağdırmakta; en ufak hatasında, “İbrikçi, olmuyor ama böyle, çekeceğim bak kulağını,” uyarısını yapmaktadır. Şükrü Beylerse kahvaltıdadır, Nazan Hanım “Şükrücüğüm…” diye sözüne başlar, izleyicileri tatlı kahvaltı sohbetlerine misafir ederler. Ali (Atılay Uluışık) nişanlısına yakışıklı görünmek için yine babasının gömleğini giymiştir, kocaman bir gülümsemeyle “Günaydın,” diyerek salona girer. Ablasına, “N’aber, Aydın’ın baygını?” diye takılır her sabah; onu yanağından öperek masaya oturur. Fonda elbette klasik müzik çalmaktadır…

Bir başka apartmanda, Halil Efendi’nin evinde, oğulları Asım (Sadık Türken) ve Nedim (Hakan Haksun) bakkala geç kalmıştır; Halil Efendi onlara, “Kalkın, kırarım boynuzunuzu!” diye bağırır, indirir kafalarına bastonu. “Bodur” Yusuf (Tuncay Gürel) bakkalı erkenden açmış, Halil Beyleri beklemektedir.

Az ilerideki mahallede Yengeç Hüseyin, eskici tezgâhıyla uzaktan görünür, o hiç değişmeyen, “Hurdaaa, bakıır, demiiir, eskiler alırım eskiciaaa…” cümlesiyle Penguen Adem’in (Tuncay Akça) manavının önüne yaklaşır, “avanta” muz ister. Yerken illa, “Muz da ne muzmuş ha!” der.

Cafer de pek sever ikramı, avantayı, bedavayı. “Analık” Sultan Hanım’ın (Sıdıka Şenkan) ikram kurabiyelerini, kızlarına aldığı halde dayanamayıp açtığı gofreti yerken, “Kurabiye de ne kurabiyeymiş ha!”, “Gofret de ne gofretmiş ha!” demeyi ihmal etmez. Penguen, önlüğünü takmış meyve satar, “Tertip” Galip (Mehmet Gülerbaşlı) yengesi Ulrike onu eve sokmadığı için (Çünkü “Ayaklağı kokuyoğ, çok pis Daavut!”) dükkânda yatıp kalkar. Uyanmış, Davut Usta ve Halis’in gelmesini beklemektedir, bu sırada Adem’den biraz domatesle biberini alır; dükkânda dönecek, biraz peynir, biraz ekmek ve demli çayla kahvaltısını edecektir… Tezgâhtar Dilek neşeli sesiyle, “Günaydın Tertip, kahvaltı mı ediyorsun?” der.

Bugün ekranda içki sahnesi hayal etmek zor fakat o yıllarda böyle dertler yoktur. Cemil habire bira içer. Alkolizmin dibindedir fakat izleyiciyi aptal yerine koyarak görüntüleri buzlayacak zihniyet henüz ekranlarda yeşermemiştir. İçki, şirkete uğrayan Ali veya “Leylek” Cem’in, Abbas Efendi’nin elinden içtiği bir bardak tıraş limonlu kola kadar doğal bir biçimde dizide yer alır. Davutlar Almanya yıllarından kalma alışkanlıkla bira, Şükrüler viski veya rakı, Hüsnü Bey’se illa rakı içer. Hanımlar bir kadeh şarap alır, Ali’nin nişanlısı Zeynep (Özge Özberk), “Yarın erken kalkacağım, içmesem,” der. İçki, ekranda tabu değildir, gerçek hayatın içinde olmadığı gibi… Abbas’ın çayları, köpüklü kahveleri şirketten; Nazan’ın neskafeleri, taze sıkılmış portakal suları ise Şükrülerin evinden eksik olmaz.

“Cıvık, babam affedersin!”

Şükrü ve Şevket’in şirketinde çalan popüler yabancı parçalar, Caferlerde, Tak Tak Sedatlarda (Salih Kalyon) veya Katillerde çalan Türkçe şarkılar, Şükrülerde çalan klasik müzik, hepsi dizinin jeneriğinin de yaratıcısı olan Arif Erkin’in seçkisidir. Şirkette 90’ların popüler müzik radyoları Capital Radio, Metro FM veya Power FM’den günün popüler şarkılarını dinler gibisinizdir; Caferlerde, Tak Tak Sedatlarda, Katillerde ise Kral TV’nin açık olduğunu düşünürsünüz fakat gerçek farklıdır. Duyduğunuz tüm şarkıları aslında ev sakinlerinin müzik zevkine göre tek tek Arif Ekin seçmiştir… Bizimkiler‘in atmosferini bu müzikler şekillendirir. Müzik, bugünkü gibi izleyiciyi yönlendiren, şaşırtan veya geren, ters köşeye yatıran bir algı aracı değildir. Doğaldır, gerçek ortamların gerçek anlarının eşlikçisi olarak vardır. (Dikkatli kulaklar muhakkak hatırlayacaktır, çekildiği yılın, dönemin yerli ve yabancı popüler şarkıları illa yer alırdı. Diziyi bugün izlerken, çalan müziğe göre hangi yılın bölümü olduğunu aşağı yukarı tahmin bile edebilirsiniz.)

Dönelim yine Bizimkiler‘in sahnelerine… Şükrü ve Şevket’in şirketinde gün yeni başlamıştır. Şirkette belki Toni Braxton’dan Unbreak My Heart çalıyordur, belki Michael Bolton’dan I Said I Love You, But I Lied… Belki Metallica’dan Nothing Else Matters, belki de Mariah Carey’den Dreamlover… Kim bilir dönemin hangi popüler parçasıdır kulağımızı okşayan, güzel anıları geri getiren…

Bu sırada Ergun kapı dinlemektedir. Şevket’in kapıyı açmasıyla içeri yuvarlanır, bunu gören Abbas Efendi (Hikmet Karagöz), Ergun (Erdinç Dinçer) için, “Cıvık, babam affedersin,” der. Ergun herkesin yüzüne güler, sonra arkalarından demediğini bırakmaz.

Demet (Buket Dereoğlu) telefonlara bakar, nazik ve güvenilir bir sekreterdir. Nişanlısı, sonra eşi “Kanarya” (Erdoğan Bugay) ise şirkete sonradan katılmıştır, güvenilir bir çalışan olmuştur.

“Deli” Nimet Hanımların (Güngör Erbayık) evinde hep bir tımarhane havası eser. Nimet, kocasına, “Sen sus, tahtakafa!” diye bağırır, durur. Abbas Efendi için tahtakafa “tahtabaş”tır. Nimet Hanım’ın ikinci eşi “Tahtakafa” Raşit (Erdoğan Tuncel), Şükrü ve Şevket’le ailevi konularla ilgili konuşurken illa, “Efendim, olur böyle şeyler, biz akrabayız,” der. Nimet Hanım’ın ikinci eşi, Özge’nin (Başak Köklükaya) üvey babası Tahtakafa hep “dışarıda” hisseder kendini, odur aslında derdi…

Özge ise “Leylek” Cem’le (Eray Köseoğlu) evlidir, bir kızları vardır, “Su” (Berfin Erdoğan). Cem’in annesi, Şevket’in eşi Mine (Müjgan Ağralı) ise 90’ların ifadesi olan hacimli kıyafetleri ve meçli saçlarıyla 90’ların ilkokul veli toplantılarını hatırlatır. “Yengeç” Hüseyin (Savaş Yurttaş) ise can sıkar; numaracılığı, fırsatçılığı ve yalancılığının sınırsızlığı bugünün menfaatçi din bezirganlarının davranışlarına ne kadar da benzemektedir…

Biz yine dönelim huzurlu tarafa… Doktor “Kızıl” Türkan (Güler Ökten), karşılaştığı tüm komşulara, “İyi günler,” diyerek tatlı tatlı hatırlarını sorar. Komşu semtteki bir evde Hüsnü (Orhan Çağman) ve “Leyla Sultan” (Güzin Özipek) evlerinde sabah kahvesini içerler. Leyla Hanım, “Bir Şevket’i mi arasak Hüsnü?” diye sorar. Tam o sırada gündelikçi Hacer (Filiz Küçüktepe) gelir, her gün otobüslerden şikâyet eder, “Ay ablacıım, sorma, az kalsın gelemiyordum, otobüslerin halini bir görseniz!”

“Ben iyiyim, iyiyiz” demenin yolu

Sabri Beylerin apartmana dönelim yine… “Sıfırcı Nazif”in (Halit Akçatepe) karısı “Aysel Öğretmen” (Hikmet Körmükçü) hep sızlanır, hep sızlanır. Bir türlü iki yakaları bir araya gelmez, karıkoca iki öğretmen çok çalışırlar ve hep çok yorgundurlar. “Sıfırcı Nazif” geceleri taksicilik de yapar. Babası Muvaffak Bey (Zihni Göktay) onlarla yaşar. Her gün düzenli olarak Cumhuriyet gazetesi okur. Nazif’in öğrencilere verdiği notlara karışıp durur…

Gül (Mine Şenhuy Teber), kızları Banu ve Yeşim’i (Simge ve Sinem Haktanır) okula göndermiştir, Doktor Hanım’ın muayenehanesini temizlemektedir. Az sonra kocası Cafer gelecek, “Şu Doktor Hanım’ın ‘çukulatalı’ kahvesi de… Mmmh…” diyerek kahvesini içecektir.

Herkes birbirine “İyi günler” diler Bizimkiler‘de. Hayat yavaştır, tanıdıktır, güzeldir… Bazen de değildir, günlük sıkıntılar yaşanır, hayat mücadelesi herkesin hayatında başka biçimlerde tezahür eder ama biliriz ki su akar, illa yolunu bulur. İzleyici her pazar aynı saatte ekran başına kurulur, misafir olduğu apartmanda yaşayanların o çok tanıdık diyaloglarını duydukça rahatlar, bu tanışıklık hissine bağlanır. “Ben iyiyim, iyiyiz,” demenin bir yoludur bu. Toplumsal ve kültürel erozyona rağmen bazı değerlerin olduğu gibi kaldığını görmeye olan ihtiyaca ve bunun verdiği rahatlamaya aracı olur Bizimkiler.

Hayatla kurulan bağ

Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi piramidinin en temel üç seviyesidir ve o üç seviyenin hiç değişmeyeceğine söz verir Bizimkiler. İzleyici o apartman aracılığıyla bağ kurar hayatla. Herkesin başını sokacağı bir yuva vardır, bu yuvalar güvenlidir. Çoğunluk birbirinin arkasından konuşur ama bu bir “yurdum huyudur” ve zararsızdır, kimse yara almaz. Sosyal ilişkiler sağlamdır, mesafeler bellidir, değişmez.

Sabri Bey, Cafer, Yengeç, Sultan Hanım, Tak Tak Sedat… Bu karakterler bazen fenalık ederler, bazen küçüklü büyüklü uyanıklıklar yaparlar, çoğunlukla da çıkar ilişkileriyle hayatlarını sürdürürler fakat kendi oyun alanları vardır, oradan çık(a)maz, büyük yıkımlar yaratacak kötülüklerin kaynağı olmaya fırsat bulamazlar.
En sahtekâr karakterin bile insani yönünü gösterir Umur Bugay’ın hikâye anlatıcılığı. Hayatta kalmak için üçkâğıtçılık yapmayı, yalan söylemeyi, adamına göre davranmayı hatta kötülük yapmayı kendinde hak gören; yapmazsa ya sistem ya da kendinden güçlüler tarafından ezileceğini düşünen “bir kısım” Türkiye insanını başarıyla yansıtır. İnsani yönlerini tüm çıplaklığıyla gördüğümüz için uyanıkları da izleyici doğal bir refleksle sıcak bulur. Umur Bugay, karakterlerini işte böyle sevdirir. Şöyle anlatıyor Bugay: “Bizimkiler‘in hikâyesini ilk TRT’ye götürdüğüm zaman rahmetli Ülkü Tamer seçici kuruldaydı. ‘Sen doğru yoldasın, kişileri sevdirdiğin anda dizi alır gider,’ dedi. Ben de bunu yaptım. Geniş bir kitleyi aldım, onları iyi tanıttığımı sanıyorum. Durmadan içen adam kahraman oldu, apartman yöneticisi kahraman oldu… Sabri Bey kayınvalidesinin parasını alacak diye neredeyse onu kucağında taşıyacak zavallı bir adam aslında! Karısı Cenap’a, Aydın’a iç geçirir durur… Cenap, Cafer’e, ‘Halilciğime selam söyle, öpüyorum yanaklarından,’ diye diye veresiyeleri götürür… Böyle karakterleri sevdirmişiz demek…” Onlar da Maslow’un ilk iki katındaki ihtiyaçları gidererek dünya üzerindeki devamlılıklarını garantileme peşindedirler nihayetinde…

Piramitten düşmeme hikâyesi

Ve Maslow’un piramidinde kalır son iki basamak: Statü, saygınlık ihtiyacı arayışı ile kendini gerçekleştirme arzusu. Bizimkiler, belki biraz da bu piramitten aşağı düşmeme hikâyesidir: Şükrü ve Şevket, oldukları yeri koruma ve sağlamlaştırma aşamasındadırlar. Sabri Bey, vaktiyle askeriyede bu aşamaya erişmiş fakat hayatının üçte biri geçene kadar “Ben kimim?” sorusunu kendine sormamış her yetişkin gibi emeklilik sonrasında boşluğa düşmüş, takıntılarına yenilmiş ve piramitten aşağı yuvarlanmıştır. Yarın sokakta kalacakmışçasına (ki böyle bir ihtimal pek yoktur) hep endişeli, hep sıkıntılıdır, Alzheimer’ı ilerleyen kayınvalidesinden umumi vekalet alma peşindedir.

Cafer, Gül, Yandançarklı Halil, Yengeç Hüseyin büyükşehirde tutunmaya çalışmaktadırlar. Tek amaçları daha çok para kazanarak refaha kavuşmaktır.

Tak Tak Sedat piramide bir tırmanır, bir düşer, sahtekârlığının kurbanı olur her seferinde…

Ekran başında oturan izleyici, gerçek hayatta karşısına çıkan insanları anlatan bu mekanizma aracılığıyla “katharsis” yaşar.

Peki, bugün Bizimkiler izlemek ne demek?

YouTube’un başında saatler geçirip, bölüm üzerine bölüm izleyip kalp sızısı sahibi olmak demek. Türkiye’nin değişen sosyal yapısını, dönüşen değerlerini iliklere kadar hissetmek demek. Bizimkiler, aynı zamanda çocukluğumuzun en güzel anıları, en sıcak hislerinin tekrar canlanması demek…

90’larda çocukluğunu yaşarken Bizimkiler‘i izleyen neslin ortak hissidir: Sıcak suyla yapılan banyonun harareti ütünün buharıyla bir olur, ertesi günün pazartesi olmasının verdiği o tatsızlığa karışır. Bizimkiler‘i bugün izlerken 2018’i yaşıyor olmanın gerçeği de biraz o hisse benziyor sanki… 25-30 yıl öncesinin naifliğiyle özlem, huzur, üzüntü ve kalp sızısı karışınca sanki yine o pazar akşamlarının tarifsiz ruh hali ortaya çıkıyor…

Bizimkiler, onca yıl sonra müsekkin olma özelliğini hâlâ koruyor.

Röportaj: Melike Karakartal
Fotoğraf: I Shot The/Boom

Bu röportaj, Episode Dergi’nin 10. sayısında yayımlanmıştır…

Henüz Yorum Yok : "Çok Özlüyoruz: "Bizimkiler""

    Bu yazıya yorum yap

    E-posta adresin görünmeyecek.