Röportaj: Bihter’in Yönetmenleri M. Caner Alper & Mehmet Binay ve Senarist Merve Göntem

 Röportaj: Bihter’in Yönetmenleri M. Caner Alper & Mehmet Binay ve Senarist Merve Göntem

Bihter, Prime Video kataloğuna eklenir eklenmez tartışma konusu oldu. Özellikle sosyal medyada
filme karşı yoğun bir linç yaşandı. Elbette bunda Halid Ziya Uşaklıgil’in Aşk-ı Memnu eserinin 100 yılı aşkın süredir devam eden büyüsünün ve başka uyarlamalarının etkisi var.

Neticede Halid Ziya Uşaklıgil, Servet-i Fünun döneminin roman ve hikâye türündeki en önemli yazarlarından. Dolayısıyla yazdığı eserler de yaşayan klasikler. Bihter filmi ise Aşk-ı Memnu eserine başka bir pencereden, zamanın ruhu içerisinde bakmaya çalışan bir yapım.

Filmin yönetmenleri M. Caner Alper-Mehmet Binay ve senarist Merve Göntem ile Bihter üzerine konuştuk. Keyifli okumalar.

Film aralıkları uzun olan yönetmenlerdensiniz. Bihter, bir önceki filminiz Bergen’den 1,5 yıl kadar sonra gösterime girdi. Bihter’e hazırlanma süreciniz nasıl geçti?

Caner Alper: Çok hızlı gelişti her şey. Ocak başı senaryo uyarlamasını okuduk, şubat başı hazırlıklara başlamıştık bile. Yapım şirketleri bir proje için yeşil ışığa bastıktan sonra ve hızla sektör profesyonellerini toplayınca hazırlanmak çok daha kolay oluyor.

Bergen’in yapım hazırlığı çok daha uzun sürmüştü çünkü gerçek hayat hikâyesine ve karakterine bağlılık hızımızı kesen bir detaydı. Bihter içinse daha özgürdük, hayal etmemiz ve hızla çekim gününe hazırlanmamız gerekiyordu. Bu anlamda bizim için de bir ilkti.

Mehmet Binay: İlk olarak 1899’da tefrika edilen romanın film uyarlamasında hikâyeyi hangi yıla oturtacağımıza karar vermemiz gerekiyordu. Yapımcımız Timur Savcı bizi bu konuda özgür bıraktı. Caner ise hikâyeyi şapka devriminin yapıldığı genç Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarına, 1925’e taşıyalım teklifini getirdi.

Aslında sadece siyasi değil toplumsal olarak da büyük bir değişimin gerçekleştiği, Türkiye’nin hızla batılılaşma serüveninin yaşandığı o yıllar bize hikâye açısından çok doğru geldi. Çünkü Halid Ziya Uşaklıgil bile 1930’larda romanı yeni Türkçe kelimelerle güncelliyor ve roman, 1939’da Cumhuriyet Türkçesi ile yeniden basılıyor.

Yani doğu-batı arasındaki bu yolculuk sadece hikâyenin karakterlerini değil romanı ikinci baskısını bile etkilemiş.

Halid Ziya Uşaklıgil’in Aşk-ı Memnu eseri edebiyatımız açısından bir klasik. Bir klasiği yeniden yorumlamanın ve 1920’lerin eski İstanbul’unda geçen bir dönem filmi yapmanın zorlukları nelerdi?

Caner: Dekoru istediğimiz gibi değiştirmek gerçek mekânlarda imkânsızdı. Teknik zorluklarının yanında estetik kısıtlamalar vardı. Halbuki dördüncü duvarın ve güncel diyalogların plastiğini dekor da desteklemeliydi.

Her şey Bihter’in bugüne ışınlanmış anlatı hali gibi olmalıydı ve gerçek mekânlar bizi kısıtlıyordu.

Mehmet: Görsel olarak daha ferah, günlük yaşam alışkanlıkları açısından da batıya daha yakın bir yalıda, cumhuriyetin ilk yıllarındaki batılılaşma çabasından etkilenmiş, Rococo ile Art Nouveau arasında gidip gelen bir dünya hayal etmek istedik.

Bunun için de Adnan Bey yalısının içini platoda sanat yönetmenimiz Atilla Çelik ile hayal ettiğimiz gibi inşa ettik. Behlül’ün üst kattaki dünyasını daha genç (Art Nouveau/Jugendstil), Adnan Bey’in yaşam alanını ise geç-Rococo gibi tasarladık.

bihter

Aslında Bihter filminde hikâye, kadın merkezli bir yere doğru kayıyor. Film 1920’li yıllarda geçmesine rağmen hayatının kontrolünü eline almaktan çekinmeyen bir kadın karakter izliyoruz. Diğer filmlerinize baktığımızda da gördüğümüz bir şey bu. Zamanın ruhuyla mı ilgili yoksa yönetmen olarak öncelikleriniz bu yönde mi?

Caner: Biz kararlarında bağımsız ve özür dilemeden yaşayan kadın (ve erkek) bireylerin hikâyelerini seviyoruz. Toplumsal bakış açısındaki kadın algısı veya farklı yönelimi, dini, etnik yapısı, derisinin rengi sebebiyle haksızlığa uğrayan birey hikâyeleri ilgimizi çekiyor.

Seyrettiğimiz işlerde de hep bu tarz işler heyecanlandırıyor bizi. Bu gerçek veya hayali karakterlerin (Bergen ve Bihter) popüler olması, geniş kitlelere bakış açımızı seyrettirme fikri elbette çok cazip geliyor.

Bir yandan da filmde oldukça modern dokunuşlar görüyoruz. Dördüncü duvarın yıkılması ve karakterin aynı zamanda anlatıcı olması. Yönetmen olarak bunun filme nasıl bir katman sağladığını düşünüyorsunuz. Çünkü o dengeyi bulmak hayli zor.

Mehmet: Kesinlikle bu bir ilkti bizim için ama dünyada örneğini çokça görmüş ve sevmiştik. Fleabag ve House of Cards gibi yapımlarda izledik bunu. Dördüncü duvarın yıkılıp ana karakterimizin kameraya dönüp kâh konuştuğu kâh imalı bakışlar attığı ve bize iç dünyasını tercüme ettiği anları başka bir açıya kesmeden yapmak istedik. Mümkün olduğunca da uyguladık.

Caner: Sanırım gençlere ve türle son birkaç yıldır tanışıp eğlenen kitleye benzer bir film verme fikri bizi cezbetti. Kimileri bu tekniği çok dikkat dağıtıcı veya teatral bulmuş. Haklılar.

Ben de pek çok iyi filmi, müzikal olarak çekildiğinde seyredemiyorum. Ya da Yahudi soykırımını komedi elementlerine bulanmış bir filmde (Hayat Güzeldir) gördüğümde rahatsız oluyorum. Biz dengeyi iyi yakaladığımızı düşünüyor, seyrederken epey eğleniyoruz ama kimi seyirciler bu kadar popüler dönem eserini ve kült karakteri komedi unsurlarıyla bezenmiş olarak görmek istememiş, rahatsız olmuş olabilir.

Yine de yeni türler mutlaka denenmeli diye düşünüyorum.

bihter

Peki, oyuncu seçimleri nasıl şekillendi? Yoğun bir audition dönemi yaşadınız mı yoksa her şey kolayca ilerledi mi?

Mehmet: Farah Zeynep Abdullah projenin başında zaten vardı. Onun bizi araması ve yapımcıların da bizimle çalışmak istediğini dile getirmesi bizi mutlu etti çünkü Cemal Okan’la dostluğumuz ve Timur Savcı’yla tanışıklığımız sinemaya girdiğimiz ilk yıllara denk gelir.

Bize bağımsız filmlerimizde çok destek olmuşlardı. Farah dışındaki diğer oyuncuları da hep birlikte seçtik. İnce eleyip sık dokuduk. Yapım şirketinin birikimi, bizim de auditionlarda edindiğimiz izlenimler bir araya geldi.

Caner: Yapım şirketlerinin dizi veya filmi hangi mecra için yapıyor oluşu, sinema ya da dijital platform veya ulusal kanallarda göstermeyi planlaması ister istemez bizim bakış açımızı da değiştiriyor. Karar vermek zor; 1920’lerde geçecek bir filmde dişlerini veya burnunu estetik yaptırmış bir Behlül veya Türkçeyi kusursuz konuşan bir Matmazel seçemiyorsunuz.

Sabahtan akşama başka bir dizide görevi olan oyuncuya, “Altı haftada piyano çalmayı öğrenebilir misin?” diye soramıyorsunuz haliyle…

Son olarak Bihter filminin set tasarımı, kostümleri ve sanat yönetimi oldukça ilgi çekici. Geçtiği dönemin ruhunu yansıtması için çok uğraşılmış ve buna da hayli kafa yorulmuş, hazırlık yapılmış. Buna dair neler söylemek istersiniz, film nostalji duygunuzu ne yönde etkiledi ya da nasıl harekete geçirdi?

Mehmet: Biz dönem hikâyelerini hep çok sevdik. Özellikle geç 19. yüzyıl ve 20. yüzyılın ilk dönemleri bizi çok etkiliyor. Daha önce Çekmeceler ve Bergen’de 1970’ler ve 1980’leri çalışmıştık. 1925, bizim için güzel bir sınav oldu. Keyifle çalıştık çünkü hem mimari referanslar hem de hayal ettiğiniz karakterlerin iç dünyasının, yaşadıkları mekânlara yansımalarını sıfırdan yaratmak büyük keyif verdi.

Sanat yönetmenimiz Atilla Çelik’le ilk bir araya geldiğimiz günden itibaren birbirimizi karşılıklı olarak besledik diyebilirim. Zaman zaman şiddetli tartışmalar yaşadık ama hep sonunda birbirimizi ikna etmeyi başardık.

Ama kimin kimi ikna edeceği hiçbir zaman belli değildi. Oldukça demokratik bir yaratım süreci olduğunu kendi açımdan söyleyebilirim.

Caner: Biz atmosfer kurmaktan, duvar renkleri ile kostüm tasarımını eşzamanlı götürmekten çok hoşlanıyoruz. Filmlerimizde renklerin çok önemi var. Hiçbir oyuncu keyfiyetten kırmızı veya yeşil giydirilmiyor.

Her bir karakterin duygu gelişimini kıyafetlerinden takip edebilirsiniz çünkü bunlar fark edilmese bile seyirci tarafından hissediliyor. Bihter’i kremlerden pembelere, aşka düştükçe Behlül’ün rengi olan kırmızı tonlarına, çaresizken, karanlık düşüncelerdeyken kıyafetlerinin de kararmasına (tıpkı saç-makyaj detayları gibi) özen gösteriyoruz.

TAFF Pictures’ın bizi bu konuda özgür bırakması hatta desteklemesi, uyanmak istemediğim bir rüya gibiydi.

bihter

Bihter, Prime Video’da yayınlandı, ilk olarak bu süreçteki hislerini sorayım. Nasıl geçiyor?

Merve Göntem: Bihter, yazdığım ilk sinema filmi. Daha önceki işlerim görece küçük prodüksiyonlu platform dizileriydi. Öncelikle bu denli prodüksiyon çapı olan bir işin 28 yaşında bir yazara emanet edilmesinden dolayı elbette gurur içindeyim.

Böyle bir yapımla, bu yönetmenler ve bu oyuncularla çalıştığım için çok mutluyum. Tabii ki sosyal medyada kopan kıyametin farkındayım ve yazılan her şeyi okuyorum. Katıldığım çok şey de var ama ben buna alışkınım. Çıplak’ı yaptığım günden beri linç nedir ve bir proje kataloğa yüklendikten sonra başıma neler gelebilir konusunda epey idmanlıyım.

Ben ısrarla her sene başka bir platforma yeni bir iş üretme motivasyonu buluyorum ve bulmaya devam edeceğimi biliyorum. Bu yorumlara karşı içimde oluşan inişli çıkışlı duygu değişimleri, hakkımda yazılanlara kendi kendime verdiğim cevaplar beni daha çok üretmeye teşvik ediyor.

Sadece bir senarist değil, aynı zamanda bir romancı olarak Servet-i Fünun edebiyatının en zamansız eserlerinden olan Aşk-Memnu’yu uyarlama isteği nasıl uyandı, o süreç nasıl başladı? Senaryo gelişimi ve yazım sürecinden bahseder misin?

Merve: Kendimi her zaman bir sinemacıdan çok bir edebiyatçı olarak tanımlıyorum. Hatta romancı olmak için çıktığım bu yolculukta bir anda kendimi senarist olarak buldum desem yanlış olmaz. Bu sebeple bir roman uyarlamasını çalışmaktan aldığım haz tarif edilemez.

Aşk-ı Memnu zamanı olmayan çok ama çok kuvvetli bir edebi eser. Bu iş bana içerik direktörümüz Arman Güvenç tarafından sipariş edildiğinde çok heyecanlandım elbette. Korktum da, nasıl korkulmaz ki! Karşında ikonik bir dizi ile her tarafıyla kıyaslanacak bir işe girişiyorsun sonuçta ve kariyerinin çok başında biri olarak.

Yutulma ihtimalin çok yüksek (gülüyor) ama elbette korkumun üzerine gidip ben bu işin tadını nasıl çıkarabilirim, ona baktım. Mervece, geçmişimde yaptığım işlerin uzağına gitmeyen oyunlar kurmayı denedim. Eğlendim.

bihter

Filmi izlerken yoğun bir Fleabag hissi alınıyor, özellikle ana karakterin anlatıcı olması ve film boyunca dördüncü duvarı kırması bakımından. Bu tercihin sebebi tam olarak neydi ve izleyicide nasıl bir etki yaratmak istedin?

Bu proje bana sipariş edildiği günden beri bu 4. duvar meselesi proje tasarımının bir parçasıydı. Hatta böyle olmasaydı Aşk-ı Memnu uyarlama heyecanı duyar mıydım inan bilmiyorum. Farklı bir şey yapmayacaksak aynı şeyi yeniden ortaya koymaktan hiçbir heyecan duymayacaktık.

Beni “tamam ben bunu yazarım” motivasyonuna getiren en büyük olay kameraya bakışlardır. Hiçbir işimi izleyicide yaratmak istediğim etkiyi düşünerek yazmıyorum, bunu çok samimi söylüyorum. Ben tamamen ele aldığım projelerin tutarlı bir Merve kimliği ortaya koymasına gayret ediyorum.

Ben eğleniyorsam metinle, benim edebiyatımı bilen de eğlenir diyorum, eğlenmeyenlere de büyük saygıyla elbette.

Filmde yoğun ve karşı konulamaz bir erotizm de bulunuyor. Bir yandan da kararları doğrultusunda güçlenen ve kendisini ezdirmeyen bir kadın hikâyesi izliyoruz. Özellikle finalde bu durum perçinleniyor. Filmin meydan okuyan bir finali var. Final hep kafanda mıydı yoksa yolda mı şekillendi?

Aşk-ı Memnu romanı da cinsel gerilimi oldukça yoğun bir roman. İnan, bir hikâyede yola çıkarken bu kız aman kendini ezdirmesin gibi dertlerim olmuyor. Karakteri anlamaya çalışıyorum. Onun kurduğu hayalleri ve yaptığı hataları okumaya çalışıyorum.

Ona bazen kendine vermediği ikinci şansı verme cüreti gösteriyorum. Final en başta aklımda böyle değildi tabii hatta böyle yazsam kabul edilmeyeceğini düşünüyordum yapım tarafından. Ama Bihter’i öldürme-
ye asla elim gitmedi…

Dramada öldüğünde çalışmayan bir şey vardı benim için, hayatta bir erkek için ölmekte çalışmayan bir şey olduğu gibi. Ben de önce öldürdüm, sonra silip yeniden yaşattım. Kendimize de yaptığımız bu değil mi?

Türk edebiyatından başka bir klasiği daha uyarlama şansın olsaydı hangisi olurdu ve neden?

Bu soru o kadar güzel ve o kadar zor ki… Başta da söylediğim gibi edebiyat büyüktür her şey, benim
için. Oğuz Atay diyerek cevap vereceğim buna ve bir süre hayal kuracağım bunun üzerine…

Çok büyük bir Oğuz Atay âşığıyım. Hayatımın her döneminde her zaman başvururum onun edebiyatına, ironisine, sarkazmına. Tutunamayanlar’ı çalışmayı çok isterdim. Dijitale 13 bölümlük bir dizi olarak 40’ar dakikalık sürelerde.

Manifestleyelim bakalım, 777! Teşekkürler.

Bu röportaj, Episode’un 52. sayısında yayımlanmıştır.

Orçun Onat Demiröz

Lisans öğrenimini 2010 yılında İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesinde tamamladı. Akabinde yüksek lisans için Viyana’ya gitti ve 4 yıl kadar Avusturya’da yaşadı. 2015 yılında Türkiye’ye döndü ve çeşitli kültür/sanat dergilerinde, eklerde, bloglarda yazarlık yaptı. Aynı zamanda birçok ajansta da metin ve içerik yazarı olarak çalıştı. Hayatına yazar, yorumcu ve DJ olarak devam ediyor.

Related post

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir