Incorporated ve Şirketlerin Hegemonyası | Cenk Tan

ABD’de SyFy kanalı tarafından 30 Kasım 2016 tarihinde ilk bölümü yayınlanan “Incorporated” dizisi gelecek vadeden ve izlenmeye değer bir bilimkurgu dizisi olarak dikkatimizi çekiyor. Yönetmenliğini Ben Affleck ve Matt Damon’ın üstlendiği bu fütüristik ve distopik bilimkurgu eserinde 2074 yılının dünyasına konuk oluyoruz.

Ana hatları itibariyle 2074 yılının dünyasında yaşanan ciddi çevre felaketlerinin sonucunda kıyı bölgeleri sel ve tsunamiler tarafından yok edilmiş ve burada yaşayan insan nüfusu “iklim mültecileri” olarak karasal bölgelere kaçmak zorunda kalmışlardır. Bununla birlikte devletler çevresel krizleri ve insanlığın artan taleplerini karşılayamaz hale gelmiş ve iflas ederek, çökmüşlerdir. Devletlerin yerini küresel şirketler almıştır ve devlet kavramı tam anlamıyla tarih olmuştur. Sağlık, eğitim, güvenlik, çalışma gibi devlet tarafından sağlanan bütün temel hizmetler büyük şirketlerin tekelinde olup, sadece onlar tarafından karşılanmaktadır. Buna, kapitalizmin en uç noktası veya aşırıcı kapitalizm de diyebiliriz. Dizinin yapımcıları, devletsiz bir dünyanın yaratacağı sonuçlardan yola çıkarak başarılı bir çalışmayı ortaya koymayı başarmışlar.

Incorporated dizisinin başrolünde otuzlu yaşlarında olan Ben ve Laura Larson çiftini görüyoruz. Genç çift “Spiga Biotech” isimli devasa bir çokuluslu şirkette çalışmaktadırlar. Şirket, biyoteknoloji, ilaç sanayii ve gıda teknolojisi üzerinde uzmanlaşmıştır. Ben, şirketin ‘istihbarat’ bölümünde orta düzey yöneticidir, Laura ise tıp doktorudur fakat Laura’nın annesi Elizabeth Krauss ise Şirketin acımasız ‘yerel’ yöneticisidir. Elizabeth şirketin tepesinde yer alan yönetim kuruluna (board) karşı doğrudan sorumludur.

 

Şirketlerin her anlamda egemen oldukları ve kontrol altında tuttukları bölgelere “Yeşil Bölge” (Green Zones) ve her türlü sefaletin, terörün ve kaosun hüküm sürdüğü geri kalan bölgelere de “Kırmızı Bölge” (Red Zones) denmiştir. Dizideki çevresel (ekolojik) referanslar oldukça nettir. Yeşil bölgeler her anlamda yeşildir ve adeta bir Ütopya”yı andırmaktadır. Kırmızı bölge ise cehennemi simgeleyen ve sadece güçlülerin ayakta kalabileceği bir Distopya’yı simgelemektedir. Larson ailesi Yeşil Bölgede yer alan banliyömsü lüks bir evde yaşamını sürdürmektedir. Ev baştan aşağı teknolojik aygıtlarla donatılmıştır.

Dizide kullanılan bilimkurgu ögelerine göz atarsak, bunların neredeyse hepsinin oldukça gerçekçi öngörüler olduklarını gözlemleyebiliriz. Örneğin, ekran diye bir şey kalmamış, ekranlar hologram şeklinde masaların yüzeyinde veya havada belirebiliyor. Hologram teknolojisi günümüzde yaygın olmasa da var olan bir kavram. İkincil olarak araçlar otomatik pilot vasıtasıyla rota belirleyerek sabit hızda yolcuyu istediği yere götürebiliyor. Böylece yolcu yolda giderken ister gazete okuyor, ister haber izliyor yada müzik dinliyor. Otopilot araçlar sayesinde trafik kazası yüzde 0’a indiriliyor. Günümüzde kendini park eden araçlar mevcut ve yanılmıyorsam insansız gidebilen bir araç tasarlanmıştı. Buna ek olarak, güvenlik taramaları birkaç saniyede şüphelileri ayıklayabiliyor. Küçük, yuvarlak sabit diskler ise istenilen verileri taşımak ve depolamak için kullanılıyor. Ayrıca cep telefonları cihaz olarak görünmüyor, kişilerin ellerine yansıtılarak kullanılıyor. Bu teknolojiyi de üreten bir şirket var günümüzde. Ses dinlemeye yarayan cihazlar ve daha niceleri. Bu bilimkurgu unsurlarının hepsi kabul edilebilir düzeyde gerçekçi ve gelecekte kullanımı muhtemel olan unsurlardır. Diziyi gerçekçi kılan ve hoşuma giden özelliklerinden biri bu olsa gerek. Gerçekçilik sınırlarını zorladığını gördüğüm tek bilimkurgu unsuru Dr. Laura Larson’un yaralarını iyileştirmek amacıyla kullandığı ve son derece etkili olan bir çeşit kurtarıcı sprey. Kesik veya kanama bölgesine sıkılan bu sprey birkaç saniye içinde yarayı tamamen yok ediyor. Şu ana kadar 6 bölüm yayınlandı ve her yeni bölümde yeni teknolojik aygıtlarla tanışıyoruz.

Fakat dizideki en çarpıcı bilimkurgu ögelerinden biri şüphesiz hamile olan Laura Larson’un doktor kontrolüne gitmeden önce evlerinde doğmamış bebeklerinin genetik özelliklerini tercih yoluyla tasarlamaları için kullandıkları bir çeşit simülasyon yazılımı. Bu yazılım sayesinde anne ve baba, doğacak bebeklerine kendilerine ait diledikleri genetik özelliği ekleyebiliyor. Başka bir deyişle bebeğin cinsiyetini ve dış görünüşünü bebek doğmadan kendi tercihleri doğrultusunda şekillendirebiliyorlar. Buna ek olarak Ben’in bileğine yapıştırdığı bir saydam bant sayesinde geleceğin erkek doğum kontrol yöntemini de öğrenmiş bulunuyoruz. Oldukça yaratıcı. Yine de tüm bu imkânlara rağmen Ben ve Laura çifti, doğumu doğal yöntemle (eski usul) gerçekleştirme kararını alırlar. Bir o kadar ilginçtir ki bunun için şirket doktoru tarafından bir DNA taramasından geçirilmeleri gerekmektedir. Parmak izi alan bir cihaz yoluyla bu DNA taraması anlık olarak yapılır ve Laura’nın DNA’sı 100% temiz çıkarken, Ben’in DNA’sı %70 temiz çıkmıştır yani başka bir deyişle kusurludur. Bunun üzerine çiftimiz, şirket doktoru tarafından uyarılır çünkü çocukları kusurlu doğabilir bu yüzden doktor kendini garanti altına almak amacıyla Ben ve Laura çiftine bir sözleşme imzalatmak ister.

 

Şirket kavramına geri dönmek istiyorum çünkü bu dizide şirketler güç ve etki konusunda gerçek anlamda sınır tanımıyorlar. Şirketler bu dünyada tek egemen güç konumuna gelmişler. Onları durduracak yada onlara sınır koyacak herhangi bir yapı bulunmuyor. Incorporated’ da şirketlerde işe girmek oldukça zor. Çalışanlar işe girmeden önce çok ciddi bir istihbarat testinden geçiriliyorlar. İşe başlama hakkını elde eden bir çalışan, işle birlikte barınma, eğitim, güvenlik gibi şirketin sunduğu bir takım ‘ayrıcalıklı’ haklardan istifade edebiliyor. İşe girdikten sonra söz konusu çalışanın şirkete karşı “sadakatini” kanıtlaması gerekiyor ve bu çoğunlukla uzun yıllar sürebiliyor. İşe alt kademelerde başlayan herhangi bir çalışanın ofisi gökdelenin alt katlarından birinde oluyor. Ünvan ve görevde yükselmeyle birlikte, ofisler de üst katlara doğru yükseliyor. Tabii eğer bunu başarabilirse.

İşe kabul edilmenin oldukça zor olduğu bu acımasız dünyada işten çıkarılma gayet kolayca gerçekleşebiliyor. Şirketin istihbarat ve güvenlik birimleri çalışanlarda şüpheli davranışlar gözlendiğinde soruşturma açıp, sınırsız yetki ve yöntemi (işkence ve şiddet dahil) kullanarak çalışanlar hakkında kolaylıkla ‘gereğini yapabiliyor’. İşten çıkarma sözleşmenin tek taraflı feshedilmesiyle gerçekleşiyor ve bu olay çalışanın ve hatta ailesinin hayatını karartacak türden bir gelişme halini alabiliyor. İşe girerken kazanılan tüm haklar; başta barınma ve güvenlik olmak üzere, bir anda kaybediliyor ve çalışan Kırmızı bölgenin varoşlarına nakledilerek adeta kaderine terk acımasızca terk ediliyor. Böylece işten çıkarma, sonun başlangıcı veya ‘cehenneme’ dönüş olarak vuku buluyor.

Şirketlerin hegemonyası demişken hegemonya kavramına değinmeden olmaz. Kavram 20. yüzyılın başlarında ünlü İtalyan düşünür Antonio Gramsci tarafından geliştirilmiş ve literatürde yerini almıştır. Hegemonya: toplumun bir kesiminin mutlak egemenliği ele geçirmek amacıyla diğer kesimin üzerinde kurmuş olduğu kültürel, ideolojik, politik ve ekonomik hakimiyet ve baskıyı ifade etmektedir. Gramsci’ye göre hegemonya kavramı:

“Hem yönetici bir sınıf olarak proletaryanın hem de yönetimin uygulanmasına ilişkindir. Bu egemen sınıfın, karşıt gruplar üzerinde zorunlu olarak uygulayacağı zorlama demektir. Fakat bu proletarya ile işbirliği yapmaya hazır olan ve bu tutumuna etkinlik kazandırılması söz konusu olan müttefiklerinin fikir ve kültür alanında yönetilmesi de demektir.”(Gramsci, 1997: 28)

Bu bağlamda hükmeden ile yönetilen arasındaki ilişkiyi anlamak açısından oldukça önemlidir hegemonya kavramı. Incorporated’da vurgulanan şirketlerin hegemonyasıdır çünkü topluma egemen olan ve her anlamda hükmedenler onlardır. Yukarıda bahsettiğim gibi şirket hegemonyası kendini pek çok farklı alanda göstermektedir:

-Ekonomik olarak şirketler birer hegemonyadır çünkü onlarla boy ölçüşecek başka bir yapı kalmamıştır dolayısıyla maddi güç ve kaynaklar onların elindedir. Çalışanları vezir yada rezil etme şirketlerin elindedir. Şirketler devleşmiş, hatta tanrılaştırılmıştır.

– Kültürel alanda da şirketin mutlak egemenliği hakim. Kültürü şekillendiren onlar. Eğitimi sağlayan da onlar. İstedikleri öğrencilere burs imkânı tanırlar, istemediklerini ise anında devre dışı bırakırlar. Eğitim, Kırmızı bölgede, internet kafe tarzı mekanlarda gelişmiş bir bilgisayar vasıtasıyla gerçekleşir ve maddi imkan yada burs gerektirmektedir. Toplumun her alanında şirketler mevcut ve kanun koyan, yargılayan, tutuklayan ve hatta eğitim veren bile onlardan başkası değil. Şirket, tasarlamış olduğu propaganda çizgi filmler aracılığıyla küçük çocukları anne ve babalarına karşı casusluk yapmayı açık biçimde teşvik etmektedir. Tüm bunlarla birlikte obezite ve çirkinlik açıkça hor görülmektedir. Şirkette çok sıkı bir kıyafet kodu mevcuttur ve takım elbise şirketin üniforması haline gelmiştir.

-Politik ve ideolojik alanda ise şirketler işi gayet sıkı tutmaktadır. Şirket çalışanları üzerinde sıkı bir denetim ve her daim mevcut olan muazzam bir baskı söz konusu. Şirket politikası dışına çıkana veya rakip şirkete bilgi aktarana af yok. Bu tip vakalar ölümcül olabiliyor. Rakip şirketler birbirine resmen düşman muamelesi yapıyor. Rekabet demek düşmanlık demektir.

Gördüğümüz gibi şirketler her anlamda hegemonyayı temsil etmektedir. Egemenliği sağlamış olan “Spiga Biotech” şirketi mevcut hükmünü devam ettirmek ve gücünü katlayarak büyümek için amansız bir mücadele vermektedir. Şirketin en büyük rakibi ise düşman olarak gördükleri “Inazagi Corporation”. Bu iki şirketin çalışanları daha ilk sezondan kozlarını paylaşacaktır.

Edebiyat ve bilimkurgu eserlerinde şirketler çoğunlukla kötülüğü temsil eden ve insanlığın karşısında duran kuruluşlardır. Bir şirketin iyi tasvir edilmesi çok nadir görülmüştür. Buna sayısız örnekler verilebilir: Blade Runner’da “Tyrell Corporation”, Terminatör serisindeki meşhur Skynet’i yaratan Cyberdyne Systems, Robocop serisindeki Omni Consumer Products (OCP) ve bunlar gibi daha pek çok şirket. Bütün şirketler aynı amaca hizmet ediyor: insanlığın yok edilişi.

Incorporated’da pek çok edebiyat ve sinema eserine gönderme yapılmaktadır. Gökdelenlerin tasarımı J.G. Ballard’ın High Rise (Gökdelen) romanına, Kırmızı Bölgenin yapısı ise David Mitchell’in Cloud Atlas romanına yapılmış bir göndermedir. Ayrıca Blade Runner, Terminator gibi filmlere de göndermeler olduğunu gözlemleyebiliriz.

Kırmızı Bölgeden bahsedecek olursak, bu kısmın son derece gerçekçi biçimde kurgulandığını görebiliriz. Burası vahşi yaşamın hüküm sürdüğü, düzensiz, dağınık, sevimsiz bir bataklığı andırıyor. Anlaşılacağı üzere tam bir kaos hakim buraya ve burada sadece güçlüler hayatta kalabiliyor. Para kazanmak için kafeslerde dövüşenler, %10 gerçek etten yapılan hamburgerleri tüketmek için sıra bekleyenler ve bir bardak su için 5,92$ ödeyenlerin dünyası burası. Dizide burası çoğu kez “slum” yani varoş olarak tanımlanıyor. Tüm bu hengâmenin yanında bir de mülteci kampları var elbet. Bunlar iklim mültecileri için kurulmuş kamplar. Burada ise sefaletin ve açlığın haddi hesabı yok. Gerçek anlamda bir insanlık dramı yaşanıyor bu kamplarda.

Ben Larson isimli kahramanımız ilginç bir karakter. İlerleyen bölümlerde Ben’in aslında bir iklim mültecisi olduğunu ve teknolojik dehasını kullanarak, üstadının da yardımıyla şirkete girdiğini öğreniyoruz. Fakat Ben bir türlü çocukluk aşkını unutamamaktadır ve onu bulup geri kazanmak için elinden ne geliyorsa yapacaktır. Bu yüzden sık sık Kırmızı Bölgeye gider ve onun hakkında bilgi toplar. Şirkette yükselmenin çok zor olduğu herkes tarafından bilinmektedir. Boş kadro olmadan yükselme olmadığından Ben, bir üst düzey yöneticinin ayağını kaydırarak, terfi alma planları yapmaktadır. Tek amacı yönetici pozisyonuna geçebilmek ve 40. Kattaki ofisi kapmaktır. Bunun için her şeyi yapacaktır. Öyle görünüyor ki Ben, kısa bir süre içinde başını ciddi belaya sokacaktır. Tüm bu sebeplerden dolayı Ben, gerçek bir anti-kahramandır.

Sonuç olarak Incorporated bilimkurgu sevenlere tavsiye edilir. Dizinin dolu dolu politik imaları, gerçekçi bilimkurgu unsurları, özgün senaryosu ve tahmin edilmesi zor olan kurgusu bu eseri izlemeye değer kılıyor. Tek eleştirim oyuncuların fazla tanınmamış kişilerden seçilmiş olması yönünde. Başrolü Sean Teale ve Allison Miller paylaşıyor. Oyunculuk kötü değil fakat dizide en azından bir tane isim yapmış oyuncu yer alsaydı bu dizi eminim çok daha fazla yankı uyandırırdı. Matt Damon veya Ben Affleck’ten biri yönetmenliğin yanısıra oyunculuk da yapsaydı hiç fena olmazdı. Özellikle Matt Damon’ın bu diziye çok yakışacağı görüşündeyim ama sanırım onu dizide oyuncu olarak göremeyeceğiz. Incorporated bilimkurgu, aksiyon, gerilim ve politik imalarla donatılmış soluk soluğa izleyeceğiniz yepyeni bir dizi.


Kaynakça:

Gramsci, Antonio (1997), Hapishane Defterleri (Belge, İstanbul)

author-avatar

Denizli doğumlu. Hacettepe Üniversitesi, Amerikan Kültürü ve Edebiyatı mezunu. Sosyal Bilimci, Edebiyatçı ve Sinema Sevdalısı. 20 yılı aşkın süredir edebiyatla iç içe. Aynı zamanda sadık bir Rock müzik dinleyicisi. Bilimkurgu tutkunu. Aldous Huxley, Jules Verne, H.G. Wells, J.G. Ballard gibi yazarları pek sever. Astrofizik ve felsefe gibi alanlara da ilgi duyar. Pamukkale Üniversitesi, İngiliz Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalında Doktora adayıdır. Çalışma Alanları ütopya/distopya edebiyatı, bilimkurgu, postmodern/çağdaş edebiyat, ekoeleştiri, sinema ve kültürel incelemeler.

Bir Yorum Bırak:

Yorumunu Paylaş

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Yorumunu Paylaş

wpDiscuz
%d blogcu bunu beğendi: