Komplo-19: Büyük Komplo Teorisi Salgınında Hayatta Kalma Rehberi

 Komplo-19: Büyük Komplo Teorisi Salgınında Hayatta Kalma Rehberi

İnceleme: Barış Can Ergen

11 Eylül’de İkiz Kuleler’e giren uçak değil hologram mıydı? Ay’a gerçekten gidildi mi? Bill Gates aşılarla nüfusu azaltmayı planladı mı? Dünya Sağlık Örgütü, devletlere yön veren bir ağın parçası mı? Dünyayı beş büyük aile mi yönetiyor? Çamlıca Kulesi şırınga şeklinde mi inşa edildi? COVID-19 aslında tüm insanları enjeksiyon yoluyla dize getirmek için abartılan bir virüs mü? 

GAİN ekranlarında yayınlanan yeni belgesel ‘Komplo-19’, özellikle pandemi döneminde altın çağını yaşayan komplo teorileri dünyasına dalıyor. Aşı karşıtları, bilim insanları, sosyal bilimciler, araştırmacılar modern çağın giderek büyüyen fenomenini tüm yönleriyle anlatıyor.

Açıklanamayan bir olaydan gizli ama etkili bir örgütlenmenin sorumlu olduğuna dair bir inanç olarak tanımlanabilecek komplo teorileri, kitle iletişim olanaklarının artmasıyla karşımıza sıklıkla çıkmaya devam edecek bir fenomen. Belgeselde de belirtildiği gibi, özellikle pandemi gibi bütün dünya nüfusunu, sadece birer istatistik olarak değil, bireysel olarak her insanın hayatının ilgilendiren bir krizin yaşandığı zamanlarda yeşerecek elverişli bir ortam buldu. Pandemiye kadar büyük çoğunluk ve ciddi ana akım medya kuruluşları tarafından belki bir tercih, belki de basit habercilik refleksleriyle kolaylıkla görmezden gelinebilirken, pandemiyle birlikte toplumları bir halk sağlığı sorunuyla karşı karşıya bırakır hale geldi. Örneğin, öncesinde Ay’a gidilmediğini söylemek eğlenceli bir geyik muhabbeti konusu olmaktan öteye geçemezken, komplocular tarafında astronotlara aktörnot denmesi gibi zararsız görünen esprilerin konusu olabilirken; bugünlerde Ay’a gidilmediğini, dünyanın düz olduğunu, 11 Eylül’deki uçakların hologram olduğunu söyleyenlerin aynı zamanda aşı karşıtları da olduğunun görmek mümkün.

Burada bir parantez açmakta fayda var, zira aşı konusunda tereddüt yaşayanlar veya pandemi kısıtlarını eleştirenlerin aşı karşıtlığı sınıfına girmediğini açıklamak mühim. Komploculuğun, yeni teknolojik ya da bilimsel gelişmelere şüpheci yaklaşmaktan en önemli farkı, bir dünya düzeni iddiası ortaya koyması. 

Belgesel, gözden düşmüş bir ünlü ve bir komplo yazarının/medya insanının özel bir araçla 11 Eylül 2021’de İstanbul Maltepe’de gerçekleşecek aşı karşıtı “Büyük Uyanış Mitingi”ne gitmek üzere yolda olduğu bir sahneyle açılıyor. Yazarın kendinden eminliği ürkütücü gelse de konuştukça ve katıldığı televizyon programlarından kesitler ekrana geldikçe, bu rahatlığın aslında kar odaklı bir iş planına sadakatten kaynaklandığı, kişinin kendisinin de anlattıklarına inanmadığı düşünülebilir. Hesaplı bir denge kurmaya çalışıyor, söylemleri dayanaksız konularda bile bir çeşit rasyonellik derdi taşıyor. Fakat yarı ünlüye geçtiğimizde, apayrı bir tabloyla karşılaşıyoruz. 11 Eylül saldırılarından açılan konu, aynı gün bölgede yıkılan fakat gündem olmayan bir başka binaya, binadaki yıkımla yokolan içeriği belirsiz gizli belgelere geliyor. Tiradın finali ise, o belgelere erişimi olan ABD’deki bir dostundan bir usb içinde belgelerin bir kısmının gönderileceğinin müjdelenmesiyle sonlanıyor. Burada gördüğümüz özensizlik, mantıksal ilkelere bağlı kalmama, inandırıcılık endişesi taşımama gibi özellikler, diğerinin aksine bu kişinin gerçekten söylediklerine inandığını bize söylüyor olabilir. Fakat bu elbette bu yazının değil, bir psikoloji makalesinin konusu. Mitingde gördüğümüz aralarında iktidar yanlısı gazetecilerinden sıradan vatandaşlar gibi görünen çeşitli insanlar, belgeselde sosyolog Can Kozanoğlu’nun da bahsettiği gibi, bir komünitede olma hissini yaşamanın hazzı içerisindeler, öfkelerini kanalize ettikleri konuyu kameralara karşı dillendirmekten keyif alıyorlar.

Bilim insanlarını izlediğimiz, aklın sesini dinlediğimiz bölümlerde istatistik olarak birbiriyle çelişen birtakım kaynağı belirsiz veriler önümüze gelse de, sorunu bir çeşit sokak röportajı formatında da olsa kısıtlı bir sürede anlatmayı kotarabilmesiyle “Komplo-19” iyi bir izlence. Komplo teorilerine inancın sonuçlarının ciddiyeti belgeselin sarkastik şen tonunda kayboluyor fakat ilginçtir bu eleştirinin kendisi de belgeselde dile getiriliyor ve bu teorileri eğlence maksadıyla olsa da paylaşmanın zararlarından bahsediliyor. Kurgudışı bir yapımda bir çeşit meta aydınlanma yaşadığımız bu anın, aşı karşıtlarıyla empati yapmaya çalışmamıza katkı sunduğu da bir bakış açısı olarak söylenebilir. Hele ki bir de buna bir mahlasla konuşan ve araştırmacı/yazar titri kullanan bir insanı ekleyince belki de aşı karşıtlarına öfkelenecek başka şeyler vermiş midir bu belgesel? Kim bilir.

Belgesel ardılı gelecek mi, diğer bölümler hangi konulara eğilecek bilemediğimin şerhini düşerek, komplo teorilerini politik bilinçsizliği bir sonucu olarak değerlendirmek bir belgesel için daha eğitici olabilirdi inancıyla belgeselden ayrıldığımı söyleyebilirim. Politik bilinci düşük insanların – ki bu insanların büyük çoğunluğunun sınıfı sebebiyle bilinçlenmeye ulaşacak imkanları yetersiz – gündelik hayatlarında yaşadıkları gerçek sorunları anlamlandıracak bir yol arayışında komplo teorileriyle tanıştığını söylemek pekala mümkün. Arayış burada kilit bir kelime, o arayışın sonuçları da her ne kadar saçma görünse de gayet anlaşılabilir. Her konuda sayısız cevabı olan insanların olduğu bu belgesel için yazılan bu eleştiri yazısını, retorik de olsa bir soruyla bitirelim: İlluminati’ye inanmak mı, dünyada serveti elinde bulunduran politik bir elite inanmak mı daha kolay? 

Benzer İçerikler