Yükseklere Uçmak İsteyen Bir Ürkek Güvercin: Canan | Didem Onatan

Yuvasından ilk defa çıkan bir güvercinin ürkekliğini düşünün.

Rüzgar biraz sert estiğinde ya da en ufak bir seste irkilirler ya hani, o ürkeklikleriyle titremelerini düşünün.

Kalp çarpıntılarını hissedersiniz. Elinize alıp sakinleştirmek, korumak istersiniz ama ürküp kaçmasından korkarsınız.

Önce onu korkutmadan sizin zarar vermeyeceğinizi anlamasını sağlamaya çalışırsınız. Bir süre yanında olur ama yaklaşmadan beklersiniz.

İşte, İşe Yarar Bir Şey’de Canan da böyle ürkek bir güvercin gibi çıkıyor karşımıza.

Yuvasından ilk defa uzağa uçan bir güvercinin hiçbir şeyden emin olmayan, her an ve her yerden bir tehlike bekleyen halleri, trendeki insanları gözlemleyen Leyla’yı nasıl etkiliyorsa sizi de öyle etkiliyor. İnsanları izlemeyi ve gözlemlemeyi seven Leyla ile siz de, onu gözlemlemeye başlıyorsunuz. Leyla’nın neden Canan’ı seçtiğini anlamaya çalışmıyorsunuz. Çünkü siz de Canan’ı seçiyorsunuz.

Filmin en önemli özelliği sizi o yolculuğa dahil etmesi. Kendimi o trene binmiş ve o yolculuktaymış kadar dahil hissettim. İşe Yarar Bir Şey sizi bir film izlemeye değil, bir yolculuğa davet eden bir film. Ben izlerken o trende adeta bir Leyla oldum. Çünkü gözlemlemeyi ve gözlemlediklerimden çıkarımlar yapmayı, biraz da hikayeler çıkarmayı severim. Bunun için film boyunca Leyla gözüyle baktım trene ve trendekilere. O gözle baktığınızda da gözleriniz hemen Canan’a odaklanıveriyor. Onu sadece bir yol arkadaşı olarak seçmekle kalmayıp, anaç duygularla da korumak isteyen Leyla ile birlikte derdi nedir anlamak istiyorsunuz. Sadece anlamak değil, yardım etmek istiyorsunuz.

Seyahatteyken camdan dışarı baktığınızda geçip giden yolların size hayatınızı ve hayatta nerede durduğunuzu sorgulatması duygusunu film boyunca hissediyorsunuz.

Ben kimim?

Bu hayatta neler yaptım?

Ve filme ismini veren ve Leyla’nın özellikle sorguladığı soru. Bu dünyaya bir iz bırakabildim mi ya da bırakabilecek miyim?

İşe yarar bir şey yaptım mı?

Siz Leyla olup böyle sorular sorarken, hayat size bir Canan fırlatıveriyor. Leyla’nın Canan’a sarılmasındaki önemli nedenlerden biri de bu belki. Çünkü Canan’ın soruları ve sorunları çok daha başka bir boyutta. O, öncelikle hayatını istediği gibi yaşayabilmek istiyor. Ona çizilen sınırlardan kurtulmak için yollar arıyor. Fakat bunu yaparken, aynı zamanda o sınırların dışına çıkmaktan öylesine korkuyor ki, siz bütün o iç sorgularınızı bırakıp Canan’a elinizi uzatıyorsunuz. Bir başkası için işe yarar bir şey yapmak istiyorsunuz yani. Çağ insanının içsel sorunlarından ve sorgularından bir anda sıyrılmanızı sağlıyor Canan.

Günümüz insanı, elbette yetişme çevresi de günümüz düşünce yapısını yakalamış çağ insanından bahsediyoruz burada, birçok şeyi yapar ve tüketirken en sonunda geriye bakıp bu birçok şey içinde “Aslında ne yaptım gerçekten?” diye bir sorgulama dönemine giriyor er geç. Kişisel tatminlerin peşine düşüldüğü ve iç sorguların daha çok yaşandığı bir dönem geçiriyoruz eninde sonunda. Leyla işte bu “Ne yaptım? Ne yapıyorum?” sorularını sorarken, Canan karşısına hayatıyla ilgili seçimlerini özgürce yapamayan ve bu çıkmaz içinde yol arayan bir kız olarak çıkıyor. O an o içsel sorgulardan başınızı çıkartıyorsunuz. “Neyi neden yaptım? Başka neler yapabilirdim? Başka şeyleri tercih edebilir miydim?” Bu sorular bile değerli oluyor. Evet, biraz kendi hayatımıza ve sorularımıza bile şükranla bakmamızı sağlıyor Canan. Leyla’nın hissettiklerinden biri de buydu belki. Çünkü sizin en azından seçimleriniz ve kendi seçimlerinizle ilgili sorularınız var iken, Canan başkalarının onu itelediği bir seçimin çıkmazını yaşıyor.

Bu kadar çok Canan deyip Öykü Karayel’den bahsetmemek olmaz. Canan olarak gösterdiği performans ile festivallerden ödüllerle dönmesi beni çok mutlu ediyor. Canan filmde çok kritik bir noktada. Ona inanmasak, filmin peşine düştüğü şeyler bir anda gerçekliğini yitirebilirdi. Ama Öykü Karayel karşınıza tamamen Canan olarak çıkıyor. Rolü tamamen giymiş ve ruhuna kadar sindirmiş şekilde…  Onun o kız olduğuna inanıyorsunuz. İnanıyorsunuz ve onun için siz de düşünmeye başlıyorsunuz. O konuşmaktan ürken, oyuncu olmak istediği halde camdaki aksinden bile korkacak kadar tedirgin, hayatındaki kısıtlamalardan çıkış yolu ararken omuzlarına büyük bir sorumluluk almış ve bunun vicdani çıkmazına düşmüş bu kıza elinizi uzatmak ve onunla birlikte bir çıkış yolu bulmak istiyorsunuz.

Öykü Karayel Canan’ı tertemiz oynamış diyebilirim rahatlıkla. Canan’ın oyuncu olmayı istemesinin arkasındaki nedenleri başkalarına, özellikle kendi hayatını yaşama özgürlüğüne sahip diğer yaşamlara bakarken anlıyorsunuz. Sesindeki o imrenme halini hissediyorsunuz. Canan’ın oyuncu olmaktan ziyade, bunun hayatına katacağı maddi manevi özgürlükleri istediğini, ama diğer yandan istemekle yapmak arasındaki farkı bildiği için korktuğunu, Öykü Karayel o temiz, naif, samimi oyununda net bir şekilde veriyor. Sizin Canan ile ilgili aklınızda ve kalbinizde oluşturduğunuz tabloya tek bir zarar vermiyor. Aksine onu besliyor ve siz karakterle konuşurken buluyorsunuz kendinizi.  En önemlisi film ve Canan size “Siz olsanız ne yapardınız?” sorusunu sorduruyor. Yavuz’u tanıdıktan sonra bu soru daha da güçleniyor ve zorlaşıyor.

Film hakkında çok şey yazmayı istiyorum. Ama aynı zamanda izlemeyenler için bir şeyleri bozmamak da istiyorum. Şu “spoiler” endişesi olmasa sahne sahne, diyalog diyalog ve hatta karakterlerin konuşurken durakladığı anlara ve bunların hissettirdiklerine kadar birçok neden sayabilirim gitme sebepleri olarak. Fakat kendimi tutuyorum bu noktada. Filmin tanıtımlarında da denildiği gibi, ölmek isteyen bir adamla, onun gönülsüz celladının arasına bir de şair katılınca işler biraz karışıyor gerçekten ve karşınıza tadına doyulmaz bir film çıkıyor. Size bunun garantisini verebilirim.

Dürüst olalım, sanat filmi denince çoğumuzun aklına sıkıcı, akmayan filmler gelir. İşe Yarar Bir Şey akıp giden o tren yolları gibi akıyor izlerken. Yemek vagonunda sohbetler, paylaşılanlar içinizi ısıtıyor. Hiç bilmediğiniz bir şehirde, bir yabancı ile doğru adresi bulabilmenin telaşını yaşıyorsunuz. Canan görevi için ona verilen adrese yaklaşırken onun tüm kararsızlıkları ve yürek çarpıntılarını hissediyorsunuz. Leyla gibi Canan’a zor görevinde yardım edip destek olmak isterken, o ürkek kızın atıldığı maceraya bakıp, kendi hayatınıza dair yapıp yapmamakta kararsız olduğunuz şeyleri düşünüyorsunuz.

Uzun lafın özeti, film gösterimden kalkmadan gidin. Şiir gibi bir film ve şiir gibi oyunculuklar izleyeceksiniz. Şiir gibi bir yolculuğa çıkacaksınız. Ray sesleri, tren pencerelerinin dışında akıp giden dünya ve trenin iç ortamı sizi öyle kendine çekiyor ki, o trenden inmek istemiyorsunuz. Fantastik başka dünyalara giden trenlere binmeye gerek yokmuş diyorsunuz. Gerçek dünya içinde, küçük bir cep dünya gibi, size bir başka dünya sunan bir tren yolculuğu da, insanı bambaşka duygulara sürükleyebilirmiş görüyorsunuz. Filmden çıktığınızda aklınızda Canan ve Leyla ve birçok soru kalıyor.

Hala onların ne yaptığını düşünüyorum.

Rotamız aynı değil ama Ankara’ya bir daha gidişimde trenle gitsem, Canan’ı ya da Leyla’yı görür müyüm? Görebilecekmişim gibi bir his var içimde filmden çıktığımdan beri. Bu da filmin tatlı bir yan etkisi belki. Tren yolculuğu yapma isteği uyanıyor içinizde. Hemen belirtelim Başak Köklükaya’nın da 9 yıl aradan sonra oynadığı ilk film bu. Demek ki o da bu yolculuğa çıkmak istemiş diyorsunuz. Leyla olarak onu izlemek de ayrı bir keyif. Kendisini özlemişiz. Bu nedenle her sahnesini özlemle “Siz neredeydiniz bu kadar zamandır? Neden bu kadar özlettiniz kendinizi?” diye diye izledim. Öykü Karayel ile müthiş bir uyum yakalamışlar.

Ne demiştik? Gidin, izleyin. Fiilen yolculuk yapamıyorsanız bile film süresince o yolculuğa siz de çıkacaksınız emin olun.

İşe Yarar Bir Şey: Bir Yolculuk Hiç Bu Kadar Zor ve Duygularla Dolu Olmamıştı | Deniz Ali Tatar

 

“Buz ve Ateşin Şarkısı” ile “Kalp Atışı’nın Öyküsü” Episode Dergi’de Buluştu!

Henüz Yorum Yok : "Yükseklere Uçmak İsteyen Bir Ürkek Güvercin: Canan | Didem Onatan"

    Bu yazıya yorum yap

    E-posta adresin görünmeyecek.