Kaan Urgancıoğlu: Bir Rolü Oynamam İçin Zaaflarını, Dezavantajlarını Bilmem Lazım

“Kötü adamların klişesi kahkahalarıdır, yaptıkları kötülükten keyif alırlar. Emir, yaptığı hiçbir şeyden keyif almıyor, zor bir hayatı var. Mecbur bırakıldığını düşünüyor bunlara. Aslında çok iyi bir adam olabileceğini, şartların onu buraya getirdiğini düşünüyor,” diyor Kaan Urgancıoğlu, Kara Sevda‘da canlandırdığı karakter için. Belki de bu kadar sevilmesinin sebebi bu… Urgancıoğlu’nun duruşu net: “Oynamam demekten çok, başarılı olmayacağımı düşündüğüm roller var. Tekdüze bir karakteri oynamakta başarılı olamayacağımı düşünüyorum. Zaaflarını, dezavantajlarını bilmem gerekiyor bir rolü oynamam için…”

Bazılarımız Kampüsistan‘dan, bazılarımız Karaoğlan‘dan beri onu izliyor. Kara Sevda‘da son yılların en çok sevilen kötü karakteri Emir’e, sade ve etkili oyunculuğuyla hayat verdi. Sık sık röportaj vermediğini bildiğimizden, bir araya geldiğimizde günün nasıl geçeceğini merak ediyorduk. Fotoğraf çekimindeki yüksek enerjisi, röportaj sırasında tüm soruları önemseyerek, iyice düşündükten sonra cevaplaması… Anlıyoruz ki Kaan Urgancıoğlu, yaptığı şeyi fazlasıyla ciddiye alıyor, iyi yapmak için titizleniyor. Oyunculuktan Emir Kozcuoğlu’na, izlediği yabancı dizilerden hedeflerine pek çok şeyi konuştuğumuz ve polisiye sevdiğini anladığımız Kaan Urgancıoğlu’nu yakın zamanda sıkı bir dedektif rolüyle görmek istediğimizi buradan da tekrarlayalım.

Röportaj: Özlem Özdemir
Fotoğraf: Ozan Balta

Oyunculuk tesadüfen başlamış anladığım kadarıyla. At bindiğiniz için…

At bindiğimi bilmiyorlardı aslında, görüşmede tuzu biberi oldu. Mecbur kaldılar bana.

Sonrasında oyunculukla ilgili bir eğitim aldınız mı?

Dizilerde oynadım. Üniversite öğrencisiydim, bunları hobi olarak mı diyeyim, bir şeyin yanında yapıyordum, neyin yanında olduğunu da bilmiyordum ama oyuncu olmak gibi hedefim yoktu. Ta ki üniversite bitene kadar; orada karar vermek durumunda kaldım, kendimi sıkışmış hissettim. Oyuncu olacağım dedim, New York’a gittim, döndüm, yüksek lisans yaptım Kadir Has Üniversitesi’nde. Çetin Sarıkartal’la tanıştım. Çetin Hoca ile tanıştıktan sonra gerçekten oyunculukla ilgili fikrim oluşmaya başladı. Temel orada oluşmaya başladı; çünkü ikinci, üçüncü katı çıktım ama temel hiç sağlam değildi.

Emir, alışık olduğumuz bir kötü adam değil. Ne sesi yükseliyor, ne hareketleri ama seyirci çok sevdi o kötü adamı. Nereden yakaladı seyirciyi?

Bence çok kritik bir şey var: Emir, yaptığı hiçbir şeyden keyif almıyor, zor bir hayatı var Emir’in. Hepimizin zor bir hayatı var, oradan empati kurabiliyoruz belki. Kötü adamların klişesi kahkahalarıdır, yaptıkları kötülükten keyif alırlar. Emir mecbur bırakıldığını düşünüyor bunlara. Emir aslında madalyonun öbür tarafında çok iyi bir adam olabileceğini, şartların onu buraya getirdiğini düşünüyor. Zor bir hayatı sürdürüyor.

Özellikle 2. sezonda Emir’le ilgili daha fazla bilgi sahibi olduk, daha da sevmeye başladık bu nedenle…

Emir, bana hiçbir şey olmaz diye düşünüyordu ama sezon sonunda vurulması ve bir kurşunla yaşıyor olması, aslında kendine bile itiraf edemediği kırılganlığını gösterdi diye düşünüyorum.

“Kara Sevda”da rol arkadaşı Neslihan Atagül ile…

“Kadınlar vazgeçmeyecek erkek arıyor bence”

Esasında bir kadına kötülük ediyor ve onun aşkına engel oluyor ama yine de kadınlar çok sevdi o karakteri…

Kadınlar vazgeçmeyecek erkek arıyorlar bence. Emir de vazgeçmiyor. Kadın da, “O kadın Nihan değil de ben olsaydım böyle olmazdı,” diye düşünüyor. Bilemiyorum, şimdi kadınlar adına konuşmuş oldum da bence vazgeçememesi etkiliyor. Evet, psikolojik şiddet uyguluyor ama hiçbir şekilde fiziki olarak birlikte olmuyor Nihan’la. Bir anlaşmaları var ve onun dışına çıkmıyor.

Emir karakteri çok iyi yazılmış bir karakter ve sizinle de çok iyi oturdu…

Emir, senaryonun bir karakteri. Beni gören herkes Emir’in sözlerinden ne kadar etkilendiğini söylüyor. Senaristlerin söylemiyle insan psikolojisini çok iyi biliyor. İnsanları manipüle ediyor ve insanlara nasıl davranacağını, onları nasıl yönlendireceğini çok iyi biliyor. Evet, bir entelektüel, felsefi bakışı var.

Sürekli yazarlara, yönetmenlere referans veriyor konuşmalarında, bazen ne anlatıyor bu adam diyor musunuz?

Emir’in söylediği bir şeyi, Google’da aratmışlığım var. Neden-sonuç ilişkisiyle konuşuyor. Kimden, neden bahsettiğini iyi bilmeden doğru oynamak mümkün olmuyor o yüzden.

Türkiye’de kötü karakteri oynamak, benzer rollerin gelme ihtimali açısından riskli değil mi? Bu açıdan Emir rolünü kabul ederken sonrası için korktunuz mu?

Hayır, hiç öyle düşünmedim. İyi bir şey yapmaya çok ihtiyacım vardı ve çok istekliydim. Setin ilk sabahı, ben ne yapacağım diye Çetin Hoca’yı aradım. Aslında çok kısa süre çalışmıştım, emindim iyi olacağına ama son saniye telaşı vardır ya, onu da yaşadım ama hayatımda iyi bir şeyin olacağına inancım çok yüksekti. İnancım korkuyu yenmişti ve isteğim çok fazlaydı. Projenin kendisine, yapıma güvenim çok yüksekti. Korkuyu yendi bir şekilde isteğim.

“Kara Sevda”nın senaristlerinin de ilk işi. Karakterin oluşumunda paslaştınız mı?

Yönetmenimiz Hilal Saral ve oyuncu koçumla yürüttüğüm bir süreç oldu. Sette yaşadığım sıkıntıları yönetmenimiz Hilal’le konuşuyordum. Bir karakter kâğıda yazılıyor, bir şey çıkıyor ortaya, o gerçeğe bürünüyor. Ben onlara bir şey veriyorum, onlar daha büyük bir şey veriyor; karşılıklı gelişen ve çok organik bir süreç.

Bir de Deniz Bebek var, setin maskotu. Aranız nasıl?

Sette, bir röportajım olursa ve “‘Sette en iyi anlaştığınız arkadaşınız kim?’ diye sorarlarsa Arven bebek diyeceğim,” diye şakalaşmıştık. Çok acayip bir şey; çocuk gözünüzün önünde büyüyor. Söylediklerimizi anlamıyor, biz onunkileri anlamıyoruz ama her şeye tepki veriyor. Eğleniyoruz da… Amerikalılar gelse bunu nasıl çeker diye konuşuyoruz. Yakın çekimlerde bebek benim kucağımdayken Neslihan onu susturuyor, o oynarken ben onu susturuyorum. Bir de ondan oyun almamız lazım, ne maymunluklar yapıyoruz, istediğimiz oyunu versin diye. Mesela enerjimiz kötü o gün, bebek geliyor, sette herkesin enerjisi pozitife dönüyor.

Bir diziye emek veren 200’e yakın kişi var. Her hafta, inanılmaz bir iş yapılıyor her dizi için…

Çok büyük organizasyon ve her hafta değişiyor, her hafta yeni bir şey üretiyorsun, yeniden organize oluyorsun. O yüzden başarılı bir işin altında çok ciddi bir zekâ ve koordinasyon sözkonusu.

Reytingler set hayatını etkiliyor mu?

Etkilemiyor. Bir noktada biliyorsun, evet, sezon sonuna kadar bu işte çalışacaksın. Sonra bakıyorsun, ne olmuş, ne bitmiş. O da araştırmanın bir parçası gibi; seyirci neye ne tepki veriyor, bununla ilgili hepimiz meraktayız. Oyun sonundaki alkış gibi bir şey o.

“Senaristlerin işi, oyunculardan daha zor”

15 yılda dizi sektörü bambaşka bir yere geldi. Senaryolar daha çeşitli olmaya başladı, çok iyi çekiliyor, kostüm vs. Seyirci değişti, oyuncular da değişti mi?

İzleyenlerin değiştiği kuşkusuz, onlar çok donanımlı artık. Daha önce performanslar bu kadar önemsenmiyor muydu acaba diye de düşünmüyor değilim. Şu an performansların öneminin herkes bilincinde. Böyle olunca hazırlanma süreci, ekip açısından yararımıza gelişiyor. Dizilerdeki uzun süre sorununu sürekli konuşuyoruz, tekrarlamaya gerek görmüyorum ama bir şekilde oyuncunun mutluluğunun, performans göstereceği alanın yaratılmasının önemsendiğini düşünüyorum geldiğimiz noktada. Senarist açısından daha zor olduğunu düşünüyorum. Onun bir sahne için harcadığı vakit ve efor, bizim o sahne için harcadığımızdan daha fazla. Onlar bir kurgu yaratıyorlar, biz hazır bir şey üzerine çalışıyoruz, olduğu kadar oluyor, yapabildiğimiz kadar yapıyoruz ama onlar sıfırdan bir şey yaratıyorlar.

Sinirlisin, agresif bir roldesin, oynadın, çıktın ve rolü bıraktın. Ya bırakamazsanız?

Bundan 15 yıl önce Zuhal Olcay’a bu soruyu sormuştum, konuşmuştuk üzerine. Bence o duyguyu sahnede gerçekten yaşarsan bırakırsın; sinirlendin, oynadın ve bıraktın orada ama o duyguyu yaşayamazsan; sinirlendin, oynarken çıkmıyorsa o zaman kalabilir belki.

Oyunculukta hedefleriniz var mı?

Var, çalışmak istediğim yönetmenler var. Şimdi onları zor durumda bırakmayayım, çalışmak zorunda hissetmesinler… (Gülüyor) Mardin’de, Karadeniz’de, Ege’de bir şeyler yapmak, uluslararası bir şeyler yapmak, bir yerlere gitmek, bilmediğim bir atmosferde bir şeylerin gerçekleşmesi çok hoşuma gidiyor. Hedefim, coğrafi olarak büyümek.

“Değer yargılarıyla ilgili projelerden kaçınıyorum”

Asker dizileri, politikleştirilmiş tarihi diziler… Bu dizilerde yer alan ve dizinin gidişatından, dilinden mutsuz olan oyuncular var. Sanırım bir oyuncu için en zor durumlardan biri, inandığın, emek verdiğin dizinin dilinden, söylediklerinden rahatsız olmak. Sizin başınıza gelseydi bu durum, ne yapardınız?

Böyle sorunlar yaşamamak için değer yargılarıyla ilgili projeler yapmaktan kaçınıyorum. Dini yargılar olabilir, politik yargılar olabilir. Onlar köşeli bir taraftan bakmak durumundalar ama ben hayatın gerçeğinin, hakikatin aralarda olduğunu düşünüyorum.

Dijital platformlarla ilgili ne düşünüyorsunuz?

Heyecan verici buluyorum. Zaman olarak daha avantajlı, antikahramanların yaratılabildiği, acelesi olmayan işler; dizi süreleri kısa süre olmasına rağmen.

Baştan sona hikâyeyi bilmek de önemli galiba. Dijital platformların bir avantajı da o olsa gerek…

Tabii, orada oyuncunun da kendi montajını yapma olanağı oluyor. Biz şimdi burada başlıyoruz ama nereye gideceğini çok bilmiyorsun, bölümler ilerledikçe kavrıyorsun. Emir, 4. bölümde beşinci vitesteydi mesela, ben olsam öyle kurgulamazdım ama artık ne olacaksa olsun, ne verebileceksem vereyim diye düşünüyorsun.

İzlediğiniz yabancı diziler, sevdiğin kötü karakterler var mı?

Tom Hardy’yi izledim mesela son dizisinde: Taboo‘yu çok beğendim. Fi‘yi, Westworld‘ü izledim.

“Westworld” yordu mu?

Benim çok hoşuma gitti çizilen dünya ama içindeki drama daha iyi olabilirdi. Beni kıskıvrak yakalayabilirdi. Borgen, Bron/Broen gibi Kuzey Avrupa dizilerine sardım; karakterler, oranın havası muhteşem bence.

“Trapped”i önereyim o halde… Sağlam bir kuzey polisiyesi…

İzlememiştim, listeme alıyorum hemen.

“Tekdüze bir karakterde başarılı olamayacağımı düşünüyorum”

Çok fazla röportaj vermemişsiniz, bu bir tercih mi?

Birincisi, röportajları okuyunca utanıyorum. Çünkü burada fazla iddialı olmak durumunda kalıyorum. Sorulara köşeli cevaplar veriyorum. Sonra okuduğumda… Her şey diyalektik, her tezin bir de antitezi var. Burada söylediğim her şeyi çürütebilecek durumdayım, aslında her şeyin arada değerli olduğunu düşünüyorum ama röportajlarda aralarda kalmak çok zor; şu an bir köşeye tutunup oradan cevap vermeye çalışıyorum, sonra utanıyorum gerçekten. İkinci sebebi de şu an bir sürecin içindeyim ve kendime dışarıdan bakmayı hiç istemiyorum. Buradaki en büyük sınavım sürdürebilir olmaktı. Şimdi girdim, 4-5 bölüm oynadım ama bunu devam ettirme kısmı benim için çok öğretici.

Emir çok güçlü bir karakterdi, bazı karakterler oyuncuya yapışır. Bundan sonrası için böyle bir endişe var mı?

Var. Birçok oyunculuk huyum oluşmaya başladı 2 senedir. Onları kırmak için başka bir karakter çalışması yapacağım, dizi bittiği anda.

“Oynamam,” dediğiniz bir rol var mı?

“Oynamam” demekten çok, başarılı olmayacağımı düşündüğüm roller var. Tekdüze bir karakteri oynamakta başarılı olamayacağımı düşünüyorum. Zaaflarını, dezavantajlarını bilmem gerekiyor bir rolü oynamam için.

Senaryo geldi, Ahmet’i oynayacaksın ama sen Mehmet’e bayıldın. Ne yaparsın?

Bana Ahmet’i sundularsa bir kere onu oynamayacağıma emin olmam lazım ki Mehmet de güzelmiş diyebileyim. Öncesinde Ahmet’ten ne çıkar, ona bakmamız lazım.

Dizi bitiyor, tatil planları yaptınız mı?

Henüz yeni bir proje anlaşmam yok, bir projeyle anlaşma ihtimalim ortadan kalkmasın diye tatil planı yapmadım. Ailemle vakit geçireceğim, İzmir’de. Gezmeyi seviyorum, yurtdışına çıkmak istiyorum. Kara Sevda‘nın izlenmediği bir ülkede tatil yapmak istiyorum. İnsanların beni tanıması bana sıkıntı vermiyor, hoşuma gidiyor ama geçen yaz tatil yaparken devamlı dizinin hatırlatılması biraz yordu. Onların hobisi dizi izlemek, çok güzel ama benim için iş. İş konuşmaktan tatil yapamadım.

Fotoğrafla ilgileniyorsunuz bir de…

Evet, fotoğraf çekiyorum ama orada da tekrara düştüm. Daha ayrıntıya inme ihtiyacı duyuyorum, çok genelde kaldım. Aynı mekânlardayım ve çok genişten bakıyorum. Ayrıntıların fotoğraflarını çekmek istiyorum.

Hiç selfie çekmemişsiniz mesela, bu çağda ilginç bir şey.

Birkaç tane var artık. Çünkü fotoğrafı görüp “Tamam anlıyoruz, bize gördüğün şeyleri göstermek istiyorsun ama biz seni görmek istiyoruz,” diye yorum yazıyorlar. O sevgiye de karşılık vermem gerekiyor, o yüzden arada öyle şeyler de var. Aslında gördüğümü görmek ya da yakalanmak istiyorum. Farkında olmadığım şeyler hoşuma gidiyor.

“Sihirli bir iş yapıyoruz”

Bir sezonda çok fazla yeni dizi başladı ve kaldırılan çok dizi oldu. Nerede hata yapıyorlar ve sürenin dışında sektörün en büyük derdi ne sizce?

Bence sihirli bir iş yapıyoruz. Bir laboratuvar kuruluyor ve birtakım elementler içine alınıyor, oradan ne çıkacağı inanın hiç belli değil. Oradan bazen güzel bir şey çıkıyor, bazen çıkmıyor. Sihir de burada. Bir sürü enerji, birbirinin içine karışıyor. Sette de böyle. Her şey birbirini etkilemeye başlıyor ve bir enerji, bir kimya çıkıyor ortaya. Bu çok öngörülebilir bir şey değil. Bir de zamana yayılması lazım, çarpıştığı gibi bitmiyor. İnsanla ilgili bir şey yapıyoruz. Fotoğrafta sen ve senin yanındakinin güzel durmasıyla bitmiyor. Kâğıtta durduğu gibi de durmuyor senaryo. Aklın yetmediği bir yer var. Orada da ben şöyle bir çözüm buldum: Düşünüyorum projeyi, yatıp uyuyorum, sabah kalktığımda ne hissediyorsam onu yapıyorum. Kara Sevda‘dan önce birkaç projeye böyle hayır dedim ve gerçekten de bir açıklamam yoktu.

İşleri ve kendinizi sürekli sorguluyorsunuz. Peki, en büyük eleştirmeniniz kim? Ya da akıl danıştığınız kim var?

Oyuncu koçum var, çok güvendiğim. Çetin Hoca’nın öğrencisi Saim Güveloğlu. Onun fikri çok önemli her aşamada. Herkesin fikrini alıyorum, kendi süzgecimden geçirmeye de çalışıyorum. Bir yandan da kendimin izleyicisi olmayı ilk defa bu projede başarabildim. Çünkü benim için zor bir şeydi yaptığım işi izleyip fikir sahibi olabilmek, onu gerçekten izleyebilmek. Şimdi kendimi gerçekten eleştirebiliyorum, izleyebiliyorum. Dışarıdan çok fikir alıyorum ama bende kalan en önemlisi gibi geliyor.

Kemal Hamamcıoğlu ile yaptığınız video ne kadar etkileyici… Nasıl karar verdiniz?

İnandım ben iyi olacağına. Kemal’in enerjisi çok güzel, metin güzel, daha önce yaptığı şeyler iyiydi. “Tamam, yapalım,” dedim, o sırada da stadın orada patlama olmuştu. “Kemal, dedim, ben çok kötüyüm, hiçbir şey yapacak gibi hissetmiyorum. Sen de öyle hissediyorsan yapmayalım,” dedim. “Böyle zamanlarda bir şeyler yapmak lazım, vazgeçmemek lazım,” dedi. O gün öyle bir enerjiden çıktı. Ben tamamen Kemal’e teslim ettim kendimi. Kemal yaptı her şeyi.

Yazıyor musunuz?

Bir senaryo yazdık üç kişi. Senaryo ve işin kurgulanması kısmı çok hoşuma gidiyor. Sonra da yazarım herhalde diye düşünüyorum, film senaryosu.

Yazarken yazdığınız şeyi oynadığını düşünüyor musunuz?

İkisi çok ayrı işler bence. Olabilir, yazdığım şeyi oynayabilirim ama yazma aşamasında sonrasını düşünmemek lazım, sadece yazmaya odaklanmak lazım.

Ne akıl verebilirsiniz Emir’e?

Zor ama güzel soru. Sürecin sonunda buraya gelmek güzel olurdu ama şu an geri dönüp çözebileceğim bir şey bu. Ben Emir değilim ama Emir’den sonra, Kaan olarak ben de aynı ben olmayacağım. Emir’i oynamaktan, değerli insanlarla çalışmaktan ötürü çok beslendim, çok şey öğrendim. Sürecin bana çok faydası oldu. Emir’den öğrendiğim şeyler nedir, onu göreceğiz.

Röportaj, Episode Dergi’nin 4. sayısında yayımlanmıştır…

1 Yorum : "Kaan Urgancıoğlu: Bir Rolü Oynamam İçin Zaaflarını, Dezavantajlarını Bilmem Lazım"

  • comment-avatar
    Halida 6 Mayısısıs 2018 (15:20)

    Çok teşekkür ederiz bu güzel reportaj için önce Kaan’a, sonra size. Kaan gerçekten çok seviliyor, sadece Türkiye’de değil..mesela Rusya’da Kaan’ı da Emir’i da seven gerçekten çok insan var. Çok oyuncu yakışıklılığı ile projelerde yer alıyor, çok popüler oluyor, ama Kaan öyle değil. Onu oyunculuğuna aşık oluyor insan..bence bu çok güzel şey

Bu yazıya yorum yap

E-posta adresin görünmeyecek.