Gül Oğuz: “Bir Derdi Olan İşler Yapmaya Çalışıyorum”

- Röportaj: Özlem Özdemir
-Gül Oğuz Fotoğraf: Yusuf Ozan Kopçuk
Hafızalardan silinmeyen Sil Baştan, Sıla, Merhamet dizilerinin yönetmeni Gül Oğuz’la buluştuk ve Çoban Yıldızı’nı, Hayat Şarkısı’nı, izleyicinin, televizyonun, sektörün yıllar içindeki değişimini konuştuk.

 

Yönetmen ve yapımcı olarak bir hikâyeyi seçerken ilk neye bakıyorsunuz?

Önce hikâyenin gücüne önem veriyorum; tabii bizi heyecanlandırması önemli çünkü ilk önce bizim beğenmemiz gerekiyor ki inanalım, arkasında duralım. Yoksa yapamayız, başarılı olamayız. Çoban Yıldızı’nı sorarsanız Gülizar Irmak çok başarılı bir senarist, hikâyesini de çok sevdim. Çoban Yıldızı’nın senaryo yapısı, senaryo matematiği beni çok heyecanlandırdı. Ben toprak işlerini, aksiyonu ve tabii ki kadın merkezli senaryoları çok seviyorum. Salon ve şehir işlerini, özellikle ben yönetiyorsam, çok tercih etmiyorum. Hayat Şarkısı da İstanbul’da geçiyor ama onda da kültürel yapı ve geleneksel değerleri görürsünüz. Zaten dizi köy sahneleriyle başlamıştı.

Merhamet’te de öyleydi…

Evet, Merhamet’te de ana karakterin geçmişi, köyden başlıyordu.

Ve tüm dizilerinizde birçok kötü adam var, özellikle Çoban Yıldızı’nda.

Her yer onlarla dolu… Sonuçta Çoban Yıldızı’nın merkezinde kadın meselesi var ama bütün terslikler zaten bu adamlar yüzünden değil mi? Zorla alıyorlar, veriyorlar, dövüyorlar, öldürüyorlar, kapatıyorlar, kadınların yaşam özgürlüklerini engelliyorlar. Biz de onları konu ediyoruz, eleştiriyoruz. Birkaç arkadaşım, “Sen böyle sert işi yapmazdın,” dedi. Oysa Sıla da sertti, unutmuşlar sanırım, o da çok sert başlamıştı, zamanla derdini anlattı. Becerebildiğim kadarıyla hep bir derdi, cümlesi olan işler yapmaya çalışıyorum.

Hayat Şarkısı’nda uzun zamandan sonra ilk kez antikahraman bir kadın karakter çıktı…

Hayat Şarkısı, Mahinur Ergun’un harika senaryosunun başarısıdır. Hülya karakteri antikahraman olarak başladı ve Burcu Biricik’in de sıcacık oyunculuğu sayesinde çok sevildi. Tutması riskli olabilecek bir işti ama Mahinur Ergun’un kalemi, Ahmet Mümtaz, Birkan, Tayanç, Ecem, Pelin, Seray Hanım ve sayamadığım bütün oyuncularımız, bütün teknik ekibimiz, yönetmenimiz Cem Karcı ile her seferinde mutlulukla izlediğimiz çok özel, hiç unutmayacağımız işlerimizden biri oldu.

En Eğlenceli 9 Sahnesiyle Bir Güzel Dizi Hayat Şarkısı’na Veda

Çoban Yıldızı’nın castında sizin eliniz var galiba… Cast direktörüyle çalışıyor musunuz?

Çalışıyoruz, Mine Güler’le. Çok uzun zamandır birlikte çalıştığımız için artık birbirimizi çok iyi tanıyoruz, bu sayede çok rahat ilerliyoruz.

Selin Şekerci’yi böyle bir rolde görmek şaşırtıcı oldu herkes için.

Ben Selin’i uzun zamandır takip ediyordum ve çok beğeniyordum. İyi oyuncu her şeyi oynar. Bir oyuncuya kötüyü oynatıyorsun, bütün sektör gidip kötü karakteri teklif ediyor. Biraz daha yaratıcı olsunlar lütfen. Şükrü için de, “Şehirli tip, olmaz,” dediler. Niye olmasın? Oyuncu her şey olur, her rolü oynar. Selin de Şükrü de çok iyi oyuncular, daha çıkacak çok malzemeleri var. Bu işte de göreceksiniz, bölümler ilerledikçe daha da döktürecekler.

Oyuncuların tiplerini de değiştiriyorsunuz genelde…

Geçmişimde sanat yönetmenliği, kostüm tasarımı da olduğu için oyuncunun saçını, kıyafetini, duruşunu değiştirdiğimde neler olabileceğini görebiliyorum, bu da bir avantaj sağlıyor. Ben tipi değiştiriyorum ama oyuncu yapıyor asıl işi. Bir de ben şunu öğrendim: “Ben yaptım, oldu!” diye bir şey yok, bir işi yaparken; “Benim de katkım oldu,” doğrusu bu.

Kaç senedir sektördesiniz?

Mimar Sinan’da okudum, o zaman İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’ydi. Sahne görüntü bölümünden mezun oldum; hemen sahne ve kostüm tasarımına, sanat yönetmenliğine başladım. İstanbul Şehir Tiyatrosunda, Şan Tiyatrosu’ndaki birçok oyunda, filmde, dizide çalıştım, yani 30 sene olmuş. Yılların getirdiği birikimi kullanıyorum; bu da çok hoşuma gidiyor doğrusu. Üstelik daha sakin bakıyorum olaylara. Hırslarım da epey azaldı sanırım.

Zamanla hırsın yerine tutku geçiyor sanırım…

Evet, haklısın, tutku ve işi iyi yapma sorumluluğu… Bir işe başladığında o sorumlulukla çalışmak başka bir şey. Orada koskoca bir ekibin sorumluluğu var, hep birlikte üzülüyoruz, hep birlikte seviniyoruz. Sette herkes nasıl çalışıyorsa ben burada, senarist orada gece gündüz perişan çalışıyoruz.

Şükrü Özyıldız Episode Röportajı: “Yaptığım İşte Gerçeği, En Organiği Arıyorum”

Dizi yapımcılığı ne zaman başladı?

Sil Baştan’da da Sıla’da da yapımcıydım ama Most Production’da yapımcılığın para kısmı Mustafa Oğuz’da, benim yaptığım biraz daha proje tasarımı, kreatif direktörlük. Projelerin gelmesi, uygulanmasıyla ben uğraşıyorum ama para kısmıyla hiç alakam yok.

Dizi ya da genel olarak TV izleyicisi nereden nereye geldi, 30 yıl içinde değişen neler oldu, gözlemleriniz nelerdir?

Ben TV izleyicisi diye ayırmak istemem çünkü ülkeye bütün olarak bakmak gerekir. 30 sene önceki insan profiliyle bugünkünü düşünürsek zaten dizileri de anlarız. TRT’de Ateşten Günler, Cahide gibi işlerde sanat yönetmeni olarak çalıştım. O dönem bütün TRT işleri, bir sinema filmi gibi yapılırdı, büyük bütçeli işlerdi. Sonra gitgide değişti ki bu da çok normal. Toplumun sosyal, kültürel, politik yapısıyla ilgili bir durum. Dizileri niye ayıralım ki bütün bu değişimden?

Ne değişti sizce?

Her şey değişti. AKM, opera, bale ve eskisi kadar tiyatro yok artık. Eskiden hafta sonunda okul bizi baleye götürürdü, annem babam akşamları operaya, tiyatroya giderdi. Şimdi öyle bir şey mi var? O zaman algı başkaydı. Şimdi algı değişti, başka bir genele hitap etmek zorundayız. Tüm bunlara rağmen Türkiye’de çok güzel işler yapıldığını, 140 dakikayı bulan sürelere rağmen harika işler çıkarıldığını da söylemek istiyorum.

Diziler etkiliyor mu insanları?

Etkiliyor ama senarist kiminle özdeşleştiriyorsa seyirci ondan etkileniyor. Bilmiş bilmiş konuşmayayım, bu işin teorisyenleri yazar ama şunu söyleyebilirim: Mesela Kurtlar Vadisi benim için kötü bir deneyimdir. Oğlum sanırım 13-14 yaşındayken başlamıştı ve birçok arkadaşını çok kötü etkiledi dizi. Ben 2 bölüm seyrettim, bir baktım ki Çakır’la özdeşleştirmiş senarist bizi; işte, o en büyük tehlike. Birçok dizide de silahlar çekiliyor, ama izleyen durup dururken kötü adama öykünmüyor. Çünkü düzgün, ahlaklı, iyi kalpli karakterlerle özdeşleştiriyoruz seyirciyi. Siz de mücadele edin, kafanız dik olsun, iyi insan olun, kötülere karşı durun diyoruz. Senaristin yazdığı, yapımcının da kontrolünde olan sorumluluk budur bence. Ama senarist kötü karakterle özdeşleştirmişse o projeleri incelemek gerekir.

Dizi sektörüne dair eleştirileri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çok üretken, faydalı bir sektör, önemli bir gelir de yaratıyor ülkeye. Ama çok sert eleştiriliyor, sansüre uğruyor, dönüp dolaşıp, “Her şey bu diziler yüzünden!” deniyor. Hatta bazı oyuncular bile böyle düşünebiliyor.

Dizileri küçümseyen tavır devam ediyor bu halde…

Maalesef. Sette de hep söylüyorum: Mesleğini, yaptığın işi, emeğini küçümseyemezsin. Kazandığın parayı küçümseyemezsin. Sanat yönetmenliği yaparken, oyuncunun evine giderdim. Genci, yaşlısı dolabını açar, “Gül Hanım, benim takım elbisem var, smokinim var, bir tane kahverengi takımım var, iki kazağım var,” diye tek tek gösterirlerdi. Ona göre seçerdim, kostüm bütçesi yoktu çünkü; öyle büyük paralar yoktu, 120 bölüm diziler yoktu. Ve bu insanlar terbiyeleriyle gelip giderlerdi. Şimdi benim setime çeşit çeşit kostüm geliyor. Bende çalışan hiçbir oyuncu, “Bu ne biçim pantolon!” deyip kostümcüye atamaz. O şımarıklığa tahammülüm yok. Evet, yoruluyoruz, oyuncular da çok yoruluyor, haklı tarafları var ama şımarıklık yapmak, küçümsemek başka şeyler…

Süre sorunları, çalışma koşulları… Sektörün temel sorunlarıyla ilgili ne düşünüyorsunuz?

İnsanlar gece gündüz çalışıyor bu sektörde, o yüzden kimseye kıyamıyorum. 1 saat izlediği dizinin 1 saatte çekildiğini sanan insanlar var. Oturup keyifle izledikleri diziyi çok kolay zannediyorlar. Bu sektörde çalışan herkes gerçekten canını dişine takarak çalışıyor. Çoban Yıldızı’nda -27 derecede dış çekim yaptık. Menderes Samancılar elinde kahveyle duruyordu, içerken kahve donduğu için boğazına buz kaçtı. SelimBayraktar’a çay götürmüşler, 2 dakika sonra çay dondu. O koşullarda dışarıda çekim yaptık. Oyuncuları çok seviyorum, hep söylerim, yaşları kaç olursa olsun, onların bir tarafının hâlâ çocuk kaldığını düşünürüm, belki de o yüzden iyi oyuncu olabiliyorlar. Hatta bu yüzden yönetmenlik yaparken sette, abartıp onlara fazla koruyucu davranabiliyorum. Set koşullarıysa çok ama çok zor, inanın. Hep parlak tarafı konuşuluyor ama zorluklar yaşanıyor.

Peki, bu kadar hızlı büyüyen bir sektör, gerekli eğitimli insanları yetiştirebiliyor mu?

20 sene öncesine göre çok daha fazla sayıda donanımlı teknik ekip, senarist, oyuncu var. Oyuncu bulamazdık 20 yıl önce, mesela Müjdat Gezen şahane bir şey yaptı, akademi kurdu. Yüzlerce oyuncu yetiştirdi. Sette de öğrenebilirsiniz, okulunu da okuyabilirsiniz. Alaylı ya da okullu olmak önemli değil, işi öğrenmeye çalışmak, uğraşmak ve tabii ki yetenek önemli. Oyuncular açısından en temel şeylerden biri, kamera oyunculuğuyla tiyatro oyunculuğu arasındaki farkı bilmek. Apayrı iki sistem aslında, oyuncularda böyle bir eğitime ihtiyaç var bence. Senaristler, teknik ekipler için de alt uzmanlaşma eğitimleri olabilse, bunlar teşvik edilse çok daha güzel noktalara gidebiliriz.

Reyting ölçüm sistemiyle ilgili ne düşünüyorsunuz?

Bu seneki işlere bakıyorum: İçerde kaliteli iş, reytingi yüksek; Diriliş-Ertuğrul’u beğeniyorum, bakayım diyorum takılıp kalıyorum, kaliteli iş, reytingi çok yüksek. Vatanım Sensin güzel mi güzel, alıyor mu reyting, alıyor. Cesur ve Güzel kaliteli iş, o da alıyor reyting. Bazen yanılgılar olabilir ama kimse küçümsemesin izleyiciyi, iyi işler seyrediliyor.

“Seyirci anlamaz” eskide kaldı yani…

Kim oynamış, nerede çekilmiş önemli değil, belirleyici olan senaryonun gücü. Tutan işlerin hepsinde çengel atan, sağlam giden bir çatışma var. “Seyirci anlamadı,” diye bir şey yok, seyirci bu sene çok iyi anladı. Tutan işlerde, “Bu da bu kadar izlenmeyi hak etmedi,” dediğimiz hiçbir şey yok.

Buna rağmen önce oyuncu, sonra senaryo anlayışıyla da işler yapılıyor hâlâ…

Önce senaryo, oyuncuya göre karakter değil, karaktere göre oyuncu seçmek. Başka türlüsü benim yapabildiğim bir şey değil. Yapım şirketi olarak hiçbir oyuncuyu tutamıyorum, “Bekle,” diyemiyorum. Karakter belli olunca oyuncuyu konumlandırıyorum işin içine; tersini yapamıyorum yani oyuncuya göre karakter çıkartamıyorum, daha doğrusu çalıştığımız senaristlerimizle birlikte bunu tercih ediyoruz diyebilirim.

Online mecralara nasıl bakıyorsunuz?

Çok mutlu oluyorum. Berkun Oya’nın yazdığı Masum başladı, Ay Yapım’ın projesi başladı, umarım yolları çok açık olur.

Most olarak düşünüyor musunuz online dizi yapmayı?

Bir süre sonra biz de yaparız, neden olmasın…

Sevdiğiniz yabancı dizi var mı?

Bu sene yoğunluktan çok vaktim olmuyor,. Ama en yeni The O.A.’yi izledim, bayılıyorum fantastiklere.

Most’a gelen senaryoları siz mi okuyorsunuz?

Evet, ama dışarıdan bilmediğimiz hikâye, senaryo almıyoruz artık. Sıla’da bir olay yaşadık, bir kadın, 2 sayfa hikâye göndermiş Most’a, haberim yok. Bir tek benzerlik var, o da sadece “töre”, senaryosunu çaldığımı söyledi, dava açtı, hikâyeye baktım, alakası yok. Nasıl olsa doğrusu ortaya çıkar diye çok ciddiye almadım açıkçası ama maalesef -SenDer de dahil- herkesin itirazına rağmen kazandı davayı. Çok ağrıma gitti, çok kızdım ve çok üzüldüm tabii ki. Maalesef artık her işte mutlaka böyle insanlar çıkıyor, bütün yapım şirketlerinin de en büyük sıkıntısı bu. Merhamet’i romandan uyarladık, ilk bölüm yayınlandıktan sonra biri aramış ofisi, “Bu benim senaryom,” demiş, roman uyarlaması olduğunu söylemiş arkadaşımız, “O zaman romanı da benden çalmışlar!” demiş, kapatmış. Çoban Yıldızı’nda bile oldu, birinin aynı isimle bir filmi varmış. Konu, senaryo, hiçbir şey benzemiyor, sadece isim benzerliği var, dava açmış. Bunu amaç edinen insanlar var, bunlarla uğraşıyorlar. O yüzden tanıdığımız, bildiğimiz insanlarla çalışıyoruz, pek çok yapım şirketi gibi.

Tersinden bakınca genç ve çok yetenekli bir senarist size ulaşamıyor artık.

Ne yazık ki evet. Senaristlerin de projeleri alınıp sorulmadan kullanılıyor bazen ve hakları yeniyor. Onları da anlıyorum. Onlar da kendilerini garantiye almalılar, bizler de kendimizi korumaya çalışıyoruz. Her şeye rağmen fırsatım oldukça gençlerle buluşuyorum, onlarla görüşüyorum. Sosyal medyadan ulaşanlar oluyor, buluşuyorum, konuşuyorum, bildiğim kadarıyla yol göstermeye çalışıyorum. Ama önce noter ve SenDer’den senaryonuzu tasdikletin, öyle gelin diyorum.

author-avatar

1984 doğumlu. İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü mezunu, aynı bölümde yüksek lisans yaparken eğitim yayıncılığı alanında çalışmaya başladı, iki yıl sonra kültür yayıncılığı alanına geçti. Bilim ve Gelecek dergisinde Yazı İşleri Müdürü, Esen Kitap'ta Genel Yayın Yönetmeni olarak çalıştı. SoL gazetesinin bilim eki BilimsoL'a ve kitap ekine katkı sundu. Mylos Yayın Grubu'nda dergi ve kitaplarla haşır neşir. Episode'un Yayın Yönetmeni, 221B'nin editörü.

Henüz Yorum Yok : "Gül Oğuz: “Bir Derdi Olan İşler Yapmaya Çalışıyorum”"

    Yorumunu Paylaş

    %d blogcu bunu beğendi: