ŞEVVAL SAM: “40’lı yaşlarımda oyunculuğu daha iyi anladım”

Yerli dizi tarihimizin unutulmazları arasında olan Süper Baba ve Gülbeyaz’da herkesin çok sevdiği karakterleri canlandırdı. Farklı dillerde ve farklı türlerde albümler yaptı. Bunca sevilen bir oyuncu ve şarkıcı olarak 2 sezondur hırslı ve oldukça antipatik bir karakter olan Ender Argun’u canlandırıyor. 40’lı yaşlarla hayatı ve oyunculuğu çok daha iyi kavradığını, Yasak Elma’nın bu açıdan da çok kıymetli olduğunu söyleyen Şevval Sam’la konuştuk, hem diziyi hem de oyunculukla ilgili keşiflerini konuştuk.

Röportaj: Özlem Özdemir Fotoğraf: Ozan Balta

20 Ağustos’da İstanbul’daki Açıkhava konserinizle başlayalım, nasıl geçti?

Büyüleyiciydi çünkü çok güzel bir dinleyici vardı. “Dinleyici” şu anda “izleyici”den bir adım önde benim için; annemden dolayı 80’lerde, 90’larda dinleyici nasıldı çok iyi biliyorum. Çatal bıçak sesi gelmezdi çalıştığı yerde annem sahneye çıktığı zaman. Ne söylerse insanlar dinlerdi. “Eller havaya, hoppa” gibi bir dert yoktu. Müzik dinlemek diye bir şey vardı o zaman. Son dönemlerde insanlar sadece eğlence odaklı ve “parasını verdim, beni eğlendirecek” gibi bir pazarlığa girmeye başladı. Ama Harbiye konserinde gerçekten müzik dinlemek için gelmiş insanlar vardı. Bu, benim için çok kıymetli. O kadar güzel dinlediler ki…

Yasak Elma’daki Ender Argun ilginç bir karakter, daha önce canlandırdığınız karakterlerden oldukça uzak. Hırslı bir kadın. Gerçi 2. sezonun sonunda hayatta onun da başına talihsiz şeyler geldiğini ve o yüzden aslında hırslı olduğunu anlıyoruz ama biraz sizden dinleyelim Ender karakterini.

Tam da dediğiniz gibi gerçekten. Hayatta da öyledir; mutlak iyi-mutlak kötü diye bir şey yoktur. Kimi insan, yaşadıklarını iyi bir şeylere dönüştürür, ders alır; kimi hırslanır ve intikam peşinde koşar. İnsanın olgunlaşma sürecine ne kadar katkı sağladığıyla, ne karar verdiğiyle ya da farkındalıklarla doğru orantılı bu. Bizim dizinin en çok ismini seviyorum. Çünkü “yasak elma” bütün inanç sistemlerinde insanın, nefsinin tuzağına nasıl düştüğünü anlatan bir metafordur. İnsan, yasak elmayı yer ve cennetten kovulur. Burada da bütün karakterler ve karakterlerin davranış paternlerine, olaylarına, tepkilerine ya da hedeflerine baktığınızda hep insanın zaaflarını görüyoruz; almak, yok etmek, güç, para, güzellikler, entrikalar, yalanlar, arkadan iş çevirmeler, sahtekârlıklar, bunların hepsi insanın nefsinin kurduğu tuzaklar. Dizideki her karakter aslında o yasak elmayı yemiş ve cennetten kovulmuş, yani insan olma yolundan, o tekamül sürecinden çıkmış karakterler ve o karakterleri anlatan bir dizi; bu yüzden de adı Yasak Elma. Çok sembolik. Bence dizide mutlu karakter yok. Hep yalan bir dünyada kısa süreli nefis tatminleri ve sabun köpüğü gibi kaybolan mutluluklarıyla asla tatmin olamayacak ruhların hikâyesi Yasak Elma.

Ender de tüm bu dünyanın içinde ayakta durmaya çalışan bir karakter…

Ender; taciz, aşağılanma, hor görülme, fakirlik, terk edilme, haksızlığa uğrama, şiddet, dışlanma, suçluluk duygusu gibi hayatın bütün o sert ve karanlık süreçlerinden geçmiş ve bu kaygan zemin üzerine yapılanmış bir kadın. Dolayısıyla mücadeleci ruhu onu buralara bir daha düşmemek üzere motive ediyor. Onun tüm motivasyonu, yaşadıklarından çektiği acıyı bir daha yaşamamak ve oradan yırtmak aslında. Elindekileri de kaybetmeden… Bugün bunun çok örneğini görüyoruz. İçeriksiz şöhret, like hesapları… Nereden yakalarız, tribüne nasıl oynanır, nasıl şöhret olunur gibi hedefler de aslında insanların bu yırtma çabalarından kaynaklanıyor. Yani eğilimler de değişmiş durumda. Bundan yüz yıl önce insanlar sanatını aktarabilmek için belki yıllarca emek veriyorlardı. O yüzden bir ayakkabıyı beş nesil giyiyordu, tamire gidiyordu, onun en iyisi ve en sağlamı alınıyordu, onun sağlam bir ustası oluyordu. Günümüzdeyse bütün ticari alanlardaki konfeksiyon, Çin malı hemen tüketilen ürünler, bilgisayarların, telefonların ömrü… Toplumun yapısıyla sisteme evrilen, sisteme evrilmesiyle topluma yansıyan bir kısırdöngü aslında. Ender bu anlamda ıstırabı yaşamış, bir fırsat bulup kurtulmuş, yükselmiş ve kendini sağlama aldığını düşünürken bir anda her şeyini kaybedip bir daha kaybetmemek üzere gücünü tekrar eline alma hedefine kilitlenmiş, mücadeleci bir kadın. Haksız mı? Aslında belki de çok haksız değil ama yöntem olarak desteklenecek yöntemler de değil yaptıkları.

Halit o kadar sevgisiz, sert, kaba bir adam ki Halit nedeniyle de Ender’e hak vermeye başlıyor izleyici.

Evet. Ender’in bütün entrikaları, hırsı, kötülük diye addedilebilir. Arkadan iş çevirmesi, hain kahkahaları, laf sokmaları, bütün bunlar aslında çok antipatik, kötü gibi tınlamasına rağmen ilginçtir, o kadar çok kadın gelip bana, “Hepimizin içinde biraz Ender olmalı,” dedi ki… Galiba bu toplumda kadının ezilmişliğine karşı Ender’in mücadeleci ruhu ilham verici birçok kadın için. Dirayetli olması, asla vazgeçmemesi, bir şekilde her şeyin altından dayanıklılığıyla kalkmış olması birçok kadına ilham veriyor. Bu illa entrika olmak zorunda değil ama o dik duruş, hiçbir zaman burnundan kıl aldırmaması, kuyruğu hep dik tutma hali birçok kadın için ihtiyacı olan gücü temsil ediyor. Uluslararası bir yardım kuruluşunda çalışan bir dostumun söylediklerini unutmuyorum. “Biraz yorgun kalktım, sonra aynaya baktım, benim içimde biraz Ender olmalı deyip omuzlarımı dikleştirdim, boynumu, başımı kaldırdım, sırtıma ceketimi Ender gibi attım ve kapıdan Ender gibi yürüyerek çıktım,” dedi. Belki mücadele etmekten yoruldu; kadın olarak var olmak bu dünyada kolay bir şey değil gerçekten. Ender o gün ona bir güç verdi, mücadele gücü. İyi bir ruhu olan ya da eğitim seviyesi yüksek olan, kafası çalışan bir kadın alması gerekenin bu mücadeleci ruh olduğunu ayırt ediyor. O zaman da hayata tutunma, motivasyon, güçlü olma hali varlığına bir destek sağlıyor. O açıdan da kıymetli. Ama bazen sokakta da çeviriyorlar, kötü örnek oluyorsunuz diyorlar. Halbuki bizim işimiz hep olması gerekeni değil, bazen de olmaması gerekeni göstermek olmalı, öyle değil mi?

Dizinin mizah unsuru da sizin olduğunuz sahnelerde ağırlıklı olarak. O size nasıl bir nefes aldırıyor dram, entrika ağırlıklı bir işte?

Gerçekten insan büyük bir dramanın içindeyken dünyanın en saçma sapan olayını da yaşayabilir veya karakterler kötü niyetli, aptal olabilir fakat tabiatı çok komik olabilir. Entrikacı olabilir ama hayatı algılayışında bir mizah olabilir ki bence Eda (Ece), Yıldız’ı bu şekilde yarattı çünkü kendisi de öyle, dünyanın en komik, en tatlı insanlarından biri, çok zeki; zaten mizah zekâyla doğru orantılı. O, Yıldız’ı sevmek için Yıldız’a böyle bir ruh kattı. Olaylara verdiği tepkiler onu sevimli bir kötü haline getirdi. Ender’in de Yıldız’ın da amacı, altyapıları aynı. Birbirlerinin aynası gibiler fakat Ender daha kendini yetiştirmiş, daha vizyoner, Yıldız daha şanslı. Ender epey emek vermiş, kendine çalışmış. Yıldız da zeki, gençliğin enerjisini taşıyor, sevimli ve şanslı. Bu kadar dramatik bir yapıda nefes aldıran anlar haline dönüşüyor mizahi, komik anlar. Ben bayağı kötülük yapıyorum, hırslanıyorum, entrikalar düzenliyorum, Yıldız’la karşı karşıya geldiğimizdeki diyaloglarda hiç komedi gibi değil, çok ciddiymiş gibi konuşuyoruz fakat onun içindeki mizah daha da patlıyor. O sahnelerde o kadar keyif alıyorum ki sürekli bize sahne yazsınlar istiyorum. Ender’le Yıldız ve Caner sahneleri en sevdiklerim. Bu arada komediyi çok severim. Bazen Yasak Elma kara mizah olsa, komedi dizisi olsa ne kadar eğlenirdik diye düşünüyoruz.

Dijital platformları ve YouTube’u da kapsayan yeni RTÜK yasası çıktı, uzun süredir sektörde emek veren bir oyuncu olarak gidişatı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Biraz alıngan bir toplumuz, gururlu ve alıngan. Dizide hamamcılarla ilgili bir espri yapıyorsun, hamamcılar ayaklanıyor; hemşirelerle ilgili bir şey yapıyorsun, onlar ayaklanıyor. Biraz toplumda oraları yumuşatmanın yollarını bulmak lazım. Çünkü RTÜK de buraları destekleyince izleyici bu konuda kendini daha da haklı görmeye başlıyor ve iyice hiç laf söyletmiyor kendine. Ama biz, insan hikâyesi anlatıyoruz. Kimi nasıl anlatacaksın o zaman? Sanatçı bu anlamda özgür olmak zorunda, öbür türlü de o sanat olamıyor. Televizyon, sanatsal unsurlar taşıyan, nispeten ticari bir mecra ama işin kötüsü RTÜK’ün yasaklamaya eğilim gösterdiği her hikâye, gerçek hayatta yüz katı daha sert yaşanıyor birçok olayda. Aile içi şiddet, ensest, kadın cinayetleri, taciz, tecavüz, aldatmalar, aile hayatları… Yasak Elma’da RTÜK neye ceza veriyordu? Ender’in eski kocası, evli fakat bir sebeple Ender onu baştan çıkarıyor, o eski karısına gitmiş oluyor ve geceyi onda geçiriyor. Vay efendim, nasıl olur! Bu, o kadar çok yaşanmış bir şey ki… Ortak çocukları var, o kadına bir şey hissetmiş daha önce, bir an bir konuşma olduğunda kadın onu baştan çıkarmaya çalışıyor, adam da o zaafa düşüyor işte. Al sana yasak elma zaten. Bizim işimiz bu, dizimizin ismi bu. Ayrıca çok insani bir hikâye bu. Herkesin çok mutlu olduğu, hiç yanlış yapmadığı hikâyeler mi anlatacağız, böyle hikâye anlatılır mı?

RTÜK’e gelen şikâyet telefonlarına baktığımızda en büyük sebepler hep “ahlaki değerlerle” ilgili. Bir yandan kötü örnek oluyorsunuz, bir yandan karakterle oyuncuyu ayırt etmekte zorlanan yeni nesil var.

Ender Argun’un bu anlamda çok ciddi bir misyonu olduğunu düşünüyorum. Benim hayata karşı duruşum çok net ve hiçbir zaman da şaşmadı. İnsanlar beni tanıyor. Ben bu şarkıları neden söylüyorum, çevre ve doğayla ilgili duruşum, barış ve adalet duygusuyla ilgili beyanlarım, etnik, sınıfsal, cinsiyet ayrımlarına karşı tavrım, hayata karşı duruşum, söylemlerim belli. Ama burada ilk başta çok büyük tepki aldım Ender karakteri nedeniyle. “Biz sizi o role hiç yakıştırmadık, siz bizim Gülbeyazımızsınız, nasıl böyle bir rol oynarsınız, siz asla Ender olmazsınız…” Yahu değilim, diyorum, ben Şevval’im, o bir performans. Fakat inat ettim. Kendimi de ortaya çelişkisiz koyuyorum, Ender olarak çok daha fazla sevmelerini istedim. Daha da kötü olmak istedim. “Eyvah! Sevmeyecekler mi beni?” gibi bir kaygı koymadan, çok net bir şekilde daha da sertleştirmeye çalıştım Ender’i ki insanlar Şevval’le Ender karakterini ayırıp Ender’in bir performans olduğunu anlasınlar. Çünkü daha önce de beni Karadenizli zannediyorlardı. “Karadenizli misiniz?” diyorlar, “Hayır, oyuncuyum” diyorum. “Çerkes misiniz?” diyorlar, “Hayır, oyuncuyum” diyorum. Karadeniz türkülerini söylemek de müzikal olarak bir oyunculuk benim için. Ben arabesk kültürden gelmedim ama arabesk söylüyorum. Kürtlerin arasında yetişmedim, Kürtçe bilmiyorum ama Kürtçe söylüyorum. Ermeni değilim, Ermenice söylüyorum. Bu da kendi içinde oyunculuk gibi. Benim hayatı algılayışım da böyle. Farklı roller aynı zamanda bir laboratuvar çalışması gibi insana dair, benim için. Ben her fırsatta Fatih Aksoy’a teşekkür ediyorum bu cesareti gösterdiği için. Aslında olması gereken bir şey bu, yani bir oyuncu sürekli benzer karakterler için aranmamalı, ters köşe karakterleri de çıkartabileceği düşünülmeli…

Ama Türkiye’de herkes cepten yeme eğiliminde maalesef. Türkiye’deki bütün sanatçılar, yönetmenlere dair böyle bir eleştirim var, cesaretli bulmuyorum. Dünyanın en güzel kadınlarından biri Charlize Theron, Monster’ı oynadı ve Oscar aldı. Ama bir rol için bana, “Sen bu rol için fazla güzelsin!” diyen bir yönetmen oldu. Sen bendeki yedi rengi görmezsen hayal dünyan nerede, benden malzeme çıkaracak cesaretin yoksa nasıl yönetmensin ya da nasıl yeni bir dünya yaratırsın, nasıl meydan okursun hayata cepten yersen? Ben dünyanın en çirkin kadını olabilirim, biliyorum kendimi. Nasıl çirkinleşebileceğimi de biliyorum mesela. Bu bir enerji meselesi. Nasıl kötü oldum? Ben kötü bir insan değilim ama kötü olduğuma insanlar inandı. O malzemeyi çıkaracaksın, herkesin yapamadığını. Herkes en az bir rolü oynar, kendine en yakın rolü oynar. Sokaktaki adamı çevir, hurdacıya hurdacıyı oynar mısın de, oynar. Herkesin oynadığı bir rol var zaten hayatta. Ama oyuncuyu ayıran şey, o hurdacının enerjisini bünyesine alır, öyle bir oynar ki hurdacı olur ama hurdacı değildir. Sen hiç tahmin etmediğin birinden hurdacı çıkarabiliyorsan o zaman bir cesaret göstermiş, yeni bir şey yapmış oluyorsun. Bu anlamda Fatih Aksoy cesur bir yapımcı. Ben, kendi iç yolculuğuna odaklanmış ve bütün bunları da bu iç yolculuğa hizmet eden unsurlar olarak belirlemiş biriyim. Hepsinin bir misyonu var. Oyunculuğun bir misyonu var kendi iç yolculuğumda, insan malzemesini analiz ediyorum. Kimseyi modellemedim Ender’le ilgili. Kendi içime döndüm, yıllardır üzerine çalıştığım nefse dair, insanın egosuna dair yaptığım bütün analizleri koydum, bir filtreledim ki bu kadının bütün o egonun tanımlarından geçen özellikleri var. Yıllarca bunlar üzerine tek tek konu başlığı açıp çalışmışım, dizginleri elime almışım; farkındalıkla, egonun tuzaklarına uyanık kalmakla kendimi yetiştirmeye, insan etmeye, o karakterlerden de hep uzak durmaya ya da kendimi oralarda eğitmeye çalışmışım. Şimdi bunu güvenli bir ortamda, kimseye zarar vermeden öyle bir deneyimliyorum ki o taraflarım iyileşiyor; kendi içimde var olan karanlık taraflarımı açığa çıkarıp buharlaştırıyorum. Beni iyileştiren bir süreç aynı zamanda, bana bu fırsatı da veriyor şu anda Ender. Bana yaptığı iyiliği anlatamam size bu karakterin.

Umarım bundan sonra çok daha sert ya da radikal bir karakter önerilir size…

Daha önce iyiyi oynamış kadınlar, kitlemi kaybeder miyim, sevmezler mi beni gibi kaygılar yaşarken şimdi daha önce iyiyi oynasa da kötü karakteri oynamaya cesaret gösterebiliyor. Bence bu anlamda ilham verici olmuş da olabilir Ender çünkü bu zamana kadar iyi kadın, melek, tatlı kız, evimizin kızı kategorisinden birden ters köşe bir yere gittim. Gerçekten daha sertini oynamak istiyorum; daha da ileri gitmek, daha fazla deneyimlemek istiyorum artık.
Daha sert ve zorlayıcı karakterleri bu kadar istemenizin nedeni kendinizi de zorlamak, unutulmaz karakterler çıkartmak mı?
Hayatı tek başına, hep deneyimleyerek öğrenmiş biriyim. O arada çok hata yaptım. Hayatı yaptığım müzikle, oynadığım karakterlerle keşfetmeye çalıştım. Hep onlar, yolculuklarımda rehberlerim oldu ama hayatı anlamaya çalışırken onları da becermeye çalışıyordum. Müziği anlamaya çalışırken hayatı, hayatı anlamaya çalışırken müziği eşlik aldım. Ama oyunculuğu, hayatı anladığım dönemde anladım. İnsan malzemesini, hayatı anladığım yaştayım artık. 46 yaşındayım ve artık oh be, tamam dedim yani, hayat böyle bir şey. Bunu anladığım 40’lı yaşlarımda oyunculuğu da anladım; çünkü müzik de oyunculuk da hayat da hep paralel gitti. 40’lı yaşlarıma geldiğimde kendimi tanıdım, kendi malzememi keşfettim. Şimdi öğrendim oyunculuğu, Yasak Elma’yla. Bu arada İpek Bilgin’le Bahar Kerimoğlu’nun bende bu anlamda çok ciddi bir karşılığı var, onların çok büyük emeği var üzerimde. İpek müthiş bir hoca, sadece oyunculukla ilgili değil, İpek’in oyunculuğa dair anlattığı birçok şeyde hayatı keşfetmeme sebebiyet verecek müthiş ipuçları ve tüyolar vardı. Oradan öğrendiklerim hayatı keşfetmeme, hayatta öğrendiklerim de oyunculuğu keşfetmeme sebep oldu.

Henüz Yorum Yok : "ŞEVVAL SAM: “40’lı yaşlarımda oyunculuğu daha iyi anladım”"

    Bu yazıya yorum yap

    E-posta adresin görünmeyecek.