Pınar Bulut-Kerem Deren: Kalemimin Ucunu Sivrilten, Yeni Bir Şey Söyleme Arzusu

Pınar Bulut ve Kerem Deren, yerli dizi denilince akla gelen ilk isimlerden. Ezel, Uçurum, Suskunlar, 20 Dakika… İzlenme oranları yüksek, gündemi belirleyen işleri kaleme alan senaristlerle buluşup sektörü, ülkeyi, yeni projelerini konuştuk. Neden az yazıyorlar, dizi yazmaya devam edecekler mi, ülke gündemi kalemlerini nasıl etkiliyor, yerli TV ekranının yaşadığı sıkışma nasıl aşılacak, yetenekli gençler nasıl öne çıkacak, sektör ve ülke için umut var mı? Az konuşulanları konuştuk. Günün sonunda, altını satır satır çizeceğimiz, kısaltırken zorlandığımız dolu dolu bir röportaja ulaştık…

Dizi dünyasının önemli isimlerinden Pınar Bulut ve Kerem Deren, hem ülkenin geldiği durum ve gidişatından hem de sektörün yeni seslere, farklı işlere kapıyı kapatan tutumundan rahatsız. Dijitale iş yapmanın önemini vurgularken yine meselesi olan, söyleyecek yeni bir cümlesi olan yapımların yazılması gerektiğini söylüyorlar. Pınar Bulut, “Bizim asıl işimiz ve sorumluluğumuz, vasatı yüceltmek değil. Sıradanı yenmek, orijinalleştirmek,” derken Kerem Deren, zanaatkarlığın önemine dikkat çekiyor. Oldukça karamsarlar geleceğe dair ama umutlarını da toptan yitirmiş değiller. Sözü onlara bırakalım, bakalım sektöre ve Türkiye’ye dair neler söylemişler…

Röportaj: Özlem Özdemir
Fotoğraf: Ozan Balta

Şu aralar neler yapıyorsunuz?

Kerem: İki dizi yapıyorum. Bir tanesi Gold Yapım’a hazırladığım Avcı. Avcı, daha sert, karanlık, daha aksiyonel bir iş. Bir de 60’lar gazino işi yapıyoruz O3’le, Hanedan diye. O da 60’ların, 70’lerin gazino dünyasını anlatan bir iş. Ne zamandır yazmıyordum dizi, o yüzden bayağı bir el alıyor. Güzel insanlar var yardım eden ama çoğunu ben yazacağım. Onun telaşı var. Bendeki hayat özeti bu.

Pınar: Ben dijitale bir iş yazıyorum. Çok fazla ayrıntı veremiyorum, resmi açıklama yapılmadı henüz. Çok yakında…

Bir de “Cingöz Recai”yi yazdınız, onu da konuşmuştuk. Cingöz’ü konuşurken janr ve tür sıkışmasının hem sinemada hem TV’de pek çok şeyi olumsuz etkilediğini belirttiniz. TV özelinde bunu yapımcıların kolaycılığa kaçmasına bağlayabilir miyiz?

Pınar: Bu sadece yapımcılarla sınırlı değil maalesef, kanallar, oyuncular ve hatta yazarları da buna dahil edebiliriz. İşimizin tabiatı itibarıyla talep ettiği şey, hikâyenin doğasına sadık kalmak, onu özümsemek ve ona tutku duymak. Bu şöyle bir pratik çağırıyor: Neyi yapmak istiyoruz, neyi seviyoruz, neyin iyi olduğuna inanıyoruz, bununla yola çıkalım ve sonra bunu tutturmaya çalışalım. Değil mi, kulağa sağlıklı gelen bu. Sektördeyse tam tersi işliyor. Bir önceki dönem ne tuttu, birebir onu yapalım. Sevmemiz, tutku duymamız önemli değil. O yüzden yeni sesler, yeni nefesler duyulamıyor. Yok değiller aslında, varlar ama imkân bulamıyorlar. O yüzden sürekli zayıf malzemeyle kalitenin düştüğü bir kendini tekrar hali yaşıyoruz.

Kerem: Bu yeni değil, her seferinde düştü zaten.

Pınar: Zamanda yolculuk eder gibiyim bugün TV izlerken. Sanki 90’lar televizyonunu açmışız gibi. En son açtım, Çocuklar Duymasın vardı mesela.

Kerem: Ama onu yapımcıya yüklemek yanlış olur. Çünkü yapımcılar da iyi şeyler yapmak isteyen, senin benim gibi insanlar. Yapımcı da hem para kazanmak istiyor hem yeni, güzel bir şey olsun istiyor ama Türk yaratıcı kültürüne yüklemek lazım bunu. Biz farklı olan şeyi fırsat olarak görmüyoruz. Ben bu sektöre girdiğimde de böyleydi, bugün de böyle, burada değişen bir şey yok. Bir de belki siyasi ortam da körüklüyordur bunu.

Pınar: Evet, korku kültürünün orada etkisi var. Eskiden risk almaya daha hevesli insanlardık hepimiz.

Kerem: Evet ama Ezel‘i yazarken de flashback koyduk, ki dünyanın en basit malzemesi ve aracı sinema anlatmak için. O bile, bu farklı, olmaz diye karşılanmıştı başta. Bizde yeni olan her şey, bu fırsat, bunu değerlendirelim diye değil, bu farklı o yüzden tutmaz diye değerlendiriliyor.

Ama bir taraftan da dünyaya en çok dizi satan ikinci ülkeyiz…

Kerem: O artık öyle değil. Aldatıcı bir gösterge.

Pınar: Biz uluslararası festivalleri, fuarları takip ediyoruz, insanlar şikâyetçiler. “Eskiden çok kaliteli malzeme veriyordunuz, şimdi daha az kaliteli malzeme veriyorsunuz ve hatta daha fazla para istiyorsunuz. Süreler uzamış, hikâyeler sünmüş ama daha az maliyetle satmıyorsunuz. Bu sene alırız, önümüzdeki sene alırız ama bir noktada vazgeçeceğiz,” diyorlar.

Kerem: Tabii, bir noktada tıkanır böyle giderse. Tıkanıyor da. Bir de bunun mantığı çok karışık değil ki. Karşındaki adam da aptal değil, o da senin benim gibi farklı ve güzel bir hikâye arıyor, bulursa alıyor.

Muhtemelen dünyadaki bütün işleri de takip ediyor, algısı da var…

Kerem: Tabii, hepimizden fazla. Hem algısı var hem isteği. Tek yapmanız gereken kapıyı açmak, ki biz açtık o kapıyı, 2000’den sonra o kapı açıldı bize, onu yeni hikâyelerle beslemek basit aslında. Onu yapamadık henüz.

O zaman bu şans da gittikçe azalıyor diyebilir miyiz Türkiye açısından? Bu satışlar düştükçe o piyasalara girmek de zorlaşacak herhalde.

Kerem: Şu yüzden de zorlaşacak; şu anda Türkiye’de talep edildiği düşünülen ve o yüzden de yazılan işlerle dünyada talep edilen işler arasında uçurum doğdu. Türkiye’de şekillenen diziler dünyaya hitap etmiyor, edemez de; çok kapalı işler. Yaptılar onlar zaten yıllarca. O uçurum açıldıkça fırsat da daralacak tabii. Hâlâ çok etkin Türkiye’deki sektör dünyada. Hâlâ o fırsat devam ediyor, yine aynı soru: Yeni, farklı, özümüze dönük hangi işi yazacaksınız? Soru o ve başka fırsatlar var artık, dijital ortam mesela. O yüzden de ona adapte olan ya da olması gereken fırsatlar var.

Episode’un 4. sayısındaki yazınızda dijitale iş yapmakla ilgili de bir yorumunuz vardı, epey dikkat çekti. Size sorayım dijitale iş yapmak doğru algılanıyor mu?

Pınar: “Dijital dizi yapmak; diziye küfür, seks koymak ve aslında TV’de yayınlanacak bir hikâyeyi süsleyip vermek değil,” dedim, arkasındayım. Dijitalin ana akım televizyonun kaderini değiştirebilecek güce haiz olduğunu da düşünüyorum çünkü. Sadece kendi kaderinden sorumlu değil. Öte yandan lütfen bir dijitale yapılan işlere, bir de TV’ye bakın. Şu haliyle bile umut verici, hepsini destekliyorum dijital işlerin. Sevip sevmememden bağımsız. Bir kere yeni mecra olmasını destekliyorum, çok ihtiyacımız var buna. Sadece şunu söylemek istedim; eğer öncüler olacaksak, ilk yapılan işlerde daha fazla sorumluluk var üzerimizde. Yeni kapılar açmak, bir bayrak taşımak anlamına geliyor, bunun bilincinde olmamız gerek. Ben de bir dijital mecraya iş çalışıyorum şimdi. Başkalarına söylediğim şey kendim için de geçerli. Meselesi olan, söyleyecek yeni bir cümlesi olan bir iş kurmaya çalışıyorum.

Kerem: Türkiye’de dijital pazarın yerleşmesi için ekonomik bariyerin aşılması gerek. Türkiye’de kurulan kanalların yerleşmesi Türk ekonomik yapısı içinde çok zor. Abonelikler, reklamlar, bunlarla bir dizinin çıkması gerçekten çok zor. Biraz yokuş yukarı bir iş. Ben onun için bir zaman gerektiğini düşünüyorum. Tabii, mecraların da ayrılması gerekiyor. Dijitalde izleyeceğiniz bir şeyi ana kanalda seyretmemeniz lazım. Mantık olarak da ayrılmaları gerekiyor, henüz ayrılmış değiller.

Pınar: Bir de proje devamlılığı gerekiyor. Masum da Fi de çok önemli işlerdi ama oldular, bittiler. Hemen devamında yeni proje gelmiyor. Birçok insan dizi bittikten sonra iptal etmiş o yüzden üyeliğini. Yeni, orijinal proje üretmek kolay değil farkındayım, öyle yapamıyorsan bünyene kattığın yabancı dizi çeşitliliğiyle artırabilirsin üyelerini. BluTV yapıyor o anlamda güzel bir şeyler.
Yıllardır sektördesiniz, donanımlı insan yetiştirmeye yönelik boşluklar var sanki sektörde.

Toyİstanbul’daki atölyelerle işin bu tarafında bir şeyler yapıyorsunuz ama oraya dair ne düşünüyorsunuz?

Pınar: Adayların eğitim alabilecekleri az imkân var. Olanlar da kendi içlerinde zorlanıyor, biz zorlanıyoruz açıkçası. Çünkü yetiştirdiğimiz adaylara örnek gösterdiğimiz televizyonun hali bu olunca, bir yanda kursta sürekli derinleşmeleri, işlerine katman katmaların gerektiğini dinlerken, akşam eve gidip TV’yi açtıklarında halihazırdaki dizilerle karşılaşıyorlar. O ihtiyacı canlı tutamıyorlar içlerinde, gereken motivasyonu sağlayamıyorlar. Biz sağlamak için çırpınıyoruz, didiniyoruz ama kolay olmuyor. Kurslarımız genelde onları yazarlıktan vazgeçirmek üzerine işliyor bu yüzden. Çünkü TV’ye bakıyorlar, “Bunu ben de yaparım,” diyorlar ve kursa geliyorlar. Biz anlatıyoruz gerçekte olması gerekeni ve azımsanamayacak sayıda insan, “Bu işin böyle olduğunu bilmiyordum, bunu yapamam ben,” diyor. Gerçekten de benim kursuma gerek yok, TV’de izlediklerini yazabilmek için.

Sizin kurs içeriğinizde sanat tarihi, edebiyat tarihi, felsefe de var.

Pınar: Tabii çünkü yazarlıktan bağımsız değil bunlar. Son 1 yıl içinde orijinal bir tabloya kafa yormamış bir insandan orijinal bir fikir bekleyemem ben. Bir şekilde kafasını açacak, dünyasını zenginleştirecek, hayal gücünü besleyecek araçlara ihtiyacı var yazar adayının. O yüzden disiplinlerarası, kapsamlı bir eğitim vermeye çalışıyoruz.

Kerem: Bu da madalyonun bir yanı. Diğer yanı da tepedeki iş modeli bu tür yaratıcı insana fırsat veren bir iş modeli değil. Biz birçok insan yetiştiriyoruz sonuçta. Aslında dünyanın başka bir yerinde yapsan şöyle olurdu: “Aman, ne güzel, daha ucuza yeni yetenek yetiştiriyorlar, hemen kapalım!” diye düşünürler. Bizim dünyamızda yaşanansa, “Ya, onlar yazmasın da sen yaz.” Yine yeniye, farklıya bir güvensizlik var, oradan da yaratıcı talep çıkmıyor. Bizde kapıdan içeri girmek zor ama içeri giren herkes, Türkiye’de her iş alanında öyle, orayı sahipleniyor, ne yaparsa yapsın orada kalıyorlar ve o isteniyor. Oysa yaratıcı mantık bunun tersine işler, yeni birini oraya sokmak ister ki yeni bir şey çıksın. Tepeden de bir sorun olduğunu düşünüyorum ben orada.

Ezel, Türk dizi tarihinin unutulmazları arasında…

Pınar: Tepedeki kapılar açıldıktan sonra ilk refleks, yeteneğe alan açmak, onda beğendiğimiz, özgün tarafları parlatmak olması gerekirken bizde ilk refleks, yeteneği evcilleştirmek üzerine oluyor. Seni buluyor, “Çok iyi bir yazarsın, çok iyi şeyler yazmışsın ama şimdi bırak onları ve benim istediğimi yaz,” diyor. Bu, yeteneği köreltiyor haliyle. Sıradanlaştırıyor. Oysa bizim asıl işimiz ve sorumluluğumuz vasatı yüceltmek değil. Sıradanı yenmek, orijinalleştirmek.

Kerem: Ya da yazmış olduğun şeyi yaz. Başarı kıstasımız şu: Başarılı olmak için ne yaptıysan aynısı tekrar et. Ezel referansının gelmesi, beni memnun eden bir şey değil artık. Neredeyse 10 sene oldu, mantıksız bir referans çünkü geçmişe ait, o zaman değerliydi. Bizler zamanın dışında iş yapmıyoruz ki, bugüne ait değerli şeyi bulmak gerek. Bugüne ait ne değerli diye aslında yazarın farklı bir şey yazmaya teşvik edilmesi gerek.

Pınar: Sıkıntı bir kaynak sıkıntısı değil, kaynağı doğru kullanma, doğru yönlendirme sıkıntısı; daha sistematik bir sorun. Yoksa gerçekten bizim kurslarımızda da çok yaratıcı insanlarla karşılaşıyoruz. Eminim şu an TV’ye iş yapan yazarlar arasında da çok nitelikli kalemler var ama sistem, onların niteliklerinin öne çıkmasına izin vermiyor. Aksine, “Sakla bunu, bana benim istediğimi ver!” diyor.

Kerem: Bir de bu işin zanaat tarafı Türkiye’de çok algılanan bir mesele değil. Türkiye dizi dünyası öyle doğdu, o yüzden de çevirmek çok zor. Bizler zanaatı zor olan bir iş yapıyoruz, evet, yetenek önemli ama daha önemlisi, öğrenmeniz gereken çok şey var bu işi yapmak için. Türkiye’de işlerin zanaatları konuşulmaz. Episode gibi işler o yüzden değerli. Futbolumuz da öyledir, hangi sistem, hangi mantık… Bunları konuşmaz, analiz etmeyiz. Başarılar kazandığımızdaki başarı formülümüz, cesaretlendirmektir, “Türk’ün gücünü ispat etmektir”, aslında sahada hiç karşılığı olmayan şeylerdir. Dizi dünyamız da böyle. Kadın dizisi tutuyor ya da buraya bir aile verelim gibi geyikler aslında zanaatçının işi değil, onlar başka bir seviye. Zanaatımızı öğrenmek çok önemli çünkü zor, astronot olmak gibi bir şey bu yani. Öğrenmen gereken bir şeyler var orada ama öğrenmen gereken şeyler üzerinden ilerleyebilmen için akademiye ihtiyaç var. O akademinin illa bir okul olması gerekmiyor; insanların masa başlarında bunu konuşmaları, anlamaları da önemli. İçerik üzerinden yarışmıyoruz hiçbir zaman. Ezel zamanının en sevdiğim tarafı oydu, içerikler kapışabiliyordu. O olsa, o diyalektikten bir şey çıkar zaten. “O bunu böyle yapıyor, ben ona inanmıyorum, başka türlü, şöyle yapacağım,” diye konuşulabilse bunun bir anlamı olur ama bizde ne yazık ki o diyalektik yol çok kapalı. Bu nasıl çözülür derseniz, çok kolay bir yol bilmiyorum. Bir de şunu söylemek gerek; sektör kötü durumda gerçekten ama farkındalar mı bilmiyorum. Herkes bu lafı ediyor ama…

Röportajlardan anladığım, herkes farkında ama çözümleri çok belirsiz. Bir taraftan da Türkiye’nin politik durumundan çok bağımsız değil.

Kerem: Farkındalık şikâyetle gelmiyor, analizle geliyor. Yeni çıkmış bir çocuğa astronomik bir rakam verirsen onun zanaatını ilerletmesini beklemek hayaldir. O yaşta, o imkâna kavuşan biri, o zanaatı ilerletmeyecek, bunun bir sürü örneği var. Yapımcı bunun farkındaysa o zaman daha fazla para verip almaya çalışmak yerine yaratmaya çalışması gerek, casting sisteminin değişmesi gerek, Türkiye’yi dolaşıp başka yetenek aramaları gerek. Çözümler bu tip eylemlerde. Kendi adımıza biz bununla uğraşan insanlarız; yeni yetenek keşfetmek, onların seslerini duyurmaya çalışmak bizim için önemli. Bizim yazarlarımız bir sürü yerde iş yapıyorlar ama bunun yayılması lazım.

Pınar: Genel psikolojimiz orada çok belirleyici bence. Sadece farkındalıkla kalmayıp sektörü analiz eden, üstelik son derece akil çözüm önerileri olan genç yapımcılar var. Konuşuyoruz onlarla fakat bunu değiştirecek, en azından başlatabilecek adımı bir türlü atamıyorlar. Neden? Çünkü onlar da hepimiz gibi her sabah, bir şekilde, bir şeyden korkarak uyanıyorlar. Bu o kadar baskın bir ruh hali ki, “Hadi ben risk alıyorum, yeni bir şey deneyeceğim,” demek bundan 10 sene önceki kadar kolay değil.

Suskunlar, halen hatırlanan önemli işlerden…

Kerem: Evet ama orada o kavgayı vermek herkesin faydasına. Yoksa seyrediyoruz dediğimiz şeylerin değerleri çok azalıyor. Bir de hep seyrediliyorlarmış gibi konuşuyoruz ama toplamda TV dizisi daha az seyredilen bir şey haline geldi. Ezel, Suskunlar zamanı 15 reyting aldığımızda yanımızda yine 15 reyting alan birileri olurdu. Şu an toplamda o kadar insan seyretmiyor ki zaten.

Seyirci reflekslerini nasıl yorumluyorsunuz?

Kerem: Reytinglerden değil ama sosyal medyadan, birebir yorumlayabilirsiniz. Oraya baktığımızda bir açlık görüyorum. Farklı olan bir şeyi isteyen insanlar görüyorum. Reyting sistemine bakarsam onu göremem ama. Reyting sistemi o görüntüyü kapının dışına atmak için kurulmuş bir sistem. Dizi, kültürün çok doğru bir aynası. Sinema ya da başka kollardan daha doğru çünkü ticari bir mesele ve bir evin içinde duruyor, çok seyrediliyor. Boğaziçi’nde ders veriyordum. Orada gördüğüm temel ve beni kaygılandıran şey, gençliğin benim gençliğime ve senin gençliğine oranla dertlerinin çok az olması. Yani dertleri çok dışlayarak yaşamaya alışmış olmaları. Eskiden üniversite genci dediğin çok dertli bir canlıydı. Siyasi derdi vardı, kişisel derdi vardı, o dertler onları büyütürdü. Şimdi o dertlerden daha soyut, o anlamda daha ruhsuz bir gençlik yetiştiriyoruz. Kişisel gözlemim bu. Bu, korkuyla da alakalı. Korku refleksi böyle bir şey olabilir zaten, bir de etkileyemeyeceğini düşünmek… Aslında diziler daha iyi, daha değerli olsun istiyorsak o zaman o kültürü daha iyi, daha değerli hale getirmemiz gerekiyor. Çünkü onlar seyredecekler.

Pınar: Bu ülkede yaşayan gençler her sabah uyandıklarında tarihi baştan yazacak denli büyük politik veya toplumsal travmalarla karşılaşıyorlar. Tarih şöyle bir şey ya aslında, içinde yaşarken fark etmeyiz, bundan bir 30 sene sonra geri dönüp baktığımızda tarih kitaplarında, o dönem bunlar olmuş diye değerlendirebiliriz ancak kendimiz içindeyken büyük resmi göremeyiz. Ama şu anda öyle değil. Şu anda gençler, her sabah kalktıklarında tarih baştan yazılıyor bu ülkede ve gerçekten bir kuşağa bu kadar tarih fazla. Yazıktır.

Bir umutsuzluk hali de var.”Artık değiştiremeyiz,” duygusu da çok kuvvetli insanlarda. Sektörde de belki aynı şeyi görüyoruz: “Artık değiştiremeyiz…”

Kerem: Dizi dünyası bunun aynası olur sadece. Dizi mantığı o anlamda kapı açacak şekilde ilerlemez, daha çok aynalayabilir, onun içinde bir yenilik bulabilir. Sonuçta biz kendi çapımızda, kendi hayatımızda buna bir çözüm aradık ama ben 4-5 senedir buna dizinin içinden bir çözüm bulunabileceği kanaatinde değilim, bulunamayacağı kanaatindeyim. Onun doğru bir mecra olmadığı kanaatindeyim, kendimizi üzeriz sadece.

Pınar: Evet ama yazarlığın doğasıyla çelişen bir tarafı yok mu bunun? O yüzden bu kadar üzülüyorum zaten. Elbette TV’nin, ülkeye hâkim olan korkuyla, karanlıkla baş edecek gücü yok, ona karşı bir araç değil biliyorum ama bir yazarın, yazdıklarıyla farkındalık yaratmak ve onun üzerinden belki bir değişime sebep olmak, en azından bunu umut etmek gibi bir görevi yok mu yazarken?

Kerem: Evet var, ama o zaman dizi yazmamalı.

Pınar: Ne yazarsan yaz, fark etmez… Benim bildiğim yazarlık türünün böyle bir talebi var. Belki de o yüzden senelerdir TV’ye iş yapmıyorum. Biz Kerem’le en son 20 Dakika‘yı yazdık, o zamandan beri TV’ye iş yazmıyoruz.

Ekibiniz yazıyor değil mi?

Pınar: Ekipler yazıyor, biz süpervize ediyoruz onları ama bilgisayar başına oturup dizi yazmadık. Ben bir sinema filmi yazdım bu arada.

Kerem: Denemedik de değil, denedik ama yazamayız.

Pınar: Şu anda ne kadar karanlık bir tablo çizersek çizelim Kerem her gün eminim ki, “Ben cesur bir şey söyleyeceğim,” güdüsünü kaybetmediği için bilgisayarın kapağını açabiliyor. Ben de öyle. Başka türlü yazmayı biz bilmiyoruz.

Pınar Bulut

İyi bir şey de çıkmaz herhalde öyle bir motivasyon olmasa.

Kerem: Çıksa bile dönüşüyor. Başlangıcında heyecanlandırsa bile şu anki dünya onu yere indiriyor. Kendi adıma şöyle bir mantık kuruyorum: Zaten şu anki işlerden sonra tekrar dizi yazmayı düşünmüyorum bir süre. Çünkü bu söylediğim şeyler benim hayatımı etkiliyor. Nihayetinde Pınar için de geçerlidir, sabah kalktığımızda “Hadi gidelim, şunu yapalım, şurada gezelim,” demiyoruz biz, “Hadi gidelim, bir şey yazalım,” diyoruz. İsteğimiz o yönde oluyor, bizim tercihimiz o. Şimdi bunu sürekli hayal kırıklığı içinde yaparsan senin yazarlığını da geriye çekiyor. Benim çıkış noktam; bunları yazabileceğim kadar cesur bir şekilde yazarım, devamı beni ilgilendirmiyor artık. O yüzden bunlar benim için dizi dünyası adına son işler. Hayat büyük, sonra neler olur bilemeyiz tabii ama…

Pınar: Belki o esnada güzel bir şeyler olur.

En azından umut veren birtakım şeyler olursa sevineceğiz.

Kerem: Evet. Yaşamamıza izin veren bir şeyler olursa sevineceğiz hatta. Ama o cesaretin gerekli olduğunu çok düşünüyorum tabii.
Pınar: Benim kalemimin ucunu sivrilten şey, yeni bir şey söyleme arzusu. Bunu şu anda TV’de gerçekleştiremiyorsam o zaman iş yapmam. Duruş meselesi değil bu sadece, istesem de yapamam, elimden gelmez.

Dijital burada neyse ki kuvvetli seçenek oluyor.

Kerem: Onun da dönüşmeye ihtiyacı var, sadece dijital olduğu için iyi olmuyor. Orada da buna benzer bir macera gerekiyor. Ama dizi dünyasını değiştirelim, yeni şeyler katalım diyorsanız tek başınıza yapamazsınız o işi. Yapımcısı da o düşünceye sahip olmalı, kanal da, oyuncu da, yönetmen de bu düşünceye sahip olmalı ki yeni bir şey çıkabilsin.

Buna dair bir öngörünüz, umudunuz var mı?

Kerem: Benim bir eylemim var, o zaman göreceğiz. İki dizimi de anlattığım standartlarda ilerletiyorum, bu bir umut verir mi, bir kapı açar mı hep beraber göreceğiz.

Kerem Deren

Pınar: Yazar doğası gereği hayalperesttir. Ben öyleyim en azından. Zaten bunun değişeceğine dair bir umudum olmasa bundan sonra nasıl yaşayacağımı bilmiyorum ben. Yazarak yaşıyorum, o yüzden TV’ye asla bir şey yazmam demiyorum. İşler biraz düzelene kadar yazmamayı tercih ediyorum. Bir noktada, umarım bize yetişir, elbette değişeceğine dair umudum var.

Kerem: Yine karanlık bir şey söyleyeceğim ama söylemeden edemem; hepimiz aynı zamanda ülkeden gitmeyi düşünüyoruz. Bu hepimiz üzerinden kendi derdimdir ama sonuçta Türkiye içinde iş yapan bir yazarım. O yüzden dışarıdan baktığımda bunu çok hazin buluyorum. Bu bir tercih olarak çıkmıyor benim önüme. Yapmak istediğim şeyleri yapabilmem için yurtdışına gitmem gerektiği mantığı çıkıyor ortaya. Bu bence iyi bir tablo değil. Bunu çok insan paylaşıyor. O insanlara “Niye bu ülkeden gidiyorsun?” diye kızmak yerine -kimse gitmek istemiyor aslında bu ülkeden- bunu irdelemek gerek çünkü o sırada yetenek gidiyor.

Pınar: O gitme arzusu bende şöyle bir sebepten kaynaklanıyor; yazarlık mesafelerle ilgili bir şey. Mesafe koymakla, sınırlar koymakla ve çoğunlukla da o sınırları ihlal etmekle ilgili. Yazdığınız şeyle aranıza giren mesafe, şu anki sektör durumu sebebiyle iyice açılmaya başladığında bir yazarın otomatikman kendisiyle arasındaki mesafe de açılıyor. Yazdığıyla arasında organik bir bağ var çünkü; en azından benim için öyle. Ben o mesafeyi kısaltmak için şartlarla aramdaki mesafeyi açma ihtiyacı duyuyorum. Uzaklaşmak, dışarıdan bakmak için sadece TV’ye ara vermek değil, ülkeye de ara vermek gerekiyor galiba.

Kerem: Bir de yaşamdan farklı değil ki o. Ben bugün burada yaşıyorum, sabah kalkacağım ve gece yatana kadar, hepimiz için geçerli, gündelik her şey benim nasıl yazdığımla ya da yazıp yazamadığımla göbekten bağlı. Sabah kalktığımda orada bomba patlamış, taksiciyle şöyle kavga etmişim vb. gün içinde olan şeyler benim yazmama engel şeyler zaten. İnsan da şunu istiyor: Başlarım bu işe, gideyim bir yerde rahat edeyim, oturayım bilgisayarın başına, yazabileyim gibi çok basit bir mantık kuruyorsun.

Pınar: Ben bir hikâyeyi, bir senaryoyu yazmaya başladığımda bir fikre iman ediyorum, onun dışındaki her şeyi unutacak kadar. O yüzden bilgisayarımı açıp sadece onunla baş başa kaldığımda kendime ait bir dünya yaratıyorum, dışarıdaki dünyadan tamamen bağımsız. Ve sıra bilgisayarı kapatıp normal dünyaya dönmeye geldiğinde, ikisi arasındaki uçurum o kadar fazla oluyor ki dönemiyorum. İki dünya arasında bir yerlerde kalıyorum böylece. Geri dönebilecek bir yerim yok çünkü, üzerine basacak zeminim olmuyor.

Kerem: Çok okuyan, çok seyreden insanlarız, hayatımız öyle geçti ama ben 4-5 senedir çok daha az kitap okuyorum, çok daha az değerli şey seyrediyorum. Çünkü duygularım ve kafam o kadar doluyor ki buradaki dertlerle, eve gittiğimde bir tek şey istiyorum: Aman onlardan uzak kalayım. O yüzden beni yine kalben ya da zihnen yoracak bir şey yapamıyorum. Bence asıl kayıplar da buradan başlıyor, çünkü kendimizi büyütemiyoruz.

Sizinle ilk konuştuğumuzda bahsettiğiniz bir konu vardı, uyarlama-esinlenme meselesi. Uyarlamanın Türkiye’de bilinmemesi…

Kerem: Komik bir şey o. Dün çalıştığım kafenin garsonları Ezel hayranı. Sonra Suskunlar‘a başlamışlar, onu anlatıyorlar. Oradaki biri, “Ama Suskunlar‘ı çalmışlar!” dedi. Genel olarak algı bu. Ben 15 yıldır aynı cümleyle başlıyorum, öyleyse tarihin en büyük edebi hırsızı Shakespeare olmalı. Yazdığı neredeyse her şey bir adaptasyon, hatta sahne sahne adaptasyon. Orada algılamamız gereken şey şu; bir ürünü, bir projeyi irdeleyip onu tekrar yarattığınızda yeni bir şey yaratıyorsunuz. Zaten yazar olan herkes bunu biliyor, başka şansınız yok. Monte Kristo Kontu‘nu irdeleyip tekrar Monte Kristo Kontu‘nu yazma şansınız yok yani. Sizin algınız başka, dünya başka, her şey başka. Onu tekrar yeniden yazıyorsunuz, o başka bir ürün oluyor, siz isteseniz de istemeseniz de. Kuram olarak da adaptasyon aslında yaratıcılığı çok daha zorlayan bir mesele. Sınırlarınız ve onun içinde ilerlediğiniz alanlar daha dar olduğu için.

Pınar: Kolay değil aslında. Başkasının yazdığı bir hikâyeyi kendi vizyonuna oturtmak, onu dönüştürmek, orijinal içerik çalışmaktan daha meşakkatli bir mesele. Kendi spesifik bakış açınla evvelden yazılmış olan arasındaki farkı eritmen, sonra bir de onun üstüne çıkman gerekiyor. Ama Suskunlar mevzu olduğunda kendi açımdan bu sorunun cevabı kolay. Ben o işi Amerikalılardan çaldıysam Amerikalılar neden uyarlamak için gelip bana para ödediler o zaman?

İyi edebiyat okuru olduğunuzu bildiğim için soruyorum, edebiyatı güçlü bir ülkede neden bu kadar az yerli roman uyarlaması, dizi ve film oluyor sizce?

Kerem: Basit bir sebepten, seçeceğimiz konular çok dar, janrı da. Sonuçta edebiyatı iyi olan işler aynı zamanda aykırı işler. Daha isyankâr, daha farklı işler ve o işleri seçemezsiniz, o işleri seçmenin bir yöntemi yok zaten. Shameless‘ı adapte ediyorsanız, oradaki cinsel malzemeden arındıramazsınız onu. Arındırırsanız da ne olduğunu bilmeyiz. Tüm işler için onu söyleyebilirim. Oradaki malzemeleri kullanmamıza izin yok zaten.

Pınar: Sınırlar belli bizde; mevsim yazsa romantik komedi yazacaksın, mevsim kışsa drama yazacaksın. O drama da kendi içinde ikiye ayrılıyor, erkek hikâyesi ya da kadın hikâyesi. Erkekse mafya, kadınsa kadınların durmadan ağladığı hikâyeler. Bu kadar. Bir korku, bir polisiye yapalım, sadece komedi yapalım düşüncesi yok, onlar dışında bir janr yok zaten, sunduğumuzda uzaylı gibi bakıyorlar bize.

Kerem: O dediğin malzemeyle birleşiyor. Kuyucaklı Yusuf‘u adapte etmek istiyorsan Anadolu’daki insan malzemesini aykırı, dobra şekilde yazabilmen gerekli. Onu adapte edemiyorsan yazma zaten. Ama şimdi onu adapte edemezsin çünkü onu yazamazsın şu an.

Pınar: Tamam, orada bir Anadolu malzemesinden bahsediyorsun. Malzemelerin şu andaki konjonktüre uygunsuzluğundan bahsediyoruz yani. Gel, bir de tamamen oradan koparalım, bir Barış Bıçakçı da uyarlayamazsın mesela şu an. Adapte edemezsin çünkü çok incelikli, çok naif. TV hep daha büyük, daha da büyük olaylar istiyor, her bölümde biri birini bıçaklasın, aldatsın, delilerce kavga etsin istiyor örneğin. Eyvallah, drama, hayatın sıkıcı tarafları çıkarılmış versiyonu ama gerçeklikten bu kadar kopması sahici değil.

Her bölümde bir olay kopsun. Öyle bir roman yok zaten.

Pınar: Aynen. Şimdi adam şiir gibi, tablo gibi kitaplar yazmış, onları TV’ye uyarlamanın imkânı yok.

TV, dediğiniz gibi bunu kaldırmıyor ama sinema farklı. İyi bir roman okuduğumda keşke sinemaya uyarlansa dediğim romanlar var, okumuyor mu insanlar diye düşünmeye başladım. İşi bu olan insanlar takip mi etmiyor?

Kerem: Tabii az okunuyor.

Pınar: Gerçekten okuyan insan çok az, burası acı olan tarafı. Ama okumak da yetmiyor. Romanla dizi ya da film arasında mutlaka tercüme edilemeyen bir şeyler oluyor, onu içselleştirecek ruh inceliğine sahip olmak çok önemli. Orada gerçekten bir vizyon gerekiyor. O belki romanın yazarını da işin içine katmakla çözülebilir. Ama orada da kavramlar birbirine karışıyor. Senarist nedir, yazar nedir, hikâyeci nedir, az insan bu ayrımların farkında. Sektördeki birçok insana göre iyi bir fikri olan herkes hikâye yazabilir, senaryo yazabilir. O yüzden o kavramların arasında da kayboluyorlar.

Kerem: Bir de edebiyatı koyduğumuz yerler var, orada da kayboluyorlar. Kim okunur, kim reyting yapar, onlar çok kafası karışık şeyler bizim ülkemizde.

Sektöre girmek isteyenler için neler söylersiniz?

Kerem: Buradan, girmeyin gibi bir şey çıkıyor.

Pınar: Bizim kurslarımıza gelmeyin gibi bir şey de çıkıyor.

Bunları bilerek girin, hayal kırıklığı yaşamayın… Daha doğru olur belki.

Pınar: Ben kimseye arzu ettiğiniz yola çıkmayın demem, hayat görüşüm buna izin vermiyor. Yazarak her şeyi gerçekleştirebileceğime inanırım ben. Bir şeyi çok istiyorsan onu yapmayı mutlaka denemelisin. “Ben yazmayı çok istiyorum, hayatıma böyle devam etmek istiyorum,” diyen herkes, sektör bu halde de olsa, hatta daha kötü bile olsa bunu denemeli. Mucizelere inanırım çünkü. Bu kadar karanlık şeyler söyledik, ağlayacak gibi oldum ama “Umut var mı?” dediniz “Var,” dedim mesela. Şu an ütopik göründüğünü bilmeme rağmen, o yönde bir gidişat gözlemlememe rağmen, sırf öyle olmasını istediğim için söylüyorum bunu. O yüzden yeni yazarlara da çok istiyorlarsa mutlaka girmelerini tavsiye ederim. Yazma tutkusu yazdıkça büyür çünkü, yazsınlar. Sadece çok çalışmaları, mevcut durumu iyi okumaları gerekiyor. Şu dönem biraz daha şanssızlar, şu dönem iyi bir iş çıkarmak daha zor ama imkânsız değil.

Kerem: Öbür taraftan yazar dizi yazmak zorunda da değil. İnsanların şu anda dizi yazmalarının temel sebebi, başka türlü para kazanacak bir yazarlık alanı görmemeleri, oyunculuğu da o yüzden seçiyorlar. Bir kere o mantığı kırmak lazım. Başka alanlara açılmak isteyen insanların, onların da peşinde koşmaları gerek. Çizgi roman yazmak isteyen onun peşinden koşabilmeli, hikâye yazmak isteyen, video oyunu çıkarmak isteyen… O alanlar açılırsa dizi dünyası da zaten daha çok açılır. Ama dizi her şeyin çaresi gibi görünürse işte orada işimiz zorlaşır. Başka alanlara da bizim açımızdan destek olmak önemli bence.

Pınar: Öte yandan TV çok büyük bir okul. Ben yazarlığı yazarak öğrendim. TV çok öğretir, yazdığınız malzemeyi bir hafta sonra ekranda görürsünüz. Dünyanın en iyi yönetmeninin veremeyeceği dersleri o malzeme size verir. Size hayal ettiğiniz malzemenin karşılığını verir, “Bak kafanda kurduğunun karşılığı bu,” der. Bunu çok kısa süre içinde, devamlı, haftalarca yapmak zorunda kalırsınız. Bu bir yazarı çok eğitir, çok geliştirir. Bir de şu var: TV de olsa, sinema da olsa, edebiyat da olsa, içinizde bir hikâye varsa, o dışarı çıkmak zorundadır. Bırakın çıksın.

Röportaj, Episode Dergi’nin 5. sayısında yayınlanmıştır…

Henüz Yorum Yok : "Pınar Bulut-Kerem Deren: Kalemimin Ucunu Sivrilten, Yeni Bir Şey Söyleme Arzusu"

    Bu yazıya yorum yap

    E-posta adresin görünmeyecek.