Episode Dergi olarak Şubat 2026 sayımızda İpek Atcan’ın müziklerin dizi ve filmleri hafızamıza kazıma gücüne dair düşüncelerine yer veriyoruz.
Titanic’te Jack ve Rose’u düşündüğümüzde geminin pruvasında açılan kollar mı gelir aklımıza yoksa o yükselen melodi mi? Ya da şöyle sorayım, o melodiler olmasa bu sahneyi hatırlar mıydık? Pixies’den ‘Where Is My Mind’ı her duyuşunuzda Fight Club’ın finaline ışınlanmıyor musunuz? Bu sahnelerin çoğu, görüntüden çok, müzikle hafızamızda yer eder. Çünkü sinema ve dizilerde müzik yalnızca eşlik eden bir unsur değil; resmen sahnenin duygusal omurgası. Peki, müzik olmasaydı bu sahneleri bu kadar net hatırlar mıydık?”

Dizi ve filmlerde kullanılan şarkıların/müziklerin, sahneleri hafızamıza kazımasındaki rolünü yok sayamayız. Bütün mevzu geçtiğimiz günlerde geç de olsa başladığım Tell Me Lies dizisinin ilk sezonunun 9. bölümünde, nispeten etkileyici bir sahnede Radiohead’in “Everything In Its Right Place” şarkısını duymam ve üstüne düşünmemle başladı…
Bir sahneyi neden hatırlarız? Gözümüze çarpan bir görüntü yüzünden mi yoksa kulağımıza kazınan birkaç nota sayesinde mi? Bazı şarkılar zaten duygularımız ve yaşadıklarımızla hafızamızda yer edinmişken bir de kendimizi kaptırdığımız dizi ya da filmlerde karşımıza çıkınca yerleri iyice perçinleniyor. Karakterlerin yer yer sinirimizi bozduğu Tell Me Lies dizisinde (şarkı seçimlerinin genel olarak çok iyi olduğunu söylemeliyim) Radiohead – “Everything In Its Right Place” şarkısı çaldığında direkt bunu düşündüm.
Pippa odadan gider, Stephen deseniz yine dayaklık ve Thom Yorke’un nefis sesi sahneyi de bizi de sarıp sarmalar. Sadece orada mı? The Day of The Jackal’ın 1. bölümünde de karşımıza bu şarkı çıkar, Vanilla Sky’ın açılışında da… Ya da Daredevil’ın ilk sezonunun 9. bölümünde, Daredevil’ın savaş ilan ettiği ve Fisk’in hapisanede gösterildiği sahnede de… Lost’ta, Nip/Tuck’ta ve daha birçok yerde. Sizi bilmem ama müzikler bende direkt flashback etkisi yaratıyor. Kendi anılarıma, filmlerin/dizilerin o sahnelerine dönüyorum. Tell Me Lies izlerken kendimi Vanilla Sky’ı düşünürken bulabiliyorum. Ve biliyorum, yalnız değilim.
Titanic’te Jack ve Rose’u düşündüğümüzde geminin pruvasında açılan kollar mı gelir aklımıza yoksa o yükselen melodi mi? Ya da şöyle sorayım, o melodiler olmasa bu sahneyi hatırlar mıydık? Pixies’den “Where Is My Mind”ı her duyuşunuzda Fight Club’ın finaline ışınlanmıyor musunuz? Bu sahnelerin çoğu, görüntüden çok, müzikle hafızamızda yer eder. Çünkü sinema ve dizilerde müzik yalnızca eşlik eden bir unsur değil; resmen sahnenin duygusal omurgası. Peki, müzik olmasaydı bu sahneleri bu kadar net hatırlar mıydık?

Duygu Yapıştırıcısı: Müzik
Sinema tarihinin erken dönemlerinden beri müzik, anlatının gizli taşıyıcısı. Beyinde duygularla ve uzun süreli hafızayla ilişkili olan limbik (bazı kelimeler komik değil mi) sistem, müziğe doğrudan tepki verir. Görüntü bilgi verir, müzik ise hissettirir ve insan zihni bilgiden çok duyguyu hatırlar. Yani bizim bu, “Ay, X şarkısı bana şunları hatırlatıyor”un bilimsel açıklaması kaba taslak böyle.
Bu yüzden bir sahneyi değil, o sahnede hissettiğimizi anımsarız. Yönetmenler de bunu çok iyi bilir. Hatta aynı sahneyi müziksiz izlediğimizde neredeyse hiçbir şeye benzemez. Gerilim yumuşar, aşk sıradanlaşır, kayıplar bile eksik kalır. Film müziği teorisyeni Claudia Gorbman da birçok makalesinde bunu işaret eder. (Hatta bu tarz konulara meraklıysanız “Unheard Melodies: Narrative Film Music” kitabını şiddetle tavsiye ederim.)
Müzik çoğu zaman “duyulmayan” ama hissedilen bir anlatı katmanıdır. Yani özünde müzikle biz izleyiciler, farkında olmadan hislerimiz konusunda yönlendiriliyoruz. Hayatta da öyle değil mi? Oradaki fon müziğinin kürasyonu bize kalıyor. Canımız mı sıkkın? Hop, dertli bir şarkı… Çok mu mutluyuz? Hadi evde tek başına dans…
Neden Hep Aynı Şarkılar? Yok mu Başka Şarkılar?
Bazı şarkılar vardır ki farklı film ve dizilerde defalarca karşımıza çıkar. Bunun sebebi tembellik değil, düpedüz kolektif hafıza. Popüler bir şarkı zaten kendi hikâyesini, duygusunu ve çağrışımını taşır. Yönetmen için bu, hazır bir duygusal bagaj demektir. Bu tekrarlar zamanla şarkıları birer “sahne arketipi”ne dönüştürür. Artık o müzik sadece bir şarkı değildir; belirli bir ruh halinin kestirme yoludur.
Hissi Ne? Nerede Duyduk?
Sinema ve dizi tarihinde bu etkiyi açıkça görebileceğimiz pek çok örnek var. Muhakkak atlayacağım şarkı çok olacaktır ama bir kısmına bakalım.
- ‘Mad World’ – Gary Jules: Yalnızlık, içe kapanış, varoluşsal boşluk, ne ararsanız bu şarkıda. Orijinali Tears for Fears’a ait olsa da Donnie Darko’daki haliyle hafızalara mıh gibi işlendi.
- ‘California Dreamin’ – The Mamas & The Papas: Yolculuk, kaçış, nostalji derken bu şarkının Fringe’de sezon 4, bölüm 1’de, Californication’da sezon 2, bölüm 1’de ya da Forrest Gump’ta, Forrest’ın Vietnam’da yağmurun altında Jenny’e mektup yazdığı sahnede kullanılması tesadüf olamaz.
- ‘Everybody’s Got to Learn Sometime’ – The Korgis: Birçok kişinin hayatına Beck’le girmiş olsa da orijinali The Korgis’e ait bu şarkı da bol bol karşımıza çıktı. Yönetmenlerin, “Geri dönüşü olmayan anlar mı var? Patlatalım” dediği cinsten bir şarkı. Yer aldığı herhangi bir yer Eternal Sunshine Of The Spotless Mind’ın finalindeki gücünü geçer mi? Sanmam. Ama Nip/Tuck’ta da birkaç kez karşımıza çıktı şarkı.
- ‘Under Pressure’ – Queen & David Bowie: Hangi birinden bahsetsek bilemeyeceğim kadar çok kullanılan şarkılardan bir tanesi. Ben yazayım siz de, “Aaa evet, doğru ya!” deyin 🙂 Aftersun’da Calum ve Sophie dans ederken, Atomic Blonde’da Lorreine’in Bremovich’i öldürüp otel odasını terk ettiği sahnede ya da Scrubs’ın 2. sezon 9. bölümünde J.D., Carla ve Elliot’ın unutulmaz sahnesinde ve hatta The Simpsons’ta…

Müzik Olmadan Hatırlar mıydık?
Bazı sahneleri evet; ama çoğunu hayır. Çünkü müzik, görüntünün anlatamadığını resmen bize fısıldıyor. Söylenmeyeni söylüyor, gösterilmeyeni hissettiriyor ve beynimize kazıyor. Bir sahneyi zamana karşı dayanıklı kılan şeyde görsel ihtişamın yeri de büyük elbet ama müzik, duygusal izi değildir de nedir? Hatta belki de bazı sahneleri gerçekten hatırlamıyoruz. Sadece o müzik çaldığında o an hissettiğimiz duyguyu yeniden yaşıyoruz. İşte, perdenin/ekranın en güçlü büyüsü de tam olarak burada başlıyor…