Taylan Biraderler: “Sektördeki Krizin Sebebi Yapımcılar ve Kanallardır”

Röportaj: Koray Sarıdoğan
Yönetmen kardeşler Yağmur ve Durul Taylan’ın ilk kez Episode Dergi’nin Aralık 2016-Ocak 2017 tarihli 1.sayısında, daha kısa bir versiyonuyla yayımlanan röportajın tam metnini okuyorsunuz.

“Okul” ve “Vavien” gibi filmleri, “Sır Dosyası, Alacakaranlık, Yabancı Damat” gibi dizileri yöneten Taylan Biraderlerin imzasını yakın zamanda “Muhteşem Yüzyıl”da görmüştük ve şimdi de bu sezonun en sıkı işlerinden “Vatanım Sensin”le karşımıza çıktılar. İşlerindeki içerik çeşitliliği, konulara ve hikâyeye özgün yaklaşımları gibi açılardan yerli yönetmenler arasında farklı bir yerde konumlanan Taylan Biraderler, bizi “Vatanım Sensin”in Beykoz Kundura’daki setinde ağırladılar. Arı kovanı gibi çalışan kalabalık bir ekip, zaman tüneline götüren dekor ve kostümler, özel yataklara, su ve mama kaplarına sahip kedilerle sıcak bir set ortamı olan “Vatanım Sensin” çerçevesinde, sektöre ve gündeme dair sözünü sakınmayan hatta çok iddialı olmayacaksa “ezber bozan” bir söyleşi gerçekleştirdik. Sektördeki ve ülkedeki tüm olumsuzluklara rağmen güçlerini üretmekten aldıkları için heyecanlarını hiç kaybetmeyen Yağmur ve Durul Taylan’a, hem Episode Dergi’ye konuk oldukları hem de açık sözlü cevapları için sonsuz teşekkürler…


Sondan geriye gitmek isterim. Vatanım Sensin oldukça güzel bir başlangıç yaptı ve ivmesini de artırarak ilerliyor. Size gelen yorumlar nasıl 3.bölüm itibariyle?

YT: Biz tabii şu anda dizinin aldığı reytinglerden dolayı mutluyuz. Seyirci tarafından bir ilgi gördü, beğenildi. Sonuçta bizim yaptığımız meslekte sonuçlarla alakalı iki şey var: Bir tanesi, yapmaktan zevk alacağın, iyi yaptım diyeceğin bir iş yapmak, diğeri de seyircinin buna ilgi göstermesi. En kötü durum, ikisinin birden olmaması. (Gülüşmeler) Biz memnunuz yaptığımız işten, bunu seviyoruz ve ilgi de görüyor. Dolayısıyla mesleki anlamda yönetmen olarak en arzu edilir durum budur.

Yönettiğiniz son iki dizi tarih içerikli oldu. Bu bir tesadüf mü yoksa bilinçli bir tercih var mı?

DT: Tercih denilemez ama İstiklâl Savaşı’yla, o dönemle ilgili yıllardır bir şeyler yapma isteğimiz vardı zaten. Bunların peşpeşe gelmesi tesadüf oldu. Muhteşem Yüzyıl, bizden önce 6-7 ay Meral Okay’la Timur Savcı’nın çalıştığı bir projeydi ama Vatanım Sensin’in sıfır noktasından itibaren işin içindeydik. Önce hikâye bize çok değişik geldi, daha senaryo falan yazılmamıştı yani. Hiçbir şeyin göründüğü gibi olmaması, kimin hain, neye göre hain olduğunun belirsizliği… Özellikle İstiklâl Savaşı’na çok bildik bir yerden bakmayan bir hikâyeydi. En başından itibaren çalıştık ve ilk bölüme başladığımızda 6-7 bölümlük senaryomuz hazırdı. Aşağı yukarı bir yıl ne yapacağımız belli, hatta ikinci ve üçüncü sene de belli. O anlamda bizim için olması gerektiği gibi oldu. Ama Türkiye’de sadece bizle ilgili değil, genel olarak tarihe bir ilgi var. Bu sanırım çağın ruhuyla ilgili bir şey. Günümüzde artık olaylara, insanlara, birtakım durumlara bakıp anlayamıyoruz bazı şeyleri. O yüzden tarihe bakıyoruz ve hakikaten gerçeğe baktığınızda “Haaa…” diyoruz. Yani 15 Temmuz’u kimse anlayamıyor ama 1876’da Abdülaziz’e yapılan darbeyi okumaya başladığınız zaman bunun aslında çok eski bir hikâye olduğunu, aktörlerin neredeyse bire bir aynı olduğunu falan anlıyorsunuz. Zaten çok büyük bir eksik vardı, biliyorsun; hem sinemada hem dizide yapılmış kötü işler de vardı…

Hamasetin hakim olduğu bir bakış açısı vardı… 

Evet, onun dışına çıkılamayan işlerdi. Mesela Yabancı Damat günümüzde geçen bir hikâyeydi ama orada anlatılan şeylerin temeli, şimdi Vatanım Sensin’de anlatılan olaylarla başladı. Aslında tarihi diziler hiç alakasız değil günümüzle. Oraları eşeledikçe, o döneme baktıkça zaten birçok şeyi daha iyi anlıyorsun.

Vatanım Sensin şu an itibariyle pek çok açıdan farklı bir yapım. Ama bu soruyu bir de yönetmenlere sormak isterim: Vatanım Sensin, bir TV yapımı olarak en çok ne veya neler vadediyor izleyiciye?

YT: Yola çıkış noktamız farklı… Kurtuluş Savaşı, bizim Durul’la yıllardır ilgimizi çeken bir konu. Onunla alakalı bir şeyler yapmak istiyoruz, bu yaptığımız şey de aslında yapmak istediklerimizin sadece başı gibi düşünülebilir. Çok daha değişik ve enteresan projelerimiz var o dönemle ilgili. Çünkü o dönemin önemli bir dönem olduğunu düşünüyoruz.

“İzmir’in Geri Alınmasını Tabii Ki Çekeceğiz”

Bu soruyu özellikle sordum, çünkü tarihi diziler popülerleştiğinden beri biraz da dönemin politik havasının da etkisiyle Osmanlı üzerinde durulmaya başlandı. Vatanım Sensin bu konuda da farklı bir yerde. Mesela diziyi Cumhuriyet’in kuruluşuna kadar götürmeyi düşünüyor musunuz veya nereye kadar götürmeyi düşünürsünüz. Çok spoiler içeren bir soru ama?

YT: (Gülerek) Çok spoiler içeren bir soru, ona bu kadar net bir cevap vermeyelim ama tarihte belli bir süre yol almak istiyoruz.

DT: Mesela İzmir’in geri alınmasını tabii ki çekeceğiz.

Şimdi Kurtuluş Savaşı kelimesi özellikle kullanıldığı için soruyorum: Muhteşem Yüzyıl’da olduğu gibi savaş sahneleri görebilecek miyiz?

YT: Tabii, tabii.

DT: Mutlaka, ama merkezimiz Ege olacak. Ankara’ya falan çok sıçramayacak hikâye.

YT: Bizim için anahtar nokta hafıza. Günümüzdeki politik ve toplumsal olaylara baktığımızda, toplumsal hafızadaki problemleri çok görüyoruz. İnsan türünün çok önemli problemlerinden bir tanesi bu. Bu nasıl oluyor, genetik olarak aktarılamıyor mu, yani insan olarak evrimsel anlamda bunun çaresini bulmak zorundayız galiba. Bir kuşak bir şeyleri yaşıyor, ondan sonraki kuşak geçiş kuşağı oluyor ve bir sonraki kuşak direkt unutuyor. Bu, sadece Türkiye’ye özgü bir şey olduğu zannedilirken son zamanlarda ortaya çıktı ki aslında bütün dünyaya özgü bir şey. Bütün dünya, Amerika da dahil olmak üzere, herkes aynı problemi yaşıyor. Bakıyorsunuz, ırkçılık gibi 60-70 sene önce lanetlenip suç olan şeylerin Amerika gibi bir yerde çok kolayca ortaya çıktığına şahit oluyorsunuz.

Bunu bir bilim adamı olarak söylüyorum. Gerçekten insanların bir kısmı evrimsel olarak daha ileride, bir kısmı da daha geride, bunu bir kere kabul etmemiz lazım. Dünyanın böyle bir sorunu var ve ilerlemeye çalışanları geri kalmaya çalışanlar ayaklarından tutup çekiyorlar. Ve bu unutma, bilinç seviyesinde gömme, bizim çok ilgimizi çekiyor. Muhteşem Yüzyıl çok eski bir döneme aitti, bu biraz daha yakın bir döneme ait ve unutulması çok daha ilginç. Hikâyede iki unsur var: Biri işgalciler, biri işgal edilenler. Çeşitli şekillerde yapabilirsiniz bu dizileri veya filmleri: Birçok örneği var. İşgal edenler uzaylı, edilenler Amerikalı da olabilir, gibi… Biz biraz olaya buradan bakmak istedik. Hani “Yunanlı tarafından işgal edilen Türkler” değil de “işgalciler ve işgal edenler”… Buradan yola çıkarak işgal edilmek nasıl bir duygudurdan ele almak istedik. Ve Türk olmasa da başka bir ülkeye ait insanın da, Amerikalının da, Portekizlinin de, Ugandalının da izlediği zaman bir şeyler hissedebileceği bir hikâyeyi dizi yapmak istedik.

Şunu merak ediyorum: Muhteşem Yüzyıl, Osmanlı’yı seven birçok izleyici tarafından eleştirildi. Arkasından bir anlamda propaganda dizisi gibi davranan Diriliş ortaya çıktı. Sizi Vatanım Sensin gibi bir proje için harekete geçiren sebepler arasında bu tür bir manzara itici güç oldu mu.

DT: Tabii, evet.

YT: Oluyor. Çünkü toplumun çok değiştiği bir dönem. Mesela bizim dizideki karakterler üç sene sonra başlarını açacaklar. Biz Azize hakkında Bergüzar’la konuşurken ilk bunu söyledik. 3 sene sonra Cumhuriyet ilan edilecek ve Cumhuriyet kadını olacak. İzmir’in işgal edilmesi tamamen bir dönüm noktası, yani İzmir’in işgalinden önce direniş namına hiçbir şey yok. Neredeyse alkışlarla karşılıyorlar işgalcileri. Bunları söyleyip polemik yaratmak da istemiyoruz, bunlar zaten Kemal Tahir’in romanlarında da, bir sürü yerde de var.

DT: Unuttular dediğimiz şey o. Biz biraz onu hatırlatmaya çalıştık, “Farkında mısınız arkadaşlar, atıyorsunuz tutuyorsunuz, Osmanlı diyorsunuz, Osmanlı hakkında konuşan tarihçiler var, tamam, onların da haklı oldukları yanlar var ama ben olayı entelektüel bir durumdan ziyade daha farklı bir yerden almak istiyorum. Çok basit: İşgal edenler-işgal edilenler. İşin unutmamamız gereken şöyle bir özü var: Bu ülkeye birtakım insanlar ellerinde silahlarıyla gelmişler, birileri de buna karşı durmuş ve canlarını vermiş. Bu ülke böyle kuruldu sonuçta, bir kere bunu hatırlatmak istedik. Sadece Mustafa Kemal üzerinden anlatmak gibi bir derdimiz yok, 10 Kasım’a denk geldi o bölüm. Gelecek bölümlerde Amasya Genelgesi, kongreler, bunların izmir’deki yansımaları ve giderek direnişin Ankara’ya ve Türkiye’ye yayılması, bunları anlatacağız biz. Ama hani Yağmur’un demek istediği şu: Bizde çok temelde iki kesim var, birbirleriyle sürekli kavga ediyorlar ve gerçekten bir kayıkçı kavgası bu. Ezbere laflar; İşte Mustafa Kemal’e İngiliz projesi diyorlar, Mustafa Kemal’i böyle bir yere koyanlar Vahdettin’in İngiliz zırhlısıyla kaçtığını söyleyince konuyu değiştiriyorlar. Muhteşem Yüzyıl’da da biraz öyle olmuştu, tamamen mistik bir hale getirilen padişah var ama bu bir insan. Çocuklarını, torunlarını öldürmüş; bu bir gerçek. Şimdi bu olmuş; bunu herkes kendi dünya görüşüne göre anlatır ama bunu söylemek, yani bir gerçeği söylemek bile dayak yemene yol açıyor.

YT: Bir ülke, bir devlet var; bizim dizide de üç taraf var: İşgal edenler, işgal edilen devlet ve direnenler. Şimdi bizim dizideki direnenler, devletin insanı değiller. Zaten bu anlamda bizim devletle ilgili düşüncelerimiz de ayrı bir konu. Devletin yeri geldiğinde ne kadar ölümcül bir mekanizmaya dönüşebileceğini, özellikle 2000’lerin başından itibaren insanlar daha iyi anlamaya başladılar ve dünyanın her yerinde sorgulanır hale geldi. Çünkü devlet an geliyor birilerinin eline geçiyor ve o andan itibaren başka insanlar için en büyük tehdit oluyor. Ne mafya, ne terör, hepsinden daha korkunç bir tehlike oluyor. Çünkü silah taşıması serbest, seni öldürmesi serbest, yargılaması serbest; her şey onun elinde ve sen bir birey olarak tamamen yalnızsın. Ben Amerika’daki bu silah serbestliğinin ne kadar önemli olduğunu yeni yeni anlıyorum ve onu savunuyorum, biliyor musun? Çünkü gün gelip devlet kapınıza dayandığında yalnız olacaksın.

“Atatürk’e Nasıl Hitap Edeceğimiz Bile İdeolojik Bir Konu Haline Geldi”

Çemberimde Gül Oya, Hatırla Sevgili, Muhteşem Yüzyıl… Sizin yer aldığınız yapımların haricinde nasıl görüyorsunuz yakın dönemdeki tarihi dizileri?

YT: Durul bey buyurun.

DT: Yani güzel örnekler var. Orta karar var örnekler de var, kötü örnekler de var. Çok fazla söz konusu edilebilecek bir havuz da yok. Mesela Diriliş’in bir karşılığı var, sonuçta o da bir kuruluş hikâyesi, Vatanım Sensin de kuruluş hikâyesi. Diriliş’te her türlü ideolojinin ve dünya görüşünün ötesinde, hakikaten başarılı bir atmosfer kurulduğunu düşünüyorum kendi adıma. Sonuçta diziler tarihi öğrenme yerleri değil; burada tek sorun, bu tür dizileri yapanların ve bunları izleyenlerin “Biz tarihi doğru yerden anlatıyoruz,” demeleri. Biz bunu söylemiyoruz, bizim farkımız bu. Biz istesek de istemesek de yapılan her iş bizim kendi bakış açımızı, kendi bilinç dışımızı, arzularımızı yansıtıyor değil mi? Muhteşem Yüzyıl, Vatanım Sensin bizi yansıtıyor, Diriliş onları yansıtıyor. Sadece onlarla aramızdaki fark; onlar “Tarih olarak bu böyledir, bu doğrudur, bizim böyle şanlı ecdadımız vardır, bunlar kötü adamları yenip iyi bir devlet kurmuşlardır,” olarak anlatıyorlar hikâyeyi. Biz genel olarak böyle söylemenin yanlış olduğunu düşünüyoruz, kendi dünya görüşümüze uygun olduğunu düşünsek bile. Yani biz Cumhuriyet yanlısıyız, Cumhuriyetçiyiz, Türkiye Cumhuriyeti’nin çocuklarıyız ve seviyoruz Cumhuriyet’i ama bunu söylerken Cumhuriyet’in kurulma aşamasında olan yanlışları da anlatabilmeliyiz. Diziler, filmler bir propaganda aracı olmamalı, bunlar çok klişe laflar ama Türkiye’de bunları hep söylemek gerekiyor.

Yani Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nda geçen bir filmde veya dizide Goerge Washington, Benjamin Franklin falan geçmesi ne kadar normalse, Cumhuriyet’i anlatan bir dizide de Mustafa Kemal’in çok olumlu bir karakter olması o kadar normal. Ama bizde, onu oraya koyduğun anda hemen toplumdaki bölünmüşlükle “Vay bunlar Kemalist” deniliyor, işte Kemalistler seni sahipleniyor, Mustafa Kemal Atatürk’ü sevmeyenler sana küfretmeye başlıyor. Atatürk’e nasıl hitap edeceğimiz bile ideolojik bir konu haline geliyor. Atatürk mü diyeceğiz, birilerinin ifadesi gibi Gazi mi diyeceğiz, sana ne ya, ben istediğimi derim! Ben Atatürk diyorum, sen Mustafa Kemal de. Adamın adı Atatürk! Bunu mu değiştireceksin. Soyadı Kanunu’nu çıkartan o. Kendisine de Atatürk soyadını koydurmuş. Atatürk derim, Mustafa Kemal derim, Cumhuriyet’i kuranın Mustafa Kemal Atatürk olduğu bir gerçek, ne yaparlarsa yapsınlar bunu değiştiremeyecekler. Kusura bakmasınlar.

Ki, bildiğim kadarıyla Atatürk soyadını da kendisi belirlememiştir, Meclis ve eşrafının birkaç seçeneği içerisinde yine eşrafından birileri bunda ısrar etmiştir.

DT: Evet, evet, aynen öyle! Düşünebiliyor musunuz bir tarihi figüre, bir insana nasıl hitap ettiğin, onun ismini nasıl andığın bile bu ülkede bir kavga sebebi. O yüzden aslında hem bu sorular, hem cevaplarımız bence biraz da ne yalan söyleyeyim, havanda su dövmek oluyor. Zaten herkes bildiğini yapıyor bu ülkede. Küfrediliyor sürekli. Tartışılan bir şey yok ortada. Mesela biz, dizideki karaktere Hasan Basri adını koyduk. Çünkü o, Hasan Tahsin değil; ama onu anıştırsın diye ismi böyle olsun istedik. Şimdi bunu söylüyorum, tarihçiler kızacak ama o karakterin ne olduğunu bilen yok.

YT: Şöyle diyelim istersen, tarihçiler daha iyi bilir bunu. Vardı diyenler de var, öyle birisi yoktu, öyle bir ilk kurşun olayı olmadı diyenler de var. Sonuç itibariyle sen burada gerçek bir isim kullandığın andan itibaren tartışmaların tarafı haline geliyorsun.

DT: Aslında bizim tavrımız çok basit: Bizim dizide böyle bir karakter var, dramatik olarak gerekli bir karakter olduğu için var. Ha, tarihte de buna benzer bir durum olduğu için adını Hasan yaptık; anıştırması için tamamen. Ama Hasan Tahsin mi o? Hayır değil. Hilal var mesela orada, Halide Edib’e benziyor ama o değil.

YT: Bizim için önemli kısım da o zaten: Biz bir drama yapıyoruz, tarih dersi hazırlamıyoruz. Bizim yapmaya çalıştığımız şey o dönemin tarihi gerçekleri ışığında, onlardan yola çıkarak bir kurgu yaratmak. Sonuçta bir kurgu. Aslına bakarsan tarihçiler kızacak ama sonuçta tarih de bir oranda kurgudur. Kimse bana aksini iddia edemez, en baba tarihçiler bile. Bunu zaten görüyoruz. Türkiye’de tarihçiyim diyen bir sürü insan, aynı olayı farklı yorumluyor. İlber Ortaylı’yı koy, yanına öbürünü koy; tamamen farklı yorumluyor.

DT: Spielberg, Lincoln’ü yapınca onun da üzerine çok yürüdüler Amerika’da. Çok güzel bir laf etmişti Spielberg. Diyor ki “Bu tür tarihi figürleri anlatan filmler, çok karanlık bir odada küçük bir gece lambasıdır, o kadar. Bütün odayı aydınlatamaz.” Yani Türkiye’deki insanlar mesela, daha iki ay önce olan 15 Temmuz hakkında neler biliyor ki yüz yıl kadar önce olanla ilgili ne bilebilir? Biz bir de biraz idmanlıyız Muhteşem Yüzyıl’dan. (Gülüşmeler).

YT: Bir şeyi anlatabilmek için karşıtıyla anlatmalısın. Türkiye’deki televizyonlarda sigaranın mozaiklenmesi, alkolün gösterilmemesi, akla hayale gelmeyecek çeşitli sansürlerin olmasının da biz aslında çok tehlikeli olduğunu düşünüyoruz. Çünkü bunlar aslında dramanın sorunları. Mesela büyük akademisyenler bile sigara tabii ki gösterilmesin falan diyorlar ama şunu sorduğun zaman çaresiz kalıyorlar: Peki, sigaranın zararlarını anlatan bir drama çekeceğiniz zaman nasıl çekeceksiniz? Birisi bunu söleyebilir mi? Alkolik bir adamın hayatını hiçbir zaman TV’de bir seyirci göremeyecek mi? Bizim meslekte özgürlük o yüzden önemlidir, sansür o yüzden tehlikelidir. Durul’un dediği gibi tarihi iş yapmak da öyle. Sen küçük bir yeri aydınlatırsın, sonra zaten olması gereken insanların tartışması. Tartışmak güzeldir, neden kötü olsun ki? Ama buna bile tahammül yok Türkiye’de. Bir şeyi tartıştırmak çok güzel bir şeydir, Clint Eastwood da bir tarihi film çekiyor, tartışıyorlar. Spielberg de çekiyor, tartışıyorlar. Ne var yani tartışılmasında? Tartışılarak anlaşılır zaten.

DT: Ayrıca kimse kusura bakmasın Türkiye’de de ciddiye alınacak, fikirleri kitapları okunabilecek tarihçi sayısı da bence çok az.

Sansür koyan muhafazakar mekanizmaları sorgulamak adına en çok şuna şaşırıyorum: Bizdeki sansür sanki sadece politika, çıplaklık, küfür üzerinde oynuyor. Karakterlerin daha zengin, daha ünlü, daha mutlu olması için birbirlerini çiğneyip küçümsediği, sadece bir kadına veya bir erkeğe sahip olmak için taklalar attığı hikâyeler bana “toplum yapısı” için daha sakat gelir mesela.

DT: Ahlaksız geliyor, tabii.

Yani bunu muhafazakar bir yaklaşımla söylemiyorum, tamamen etik adına söylüyorum.

DT: Doğru, haklısın.

“KHK’larla Yönetiliyoruz, Bir Hareketle Bu Dizi Kaldırılabilir”

Siz mesela bu Vatanım Sensin’in gideceği yerlerle ilgili konuşurken, sansüre dair olarak, örneğin Behzat Ç.’nin başına gelen türden bir sansür olabilir mi, öngörüyor musunuz?

YT: Olabilir, olmaz mı? Türkiye’de yaşıyoruz, her şey olabilir.

DT: OHAL’de yaşıyoruz, Kanun Hükmünde Kararname’lerle yönetiliyoruz şu an. Yani, Boğaziçi Ünviersitesi’nde seçime aday olmayan rektör seçiliyor. Tabii ki bir hareketle bu dizi kaldırılabilir.

Osmanlı kültürü ve tarihine dair diziler özellikle Ortadoğu’nun çok dikkatini çekiyor. Bu durumun ekonomik cazibesi yapımcıların projelerle ilgili kararlarını nasıl etkiliyor sizce? 

DT: Şöyle bir dizi yapma yöntemi özellikle son yıllarda belirdi: Çok meşhur ve izleyicinin çok talep ettiği starlarımız var, bunlar Türk. 7-8 kişi diyelim bunlar, sırf bunlar üzerine kurulan bir dizi yapma biçimi var. Biz de maalesef bir tanesini yaptık, bunu kendimizden ayırmıyoruz, biz de aynı hatayı yaptık ama çok yanlış bir şey olduğunu zaten gördük.

Hangisini kastediyorsunuz tam olarak?

DT: Gecenin Kraliçesi… Yani Meryem Uzerli’nin Ortadoğu’daki popularitesini düşünerek bir dizi yaptık, şimdi bir sürü öyle dizi yapılıyor, isim vermeyeyim. Ama Vatanım Sensin öyle değil; evet, çok popüler iki oyuncu buraya eklendi ama bir sene sonra eklendi. Bu rol Halit için, o rol Bergüzar için yazılmadı; birçok başka oyuncu düşündük ama onlarla yola çıktık. Belli bir noktada starları diziye eklemek çok normal. Ama ben tersinden söylüyorum, sırf bu starlar var diye dizi yapmak, bunlara uygun hikâye üretmek çok saçma.

Yerli izleyiciyi de aslında biraz önemsememek değil mi bu?

DT: Kesinlikle. İzleyiciyi biraz aptal yerine koymak. Aslında hikâye dinleyenle hikâye anlatanın ilişkisini bozuyorsun. Bu çok eski bir ilişki, ilk insanın çıktığı andan itibaren birileri hikâye anlattı, birileri de dinledi.

YT: Yani işin özü hikâyedir, bizim işlerimiz hep bir “hikâye” ile başlar.

DT: Bakın size bir şey anlatacağım diye başlar, dizinin/filmin öyle olması lazım. Ama “Bakın size ben bilmem kimi göstereceğim, onun seksi vücudunu göstereceğim, onun dekoltesini göstereceğim” diye dizi yapılır mı? 

Set çalışanlarının hakları ve şikayetleri hakkında ne düşünüyorsunuz? Özellikle Vatanım Sensin gibi tarihi yapımlarda, kostüm, dekor vb gibi alanlarda daha zorlayıcı ve daha fazla emek istiyor…

YT: Türkiye’deki durum genel anlamda hiç parlak değil. Sendika olayları senin de bildiğin gibi Türkiye’de ne yazık ki çok geri. Yavaş yavaş son zamanlarda bizim sektörde birtakım sendika çalışmaları tekrar başladı, umarım iyi yerlere doğru gider. O ayrı; ama bu anlamda kişisel şeylere inanan biri olduğum için, mesela hep deriz biz Durul’la, bazı yönetmen arkadaşlar, var sette yaşamayı seviyorlar. Eve gitmekten mi hoşlanmıyorlar, evde onları özleyen şeyler mi yok, set dışında yapacak işleri mi yok, bilmiyoruz. Dolayısıyla hep sette kalmaktan hoşlandıkları için ekipleri de herhalde 18-20 saat çalıştırmakta beis görmüyorlar. Bir kere biz onlardan değiliz. Biz, yaptığımız bütün işlerde çalışma arkadaşlarımızın set saatlerine özen göstermeye çalıştık. 10-12 saati geçmesine izin vermiyoruz. İnşallah bir gün Türkiye’de de bu sendikalaşma hareketleri olumlu gider ve biz de dünyanın bütün medeni ülkelerinde, Amerika’da,Avrupa’da olduğu gibi belli bir saatin sonunda şalteri indirip gideriz veya ek mesai konusunu da çözeriz. Amerika’da 14 saatin üzerinde fazla mesai de yaptıramıyorsun.

DT: Aslında Türkiye’de reklam sektörü yaptı bunu. Yapımcılar örgütlendi, yine işçiler değil, yapımcılar örgütlendi.

 

“Yapımcıların Para Kazanma Hırsı Sektörü Krize Soktu”

Bizde tepeden aşağıya iniyor zaten her zaman.

YT: Aynen, hep öyle oluyor çok enteresan. Ya bu arkadaşlar niye böyleler, yani gerçekten bunu anlamıyorum. Eeey sektör çalışanları ve işçiler! (Gülüşmeler) Ya niye örgütlenmiyorsunuz, bu işi sizin yapmanız lazım. Yapmıyorlar abi. Çok ilginç. Bak şimdi, biz iki tane yönetmeniz. İki tane daha yönetmen alırız yanımıza, dört yönetmen oluruz, vardiya usülü çalışırız yani, biz yorulmayız. Ama ekip çalışanları n’olacak? Biz, ancak işte dediğin gibi patronlar bu işi ciddiye alırsa, reklamda da Yapımcılar Birliği’nin aldığı kararlarla oldu. Yani set çalışanlarının birliğiyle olmadı. Çünkü sonunu gördüler reklam yapımcıları, uzun sürelerle çalışarak reklam çekmek günün sonunda yapımcılar için en zararlı şey. Çünkü iş gücünü, emeğin değerini düşürüyor. Emeğin değerini düşürdüğün anda yaptığınız işi, pazarladığınız malın değerini düşürüyorsunuz demektir. Bre gafiller! İnşallah Türk TV dizi yapımcıları da bir gün gelecek bunu anlayacaklar. Umarız. Şu anda Türk televizyonları geçtiğimiz yıla göre yeni bir krizin içerisinde. Bu sene iki tane iş sayesinde bu krizin geriye döndürülebileceği konusunda umutlandık. Bir tanesi İçerde dizisidir, diğeri de bizim dizidir. Bu iki dizi sayesinde Türk televizyonlarındaki tek tipçiliğin, sadece şunları şunları yaparsanız reyting alırsınız mantığının çürüdüğünü, olmadığını gördük çok şükür. Bunu da kanıtladık. Bizim için bu dizinin en önemli hedeflerinden bir tanesi buydu. O yüzden game changer olabileceğini ve bu işi geriye döndürebileceğini düşünüyorduk. Çünkü geçtiğimiz yıllarda gerçekten Türk dizi endüstrisi bir aşama kaydetti. Yaptığı ürünler uluslararası pazarda pazarlanmaya, daha çok para kazanmaya başladı, endüstrileşmeye başladı.

Fakat hemen arkasından ne yazık ki tamamen bizim yapımcılarımızın ve kanalların tavırları yüzünden, daha çok para kazanma hırsları yüzünden dizi sektörünü krize soktular. Bugün Türk dizi sektöründeki krizin tek sebebi, yapımcıların kendileridir. Yaptıkları işlerde kazandıkları paralarla sektörü ileri götürmek ve yatırım yapmak yerine geri götürmeyi tercih ettiler. Daha çok para kazanıp parayı cebe atmayı ve seyirciye hak ettiğinden daha azını vermeyi hedeflediler ve Türk dizi sektörünü krize soktular. Ünlü insanlar koyarak, süreleri uzun tutarak bir sektörü, bir işi iyi hale getiremezsiniz, kalitesini artıramazsınız. Ben şunu söylüyorum: Yaptığınız ürün ne olursa olsun, bir film olabilir, telefon olabilir, çay bardağı olabilir, ne yaparsanız ne satarsanız kalite diye bir şey vardır hayatta. Kaliteden ödün verirseniz önünde sonunda müşterinizi kaybedersiniz ya! Bu kadar basit. Bu basit ticari gerçeği göremeyecek kadar aptal bu yapımcılar ki biz bu iki saat rezilliğiyle uğraşıyoruz.

DT: Görecek bir kapasiteleri de yok zaten. Kanal yöneticilerinin öyle bir vizyonları falan da yok. Aslında paradoksal bir şekilde dizi süreleri artınca, hikâyenin önemi daha çok ortaya çıkıyor. Yani iki tane meşhur oyuncuyu koyarak, onları birbirlerine seksi bakıştırarak o 70-80 dakikayı götürebilirsiniz belki ama 120-130 dakikaları götüremezsiniz.

YT: Şimdi bu dizileri 120-140 dakika yapıyorlar ama yurt dışına onları satarken 40 dakikaya bölüp pazarlıyorlar. Dolayısıyla bu yapımcılar çok rahatlıkla ekiplerine şunu diyorlar: “Ya bu hafta bizim 2 hafta önce yazdırdığımız, çektiğimiz bölüm, 110 dakika çıkıyor. Az. Şuna bir 20-30 dakika daha ekleyin.” Ek sahneler yazılıyor. Bunu her dizi yapıyor. Bakıştırmalar, müzik altı sahneler, flashbackler…

DT: Bu ek sahneler için de ekiplere ek ücret ödemiyorlar.

YT: Ödemiyorlar. Bir kırk dakika daha, çünkü itiraz eden de yok buna… Belki oyuncuları falan alttan besliyorlardır parayla, onu bilmiyorum. Bildiğimiz kadarıyla öyle bir şey yok. “Hadi çocuklar bana bir kırk dakika daha yapın” diyorlar, peki biz yapıyoruz bu kırk dakikayı, bunlar da satıyorlar. Çok da güzel bölüm başı paralarını alıyorlar. Peki sonra ne oluyor? Kalite düşüyor. Bariz bir şekilde dolandırıcılık bu. Sen drama yapmıyorsun çünkü, bir hikâye anlatacağım diye yola çıkıyorsun, yaptığın şey dramaya benzemiyor. Müzik eğlence programı gibi. Klipler giriyor, bilmem ne giriyor, seyirci de biliyor onun yanlış olduğunu, yaptığın işin değeri ve kalitesi düşüyor, satamaz oluyorsun. Yani bunlar bu kadar iş adamlığından da bihaber, yapımcılıktan da bihaber tipler. Maalesef bu böyle. Şimdi bunu söyleyeceğim diye bir sürü insan kızacak bana ama n’apayım, gerçek bu! Bu sözlerime bir Allah’ın kulu itiraz edebilir mi ya? “Hayır efendim biz daha iyi dizi yapmak için 40 dakika daha ekliyoruz?”, kim diyebilir? Kanallar mı? Kanallar da para kazanıyor. “Sevgili arkadaşlar, ben 40 dakika daha fazla yaparak 100 bin dolar daha kazanacağım, bunun da yüzde 30’unu size dağıtacağım,” dese bir derece. En azından bu bir alışveriştir. O da yok! Hem emek çalıyorlar, hem de bu ülkenin dizi sektörüne en büyük ihaneti yapıyorlar. Aslında kendi bacaklarına sıkıyorlar. Ya ellerini vicdanlarına koysunlar, bakın çok basit bir matematiksel hesap var. Mesela beğendiğimiz Narcos dizisi, Netflix’te. Şimdi ben bir Türk dizicisi olarak bununla nasıl rekabet edeceğim? Adam bir sezonda birer saatten 10 bölüm yapıyor: 10 saat. Ben iki saatten 40 bölüm yapıyorum: 80 saat. 8 katı! Üstelik bunu yapan Amerikalı, ben Türk’üm. Bunun bütçesi benim 10 katım. Yani her taraftan ben negatif durumdayım. Bir de onun üzerine sen süreyi koyuyorsun. Biz Durul’la, Türk dizi sektörünün gerçekten uluslararası olacağını düşünüyorduk. Bundan sonraki adım oydu. Muhteşem Yüzyıl’dan sonra bir adım daha ileri götürüp daha iyi işler yapılabilseydi, şimdi bizim dizilerimiz Amerikan Netflix’inde yayınlanıyordu.

DT: Yaklaşık 10-12 sene önce biz Yabancı Damat’ı yaptık. Yurtdışına satılan ilk dizi aslında Yabancı Damat’tır, Gümüş değildir. Gümüş, Ortadoğu’ya satılan ve oradaki pazarı ateşleyen ilk iştir. Ama yurtdışına satılan ilk dizi Yabancı Damat’tır, Yunanistan’a satıldı sadece. Ve Yunanistan’da da hit oldu. Bunu vizyonsuzluk örneği açısından söylüyorum, o dönem bir televizyon programında ismini vermeyeceğim bir oyuncu, Yabancı Damat’ın Yunanistan’da ilgi görmesiyle ilgili dedi ki: “Ya siz gerçekten böyle bir şeye inanıyor musunuz? Yani biz bir dizi yapacağız, onu da Edirne dışında biri izleyecek.” Yani böyle bir şey on sene önce hayal bile edilmiyordu. Bunu gerçekten hayal eden, kabul edelim, Türker İnanoğlu’dur. Bu açıdan gerçekten vizyon sahibi bir işti. Yani her zaman Türk televizyonculuğunda bir vizyonsuzluk vardı. Mesela sesli çekime geçerken de öyle oldu. Biz birkaç dizi haricinde hep sesli çektik. Şimdiki kuşak bunu bilmez, dublajlı çekiliyordu tüm diziler, açıp bakabilirler. 2002’den bahsediyoruz. Biz ısrarla sesli çekiyorduk. Bize, majör bir TV kanalının yöneticisi “Sizin bu sesli çekme ısrarınız kariyerinizi mahvedecek, siz yönetmenlik yapamayacaksınız, çünkü Türk dizi izleyicisi sesli çekimli bir diziyi hiçbir zaman izlemeyecek,” dedi. Vizyonsuzluk yeni değil ki! Ama şimdi paralar artıp işler uluslar arası hale gelince, başka bir şey daha oldu: Bundan nemalanmaya çalışan bir asalaklar sürüsü belirdi. Twitter hesapları açıp, bu hesaplar üzerinden anlık dizi yorumları yapmaya başladılar ve bunlar dizi yapımcılarıyla beraber çalışan tipler. Şimdi, bu asalaklar sürüsünün üretimle, içerikle hiçbir alakaları yok. Bir de bunlarla uğraşıyorsun. Neden, çünkü sosyal medya şu anda çok etkili. Ve bunlar ses çıkartıyorlar, seslerini yükseltiyorlar. Bu tipler aslında bu sistemin değişmesini istemedikleri ve sistemden faydalandıkları için yapımcıları da yönlendirmeye çalışıyorlar. Sektörle hiçbir alakası olmayan, ama işte uzaktan sanki bilirmiş gibi yapıp açıkça çıkar sağlayan çok insan var. Gazetelerde de var, Twitter’da da var.

Peki bu manzarayı, değiştirilebilirlik açısından nasıl görüyorsunuz?

DT: Ben sadece şöyle değişebileceğine inanıyorum: Bir gün birileri 60 dakikalık bir dizi yapacak ve gerçekten başarılı olacak, belki yurtdışına satılacak, belki Amerika’da, İskandinav ülkelerinde oynayacak.

 

Peki sürenin kararını kanal ve yapımcı verdiği sürece 60 dakikalık bir dizi nasıl yapılacak?

YT: Güçlü insanlar tarafından… Bazı yapımcılar bazılarına göre belli birtakım kredilere sahiptir. Bunun yapılmasının yolu şu: Çok iyi, sözü dinlenir, tecrübeli bir yönetmenle, üç dört tane büyük yıldız ve senarist bir araya gelirse bu iş yapılır. Böyle 1-2 tane denendi, olmadı. Çünkü bu ortak verilen bir ödündür. Öyle bir dizi yapacaksın ki 1 saatlik, mesela Kenan İmirzalıoğlu’yla Halit Ergenç başrolü oynayacak. Bunu hiçbir kanal reddedemez, başka türlü yapılamaz. Beğendikleri bir senaristle, yönetmenle bir araya getireceksin, bir paket halinde diyeceksin ki “Arkadaş budur, tek şart var: bir saat olacak.”

Bunu anlatırken olmasına ihtimal vererek söylüyorsunuz değil mi?

YT: Evet. Çünkü biz bunu uzun süredir düşünüyoruz, Amerika’da da böyle oldu. Son dönemde yapılan çok iyi Amerikan dizilerini görüyoruz. True Detective veya House of Cards örneklerinde böyle oldu. Başrol oyuncuları aynı zamanda ortak yapımcı oldu, hiçbir kanalın reddedemeyeceği iki tane star koyuyorsun, konuyu kapatıyorsun. Krizi böyle aştılar. Ve arka arkaya yapılan bu işlerle bir anda Amerikan dizi sektörünün çehresi değişti.

Şunu da unutmamak lazım, dünyanın her yerinde sektöre yön veren unsur, kreatiflerdir. İşi yapanlardır. Bu gidişatı değiştirecek olanlar da, eğer Türkiye’de de değiştirilebilecekse yine kreatifler olacaktır. Ne zaman ki Amerika’da da olan şekliyle, parayı tutanlara/verenlere karşı akıllıca ve güçlü şekilde kendi haklarına ve mesleklerine sahip çıkarlarsa eğer, yönetmenler, senaristler, oyuncular, ancak öyle düzelir. Onlar sahip çıkacaklar, kusura bakmasınlar, onların meselesi bu çünkü. Dünyanın her yerinde yazanlar, yönetenler, oynayanlardır bu işi üstlenen. Bizde de yasal olarak öyle de işleyişte öyle değil. Burada da böyle olmak zorunda. Amerika’da sinemada 1970’lerde olan kriz de böyle aşıldı. Spielberg, Lucas, Coppola’larla aştı. Kim yaptı o filmleri, kim aştı o krizi? O adamların 70’lerde yaptığı devrim sayesinde bugün Amerika’daki stüdyoları halen kreatifler yönetiyor. Bize bakıyorsun, bizim yaptığımız meslekle alakası olmayan bir tip diyor ki “Bu iş böyle yapılacak!” Bundan iyi bir iş çıkma ihtimali var mı?

DT: Sen mesela bir sene düşünmüşsün, senaristle geceler boyu, aylar boyu konuşmuşsun, bir risk almışsın projenle ama onu yapmak istiyorsun. Karşına çıkıyor bir tane kanal yöneticisi veya yapımcı, diyor ki “Bizim halk bunlardan anlamaz, bunu yapma!” Bir kere halkın adına konuşmak gibi bir ahlaksızlık yapıyor. Seni öyle bir yere koyuyor ki sanki sen halkla alakası olmayan, seyirciyle alakası olmayan bir entelektüel tipsin, o da halkın içinde yaşayan bir adam. Halbuki o tekneden çıkmıyor; kışın İstanbul Boğazında, yazın bütün Marmara’de, Akdenizde teknede geziyor. Sen yaptığın işi seyirciye nasıl beğendirebilirim diye kırk takla atıyorsun ve bu adam sana müdahale ediyor ve bunu halk için yaptığını söylüyor. Bu noktada, demin Yağmur’un dediği gibi iki şey yaparsın: Güçlüysen direnebilirsin. Güçsüzken de direnebilirsin, biz de mesleğimizin ilk yıllarında direndik bazı noktalarda. İşimizden olduk, para kaybettik, battık. Ya direneceksin, ya da bunların dediğini yapacaksın. Ama bunların dediğini yaparak asla başarılı olmuyorsun. Ne kendi sevdiğin işi yapıyorsun, ne de onu halk izliyor. Aslında biliyorsun bunun tek bir kuralı vardır, William Goldman isimli bir senarist vardır, der ki: “Nobody knows anything”, “Hiç kimse bir şey bilmez.” Bize bu nutukları atanların yarısından fazlasının şimdi adı sanı duyulmuyor, diğer yarısından fazlasının yaptıkları başarılı işlerin yanında bir o kadar başarısız işler dolu. Türkiye’de tek adamlık vardır, maalesef bu böyledir. Ben tek adam diye bir şeye inanmıyorum. Bence Atatürk’e de tek adam demek yanlış. Öyle bir şey yoktur, insan kolektif bir varlıktır. İyi bir iş sadece iyi insanların bir araya gelmesiyle olur. Ekibinde eğer bir tane aksayan yer varsa orayı düzeltmek zorundasın. Tek adamlık diye bir şey olur mu? Ama bizde parası olan bir adam bir ekip topluyor ve eline kırbacını alıp “Böyle yapacaksınız, bunu değiştireceksiniz, hayal kurmayacaksınız,” diye dövüyor tabiri caizse. Ondan sonra sen 2-3 sene geceleri uyku uyuyamıyorsun, bir dizi yapmış oluyorsun. Bir bakıyorsun elde avuçta hiçbir şey yok. O yüzden direnmek, doğru bildiğini savunmak, bu işin tek çözümü. Ne zaman ki yapımcılar Türkiye’de karşılarına gerçekten senaristleri, yönetmenleri, kreatif insanları alır ve onlarla karşılıklı bir ilişki kurarlar, projeler böyle olur. Bizim yaptığımız bütün iyi projelerin hepsi böyle oldu. Şu anki işimiz de öyle.

 

YT: Bir de Türkiye’de dizilerin sanat işi olmadığı, sinemanın sanat olduğu ve dizilerin para kazanma yolu olduğu gibi bir algı var. Hiç böyle değil. Biz bunu yıllardır söylüyorduk, bugün gelinen noktada haklı çıktığımız için çok mutluyum. Dizilerin sinemadan hiçbir farkı yoktur. Bugün baktığımızda sanat eseri diye bakılan birçok filmin sanat eseriyle uzaktan yakından alakası olmamasına rağmen birçok TV dizisi –Türkiye’de yapılanları kastetmiyorum- çok daha sanata yakın. Bizim Türkiye’deki arkadaşlar da “dizi işte” demek yerine sinemada gösterdikleri mücadeleyi televizyon dizisinde de göstermek zorundalar, aksi taktirde çalışabilecekleri bir televizyon sektörü olmayacak. Çünkü bu sektör, sadece ve sdece yeteneksizler, biat edenler, patronların/ağaların her dediğini yapanların sektörü haline gelecek. Bu da bu sektörün ölümü demek, iki sene içerisinde cenazesi kaldırılır. Sektördeki arkadaşlarımız için söylüyorum, akıllarını başlarına toplayacaklar ve bu mücadeleye ortak olacaklar. İstedikleri dizileri yapacaklar. Gerekirse 3-5 kuruş az para kazanacaklar.

DT: Aynen öyle! Yani mesela Çağatay, ne kadar doğru bir şey yaptı. Çocuk, kariyerinin bu noktasında bayağı riskli, birçok insana göre “Bu hayatta tutmaz, manyak mıdır nedir bunlar, bu devirde öyle hikâye mi olur?” dediği bir anda, gerçekten bir işe daldı severek ve karşılığını da aldı. Ne güzel! Bu örneklerin çoğalması lazım. Demek ki oluyor! Gerçekten helal olsun yapanlara!

YT: Bu tür dizilere laf edip, kendileri cıvık cıvık, buram buram naftalin kokan dizi yaptılar da n’oldu? Başarısız oldular hepsi. Hani çok iyi tanıyordunuz seyirciyi? Hani duygusaldı, hani sadece kadın hikâyeleriydi, hani sadece bunlar tutuyordu? Hani Türk milleti, affedersin, aptaldı, anlamazdı. N’oldu? Açık söylüyorum, şu an Türk televizyon sektöründe iki tane, güzel denilebilecek, komplike hikâyesi olan dizi var: Biri İçerde, bir tanesi Vatanım Sensin. Karşılaştırmalı olarak söylüyorum. Diğer işlere baktığın zaman o mantığın uzantısı olan işler var. Belki Anne dizisini de buna katabiliriz.

DT: Sonuçta Türkiye’de karşılığı olan bir dizi. İnşallah çok başarılı da olur. Ben Diriliş’i de katıyorum buna. Gerçekten Osmanlı’nın kuruluşunu bir şekilde anlatmak, herkesin “Olur mu?” diyeceği bir işi yaptılar ki Muhteşem Yüzyıl’da da bize bunu demişlerdi. “Olur mu, tutmaz, neyi anlatacaksınız, haremi nasıl anlatacaksınız?” Kimsenin aklından öyle bir şey geçmiyordu, Meral’in aklına geldi ve oldu. Diriliş de bu anlamda, bağlamın dışında bir iştir. Burada beğenilerden bahsetmiyoruz, bakış açısından bahsediyoruz.

YT: Yani o tek tipçiliği, böyle olursa olur diyen faşizan algıya karşı bir duruş anlamında Diriliş de özel bir iş.

DT: Yani biz de itiraf edelim, Gecenin Kraliçesi’nde birçok nedenden ötürü böyle bir şey yaptık ve olmadı o yüzden, yapamadık yani. Pişman da olduk. Çünkü hikâyeyle bağ kurman lazım, çok uğraştık ama olmadı. Yanlış kurulmuş bir işti.

Peki Türkiye’nin dünyaya dizi satan üçüncü ülke olmasını nasıl yorumlarsınız?

DT: Biraz konjonktürel bir şey bu aslında. 2000’li yıllardan itibaren bütün bu coğrafyanın giderek başka bir eksene, hatta giderek kültürel olarak Araplaşmasıyla ilgisi var. Araplara, dizilerle biraz büyülü bir dünya satmamız kadar, bizim de kültürel olarak oraya doğru yaklaşmamızla ilgili… Bunun adını koyalım; aynı şey Balkan coğrafyası için de geçerli, orada da var olan bir süreç. Sonuçta bizim buralara satılıyor. Güney Amerika’ya da satılıyor, evet, ama hepsi değil; orayı ayırıyorum ama bütün bir Batı dünyasına satılmıyor. Biz hep Yağmur’la, aslında Türklerin yaptığı bir-iki güzel şeyden biri film yapmaktır deriz. 60’larda, 70’lerde böyleydi.

YT: Yetenekli olduğumuz alanlardan birisidir milletçe, Türkler sinema konusunda ilginç bir şekilde yeteneklidirler.

DT: Çok örnekleri var. Türk sineması seyircisiyle ilişkisini çok sıkı kurmuştur. Özellikle 60’lar en büyük yönetmenlerin çıktığı bir dönemdir. Lütfi Akad’lar, Metin Erksan’lar.

YT: Bizim tarih danışmanlarımızdan bir tanesi anlatmıştı mesela, 1919’da İzmir’de müslüman kadınların sinemaya gitmesini yasaklayalım, çünkü ev işleri yapmıyorlar, tüm gün matinelere gidiyorlar diye fetva verilmesi isteniyor. Düşünün, 1919’da Türk kadınları sinemaya gidiyormuş, 7 tane sinema varmış İzmir’de! Türk izleyicisi fimleri seviyor, dizileri de seviyor. Yani büyük bir bölgedeyiz ve dizi konusunda her şeye rağmen, hâlâ bir numarayız. Biz, Türk dizi sektörünün buradan bir adım daha atacak ve Batıya da, Amerika’ya da satacak diye bekliyorduk. Şu an tabii yapamaz öyle bir şey. Ama 2 sene önce, Türk televizyonlarının başarısı tavana vurmuştu; süre mevzusunu halletmiş olsaydı yapma şansı vardı.

“Vatanım Sensin’i Yapmamız Lazımdı”

Bundan sonraki fikirlerinizi özellikle merak ediyorum çünkü hem Alacakaranlık gibi bir polisiye –ki dünyada polisiyenin yükselişte olduğu bir dönemdeyiz-, hem de Sır Dosyası gibi bir korku dizisi çektiniz. Bugünün imkanları ve zevkleriyle yeniden bu türdeki işlere girişmek ister misiniz?

YT: Var tabii projelerimiz, çok istiyoruz.

DT: Sır Dosyası’nı bile yeniden çekmeyi kesinlikle düşünüyoruz.

YT: Ama Vatanım Sensin’i yapmamız lazımdı. Eğer bu iş olmasaydı birçok şeyi sorgulamamız gerekecekti, bundan sonra ne yapmamız lazım bağlamında. Yapmasaydık şimdi şunları konuşamıyor olacaktık. Ama bundan sonra farklı türlerde yapmak istiyoruz çünkü eminiz çok başarılı olacağına. Biz Okul’u yapmadan önce hangi yapımcıya gidip korku filmi yapacağız desek bize kahkahalarla gülüyorlardı. “Türkiye’de korku filmi mi?” diye on beş dakika gülüyordu yapımcılar, şaka değil. “Siz kafayı yemişsiniz, ben sizi akıllı sanırdım,” falan diyorlardı. 1 milyon kişi izledi Okul’u. Ondan sonra da biliyorsun bir sürü korku filmi çekildi.

E asıl gülünecek olanlar da şimdiki cinli korku filmleri bence.(Gülüşmeler)

DT: Olabilir, en azından bir Türk korku filmi havuzu oluştu.N’oldu mesela, bir Can Evrenol diye bir yönetmen çıktı bir sürü çöpün arasında. Çok önemli bir yönetmen o ve çok önemli bir film yaptı.

Okul’un bir güzel ve önemli yanı da bir kitap uyarlaması olması aynı zamanda.

YT: Doğru, tabii.

Sır Dosyası’nın bir hayranı olarak hep merak ettiğim iki soruyu sormak isterim: Öncelikle dizinin son bölümü kayıp, abi. (Gülüşmeler) “Almanyadan Gelen Satanist” bölümü, bu konuda eski hayranlar için bir iyilik yapmayı düşünüyor musunuz? Diğerleri 144p de olsa bulunuyor internette ama son bölüm yok.

YT: Yapma ya. O kadar kötü mü? Tamam, beşinci bölümü sağlayabiliriz. Bizim de en sevdiğimiz bölüm o.

Çok şahane olacaktır, bir de o dönemdeki meşhur satanist avı konularına falan denk geldiği için nostaljik bir önemi de var aslında. İkinci sorum da şu: Diziyle ilgili yazı yazarken bir Ekşi Sözlük yorumunda “Benzeteceksen X-Files’a değil İkiz Tepeler’e benzet,” dediğinize dair rivayet gerçek midir?  

YT: Dedik, dedik. (Gülüşmeler)

Bunu çok merak ediyordum, çünkü İkiz Tepeler de çok önemli bir iş.

YT: Biz iki senemizi İkiz Tepeler’le yaşadık ya, çok etkilenmiştik.

DT: Rüyalarımıza falan giriyordu. Yani X-Files’dan daha çok etkilendik. Ama X-Files da çok önemli bir iş, çok önemli bölümleri var ve en iyi bölümleri de UFO hikâyesiyle ilgili bölümlerdir.

YT: Devlet ilişkileri, vesaire. Anarşist bir dizidir yani. Alt metni çok sağlamdır. Şunu da söyleyeyim, Sır Dosyası’nın aslında çok geniş bir arkaplanı vardır, ama yapamadık.

Reyting yüzünden bitti değil mi?

YT: Tamamen reytingle ilgili. Biz bayağı, Kurtuluş Savaşı’ndaki paranormal olaylara, Nuh’un Gemisi’ne falan girecektik. Neler anlatacaktık ama olmadı.

Şu an gerçekten ağlamak istiyorum. (Gülüşmeler)

DT: Esas dosyalar onlardı. Çekilen bölümler aslında giriş bölümleriydi, asıl hikâyeye yedinci bölümde falan girecektik ve oralar inanılmazdı. Ağrı Dağı hikâyeleri, 100 sene geriye gitmeler falan…

Çekilip de yayınlanmamış bölüm var mı?

DT: Sadece birinci bölümün pilotu. Onu çektik ama Cem Uzan seyretti -o zaman Cem Uzan vardı Star’ın başında- çok beğendiklerini, ama karanlık olduğunu söyledi. Gece çekmişiz hepsini, bölümün aynısını bir kez daha ücret vererek gündüz çekmemizi istediler. Orijinal ilk bölümü hiç kimse görmedi.

YT: Gerçekten bir güzellik yapsak da alsak onu, yaysak insanlara Durul. Bir bakalım buna, ilgilenelim.

Sanırım iyi bir şeye sebep oluyorum. (Gülüşmeler) Son olarak Türkiye dizi tarihindeki favorilerinizden birkaçını öğrenerek kapatmak isterim.

(Her ikisi de karşılıklı konuşarak): Aşk-ı Memnu… Halit Refiğ’inki. Biz onu küçükken televizyonda izlemiş ve çok etkilenmiştik. İkincisi Ateşten Günler, Halide Edib’in eserinden Ziya Öztan’ın uyarladığı. Ayrıca çok erken yaşta ölen Okan Uysaler’in Gecenin Öteki Yüzü’nü ve Issızlığın Ortası’nı sayabiliriz. Okan Uysaler o dönemin şartlarında çok namuslu, çok iyi bir dizi yönetmeniydi. Son dönem dizi tarihimizden Behzat Ç.’yi saymak lazım. Bizimkiler’i söylemek isterim, gerçekten her hafta Pazar gününe randevu verilir gibi, televizyon başına geçer beklerdik. O da önemli. Uğur abinin (Yücel) Karanlıkta Koşanlar’ı da var. Yerli polisiyeler konusunda Alacakaranlık’la ikisi çok önemli işlerdir.

author-avatar

1987, Ankara doğumlu. Mylos Yayın Grubu'nun sosyal medya editörlüğünü yapmakla birlikte 2010'da kişisel blogu olarak açtığı ve şimdilerde kültür-sanat-edebiyat haberleri ve eleştirilerini yayınlayan "KalemKahveKlavye.com"da editörlüğe ve yazarlığa devam ediyor. 2015'te ilk romanı Kadran Kadraj, Esen Kitap etiketiyle yayımlandı. Evli ve iki kedi babası...

1 Yorum : "Taylan Biraderler: "Sektördeki Krizin Sebebi Yapımcılar ve Kanallardır""

  • comment-avatar
    Selin 22 Nisan 2017 (23:31)

    Canım yönetmenlerim yine kaliteliler hep kaliteliler 🙂

Yorumunu Paylaş

%d blogcu bunu beğendi: