Kuzeyli Diziler • Soğuk İklimleri Sevenlere Ceyhan Usanmaz’dan Dizi Önerileri

Yazar ve editör Ceyhan Usanmaz, soğuk iklimleri sevenler için “Kuzeyli Diziler”i derledi. İşte, dizi önerisi arayanlara Ceyhan Usanmaz’dan en iyi kuzey dizileri.

KUZEYDE BİR YER (Northern Exposure)

1990-1995 yıllları arasında yayınlanan Kuzeyde Bir Yer dizisi, aslında Nordik anlamda bir Kuzey coğrafyasını değil, bir başka Kuzey’i, Alaska’yı mekân ediniyordu. Ama, New York gibi bir metropolden Alaska’nın Cicely kasabasına gelen, diğer bir deyişle sudan çıkmış balığa dönen bir doktorun (ve yeni çevresinin) hikâyesini anlatan Kuzeyde Bir Yer, çocukluk/ilk gençlik anılarımıza, kuzeyde bir yerlerde yaşanan “tatlı” hayatları unutulmayacak şekilde eklemeyi başarmıştı…

NOT: Mavi Ay dizisi gibi, mümkünse dublajlı izlemenin tadı bir başka…

WELCOME TO SWEDEN

New York’tan taşınıp sudan çıkmış balığa dönen yalnızca Kuzeyde Bir Yer’in doktoru değil; yatırım uzmanı Bruce da benzer bir dertten mustarip! “Bruce ve İsveçli güzel sevgilisi Emma’nın mükemmel bir ilişkileri var. Fakat bu mutlu çiftin hayatı, Emma’nın Stockholm’den bir iş teklifi almasıyla tamamen alt üst olmak üzere. Henüz beraberliklerinin birinci yılında olmalarına rağmen, Bruce, sevgilisinin peşinden Stockholm’e taşınmaya karar verir.” 2 sezonluk Welcome to Sweden dizisinin tanıtımı bu şekilde. Yeni bir coğrafya, yeni bir dil, yeni arkadaşlar zaten yeterince zor değilmiş gibi, Bruce’un bakışıyla garip bir ülkenin garip insanları; daha da önemlisi sevgilisi Emma’nın “garip” ailesi. Yine “yerli” bir yapım olmamakla birlikte, Kuzey’e yönelik “soğuk nevale” algısını yumuşatabilecek bir dizi olduğu için bu listeye dahil edildi.

NOT: Klişe tabirle; bu diziyi sevenler, 2007 tarihli Two Days in Paris filmini de severler.

BRON / BROEN

“Yerli” yapımlara geçersek… Bir süredir, Nordik polisiyelere olan tutku, tüm dünyayı sarmış durumda. Bir tarafta Stieg Larsson’un Ejderhalı Dövmeli Kız romanıyla (daha doğrusu Millennium serisiyle) yeniden alevlenen bir Nordik polisiye romanlar sevgisi var (bu alanda İsveçli ve Norveçli yazarların daha popüler olduğunu söyleyebiliriz); diğer tarafta da, özellikle Danimarka merkezli televizyon dizileri tüm dünyada bir zamanlar Brezilya dizilerinin gördüğü ilgiyi görüyor. Ama bizleri Saga Norén gibi bir karakterle tanıştırdığı için, Bron/Broen dizisinin ayrı bir yeri var bunlar arasında. Danimarka’nın Kopenhag şehriyle İsveç’in Malmö şehrini birbirine bağlayan Öresund Köprüsü’nün ortasına bırakılan bir kadın cesediyle başlayan hikâyesi de bir o kadar etkileyici tabii; yoksa sonradan The Bridge ve The Tunnel ismiyle iki uyarlaması birden yapılmazdı değil mi…

NOT: Zaman zaman, diziyi özellikle Saga Norén’in arabası için de izlediğim oluyordu!

Saga Noren: Soğuk ve Kasvetli | Çağlan Tekil

FORBRYDELSEN

Danimarka’da “üretilen” ve sonradan çokça ilgi görmesiyle uyarlaması çekilen tek dizi Bron/Broen değil; hatta Forbrydelsen dizisi çok daha önce fethetmişti gönülleri! İlk bölümü Bron/Broen’inkinden dört yıl önce, yani 2007’de gösterime giren Forbrydelsen dizisinde de yine –Saga Norén gibi– bir başka “güçlü” kadın karakterle tanışıyoruz. Sofie Gråbøl’ün canlandırdığı Sarah Lund karakterinin giymekten vazgeçmediği yün kazakları iliklerimizi dahi ısıtacak cinsten; ama cinayetlerin ve aile hayatının bu kadar “sıcak” olduğunu söylemek güç.

NOT: 2007-2012 yılları arasında 3 sezon olarak izlediğimiz Forbrydelsen dizisi, 2011-2014 yılları arasında 4 sezon süren The Killing dizisine “ilham” vermişti.

BORGEN

Yine Danimarka kökenli bir dizi olan Borgen, her ne kadar politik drama türünde olsa da, polisiye-severlerin de Bron/Broen ve Forbrydelsen ile birlikte adını andığı dizilerden… Kuşkusuz bunun nedeni, merkezindeki “güçlü” kadın karakter. 2010-2013 yılları arasında birer saatlik bölümleriyle 3 sezon süren Borgen, sürpriz bir şekilde, Danimarka’nın ilk kadın başbakanı seçilen Birgitte Nyborg’un hikâyesini anlatıyor. İster istemez Saga Norén ve Sarah Lund ile yan yana görüyoruz Birgitte Nyborg’u. Hatta “güçlü”ün altını bu dizi özelinde belki iki kere çizmek gerekiyor, zira, hikâyenin de özellikle etrafında dolandığı bir kavram “güç.”

NOT: Genel olarak İskandinav hikâyelerinde öne çıkan bu kadın karakterlerin kökenini Pippi Uzunçorap’a dayandırabiliriz sanırım. Stieg Larsson da, Ejderha Dövmeli Kız karakterini yaratırken, Pippi Uzunçorap’tan esinlendiğini söylemişti.

BECK

Tam da kökenlere inmişken… Kuzeyli polisiyeler hakkında konuşan biri, eğer Maj Sjöwall ile Per Wahlöö isimlerini anmıyorsa, o kişiyi daha fazla dinlemenin bir anlamı olmadığını iddia edebiliriz. 1965’te birlikte yazmaya başladıkları “Martin Beck serisi”ni 1975’te Per Wahlöö’nün ölümüne dek sürdürmüştü bu ikili; on yılda on kitap… İşte bu kitap serisine dayanan İsveç menşeili Beck dizisi de, 1997 yılından bu yana 6 sezondur devam ediyor; diğer bir deyişle, otuzu aşkın bölümüyle, uzun soluklu bir dizi. Hatta, bölümlerinin her biri yaklaşık 90 dakika olduğu için, televizyon ekranlarına sığmayarak zaman zaman İsveç’teki sinemalarda da gösterime girmiş. Yeni sezonunda Game of Thrones dizisindeki Tormund karakterini (hani şu Yabanılların/Özgür Halk’ın kızıl saçlı-sakallı abisi!) canlandıran Kristofer Hivju’yu kadrosuna katarak popülerliğini bir adım daha artırdı diyebiliriz.

NOT: Martin Beck serisinden kitaplar, 1970’li yıllarda ilk olarak yayımlandığında Türkiye’de de sevilmişti; ancak 10 kitaplık bu serinin ilk 6 kitabının ardından devamı getirilememişti. 2004’te yeniden yayımlanmaya başlayan serinin bu sefer eksik kitapları da tamamlanacak gibi görünüyordu. Ama maalesef Türkçede yine eksik kalmış durumda…

WALLANDER

Kuzeyli polisiye romanların bir köşe taşı Martin Beck serisi ise, bir diğeri de Kurt Wallender serisi hiç kuşkusuz. İsveçli yazar Henning Mankell ilk Wallander macerasını 1991’de yazmış, roman İngilizceye 1997’de, Türkçeye 2000’de Ölümün Karanlık Yüzü adıyla çevrilmişti. 2009 tarihli Huzursuz Adam romanıyla da toplamda on romanlık seri sona erdi. Bu önemli kitap serisi, elbette yapımcıların da radarına girmekte gecikmedi. Kurt Wallander maceraları, romanlarda olduğu kadar ekranlarda da yoğun ilgi gördü. 1994-2007 arasında Wallander’in dokuz macerası filme çekildi. Daha sonra, BBC’de televizyon dizisi olarak da ekranlarda arzı endam etti Wallander. 2009’dan 2016’ya 4 sezon içinde hikâye tamamlandı; başrolde Kenneth Branagh yer alıyordu.

NOT: Wallander karakterinin bu kadar sevilmesinin nedeni değişme özelliğidir; Wallander de tıpkı bizler gibi zamanla, yaşadıkları nedeniyle değişir, “yaşayan” bir karakterdir. Dizi de, romanların yayımlanma sırasına göre değil, karakterlerin hikâyeleri ve değişimleri göz önüne alınarak çekilmiş.

TRAPPED

Coğrafi konumunun da etkisiyle İzlanda, dünyanın geri kalanından hep bir adım uzakta sanki; biraz da kendileri bunu böyle istiyor olmalı. İşte bu listede de, odağımızda İskandinavya olmasına rağmen İzlanda’ya hiç değinmedik şimdiye kadar. Dolayısıyla, İzlanda’nın son dönemdeki en popüler dizisi olarak anılan Trapped’dan mutlaka bahsetmemiz gerek. “Nordik bir Agatha Christie hikâyesi” şeklinde nitelendirmelerle övülen 10 bölümlük Trapped, klostrofobik atmosferiyle kısa sürede geniş bir hayran kitlesine sahip oldu. İzlanda’nın söz konusu olduğu bir hikâye başka nasıl olabilir ki zaten!

NOT: Trapped’i, Nordik “soslu” İngiliz yapımı Fortitude dizisiyle karşılaştıranların sayısı hiç de az değil. Ona da bir göz atmakta fayda olabilir!

RIVER

Kim ne derse desin, İskandinav polisiye romanların ya da Nordik dizilerin son zamanlarda bu kadar popüler olmalarındaki en önemli etmenlerden biri Britanya’nın ilgisi. (İngiltere’nin etkisiyle, en başta da dil engelinin aşılmasıyla, diğer bir deyişle İngilizceye çevrilmeleriyle bu romanların/yapımların dünyaya yayılması da kolaylaştı.) Hatta bu ilgiye karşılık bulunması için Britanya merkezli projeler de art arda yayımlanmaya başladı. Bu yapımlar arasında benim özellikle en çok beğendiğim River olmuştu. 2015 tarihli 6 bölümlük bu mini seri, en başta başrol oyuncularının uyumuyla dikkat çekiyor. Diğer tarafta da hikâyede hoş bir denge yakalanmış; “komik”, “acı” ve “ürpertici” unsurlar tam kıvamında bir araya getirilmiş. Daha uzun soluklu olsaydı keşke, diye düşünmeden edemiyor insan sona geldiğinde; ama belki de alametifarikası kısa olmasıdır.

NOT: Diziyi izlerken ve sonrasında uzunca bir süre daha Tina Charles’ın “I Love To Love” şarkısını mırıldanacağınızın garantisini verebilirim!

River: Neyi Anlattığın Değil Nasıl Anlattığın Önemli | Onur Erdoğan

Bir Yorum Bırak:

Yorumunu Paylaş

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Yorumunu Paylaş

wpDiscuz
%d blogcu bunu beğendi: