Bir romanın ekranla buluşması her zaman risklidir. Hele de sözkonusu eser Masumiyet Müzesi gibi hem edebi hem kültürel hafızada derin iz bırakmış bir metinse. Orhan Pamuk’un romanını ilk okuduğumda Kemal karakterini rahatsız edici bulmuştum. Hatta bir noktada onun bencil hali yüzünden kitabı odanın bir tarafına fırlattığımı, bir süre yüzüne bakmadığımı hatırlıyorum. Sonra merakıma yenilip tekrar elime almıştım. Çünkü Kemal sinir bozucuydu ama vazgeçilecek kadar yüzeysel değildi. Roman yayımlandığında yalnızca bir aşk hikâyesi anlatmıyordu; sınıf, arzu, hatıra, utanç ve sahip olma üzerine kurulmuş bir Türkiye panoraması çiziyordu. İstanbul’u bir mekân değil, bir hafıza biçimi olarak konumlandırıyordu.
- Kemal Basmacı: Aşkın İçindeki Mülkiyet Hissi
- Füsun: Sessizliğin İçindeki Dirençli Delirme
- 70’ler İstanbul’u: Nişantaşı’nın Kaybolan Zarafeti
- Bölüm Girişlerindeki Insert Kurgular: Bir Hafıza Defteri
- “Seni Bana Katsam” Sekansı Kült Olmaya Aday
- Dizinin Kitaba Etkisi: Görselden Metne Dönüş
- Günümüzde Kemal’e Âşık Olur muyduk?
- Bugünün Kadınları Füsun Kadar Sabreder miydi?
Netflix uyarlaması ise bu hafızayı görsel bir arşive dönüştürüyor. Kemal’i Selahattin Paşalı, Füsun’u Eylül Lize Kandemir canlandırıyor. Yönetmen koltuğunda Zeynep Günay var. Ortaya çıkan şey yalnızca bir uyarlama değil; dönemi, sınıfı ve aşkın karanlık tarafını cesurca teşhir eden bir görsel anlatı.
Ve belki de en önemlisi: Bu dizi aşkı yüceltmiyor. Onu soyuyor.

Kemal Basmacı: Aşkın İçindeki Mülkiyet Hissi
Kemal karakteri, romanı okuyan herkes için tartışmalıydı. Hatta çoğu okur gibi bir noktada onu dayanılmaz bulmak mümkündü. Onun bencilliği, narsisizmi ve sahip olma arzusunun “aşk” diye sunulması, rahatsız edici bir okuma deneyimi yaratıyordu.
Dizide bu rahatsızlık daha görünür. Selahattin Paşalı, Kemal’i romantik bir kahraman olarak değil; ayrıcalıklarına alışmış, duygusunu büyütmeyi seven ama karşısındakini eşitlemeyen bir adam olarak kuruyor. Kemal sevdiğini söylüyor ama aslında sevdiği şey, kendi duygusunun dramatik büyüklüğü.
Onun aşkı ilerlemiyor. Donuyor. Saklanıyor. Nesneleşiyor.
Kemal’in en tehlikeli tarafı, her şeyi kendi “şeyler serisi”ne dönüştürmesi. Füsun’u bir özne olarak değil, bir hatıra nesnesi olarak konumlandırması. Sahip olamadığını saklıyor, sakladığını kutsuyor.
Burada baba figürü belirleyici. Ercan Kesal ve Bülent Emin Yarar’ın canlandırdığı erkeklik halleri, dönemin ayrıcalıklı erkek profilini temsil ediyor. Haz merkezli, duygusal olarak mesafeli ama sosyal olarak güçlü. Kemal’in babasının izinden gittiği açık. O da hazlarının peşinden giderken bir bütünü yok edebiliyor.
İzlerken insan hem öfkeleniyor hem merak ediyor. Çünkü Kemal, karizmatik bir bencillik sergiliyor. Ve bu karizma tanıdık.

Füsun: Sessizliğin İçindeki Dirençli Delirme
Eylül Lize Kandemir’in Füsun’u edilgen bir kurban değil. Kamera çoğu zaman onun yüzünde kalıyor çünkü hikâye bakışında yazılıyor. Suskunluğu boşluk değil; bilinçli bir geri çekilme.
Füsun’un ailesi özellikle anne karakterinde Gülçin Kültür Şahin ile güçlü bir katman kazanıyor. O anne figürü, alt sınıfın hem umut hem korku taşıyan yüzü. Kızının yükselmesini istiyor ama bunun bedelini sezebiliyor.
Kemal’in nişanlısını canlandıran Oya Unustası ise dönemin üst tabaka yüzünü temsil ediyor. Zarif, kontrollü, sınıfsal olarak güvenli. Onun varlığı Füsun’un kırılganlığını daha görünür kılıyor.
Tilbe Saran’ın replikleri su gibi akışı, Onur Ünsal’ın doğal varlığı, dizinin ansambl gücünü yükseltiyor. Bu dünya bilinçli kurulmuş. Hiçbir oyuncu rastlantısal değil. Neslihan Arslan’ın sahnesi kısa ama çok etkileyici mesela.




70’ler İstanbul’u: Nişantaşı’nın Kaybolan Zarafeti
Dizi, 70’ler İstanbul’unu yalnızca kostüm ve dekorla anlatmıyor; davranış kalıplarıyla kuruyor. Nişantaşı, Batılılaşma arzusunun vitrini. Kristal avizeler, ağır perdeler, şık akşam yemekleri…
Hepsi bir sınıf göstergesi.
Zeynep Günay’ın mekân kurulumunda steril bir nostalji yok. Üst sınıfın düzenli alanları ile Füsun’un dünyası arasındaki fark, yalnızca ekonomik değil; psikolojik. Şehir bir arka plan değil; karakter.
İzlerken insanın içinden, “Güzelim şehir, keşke bu zarafetle bugüne gelebilseydi,” demek geçiyor.

Bölüm Girişlerindeki Insert Kurgular: Bir Hafıza Defteri
Dizinin en özgün anlatı tercihlerinden biri, her bölümün başındaki özel kurgulanmış insert girişleri. Bu bölümler yalnızca “özet” değil; bir hatırlama pratiği.
Kimi zaman bir obje kadraja giriyor. Bir elbise, bir sigara izmariti, bir takı… Ardından o nesnenin hikâyeyle kurduğu bağa dair kısa, neredeyse müze etiketi gibi bir anlatı akıyor. Bu girişler romanın müze fikrini görselleştiriyor.
Zeynep Günay burada klasik televizyon anlatısını kırıyor. Bölüm başları dramatik değil; arşivsel. Seyirciye, “Bir hikâye izleyeceksin,” demiyor. “Bir hatıranın içine gireceksin,” diyor.
Bu insertler, Kemal’in takıntılı hafızasının görsel karşılığı. Hatırlama, lineer değil. Parçalı. Nesneler üzerinden kurulan bir bilinç akışı.
Bu tercih diziyi sıradan bir dönem melodramı olmaktan çıkarıyor; estetik olarak daha cesur bir yere taşıyor.

“Seni Bana Katsam” Sekansı Kült Olmaya Aday
Dizinin nokta şarkısı olan Neco’nun “Seni Bana Katsam” parçası, açığa çıkan sokak sahnesini mühürlüyor. Şimdiden kült olarak anılacak sahneler arasında konuşulmaya başladı bile.
Şarkının romantik tonu ile yaşanan yıkım arasındaki tezat, hikâyenin ironisini güçlendiriyor. Sözlerdeki sahiplenme arzusu ile Kemal’in takıntısı arasında kurulan paralellik, sahneyi unutulmaz kılıyor.
O sahne yalnızca bir müzik kullanımı değil; bir dönemin ruhunun kapanış cümlesi gibi.
Dizinin Kitaba Etkisi: Görselden Metne Dönüş
Dizinin yayınlanmasının ardından romanın satışlarının ciddi oranda artması dikkat çekici. Yeni jenerasyon hikâyeyi bir de okumak istiyor. Bu sevindirici ama düşündürücü bir durum.
Çünkü bazı kitapların görsel dünyaya düşmeden geniş kitlelere ulaşamaması edebiyatın bugünkü konumunu sorgulatıyor. Metnin tek başına etkisinin zayıflaması üzücü. Ancak bu uyarlama, edebiyat için bir kapı işlevi görüyor. İzleyici ekranı kapatıp sayfayı açıyor.
Belki de çağımızda hikâyeler mecralar arasında dolaşarak yaşıyor.

Günümüzde Kemal’e Âşık Olur muyduk?
Ve şimdi asıl soru.
Bugün Kemal Basmacı gibi bir karakterle aşka düşer miydik?
Karizmatik, yoğun, ayrıcalıklı ama bencil bir adamla?
Muhtemelen evet. Çünkü karizma hâlâ etkileyici. Yoğunluk hâlâ derinlik sanılabiliyor. Sahiplenilmek bazen sevilmekle karıştırılıyor.
Zaten Kemal ne fiziken ne de duygusal olarak DİK duran bir adam değil. Tipolojisine bakınca bu mu aşkına sahip çıkacak diyor insan.
Bugünün Kadınları Füsun Kadar Sabreder miydi?
Onun yerinde olsak hikâyeyi başka bir yere çevirir miydik?
Belki Füsun bugün beklemezdi.
Belki koleksiyonun parçası olmayı reddederdi.
Belki, “Beni seviyorsan eşit olalım,” derdi.
Belki de ilk kırılmada giderdi.
Ama aşk sözkonusu olduğunda bilinç her zaman yeterli olmuyor. İnsan bazen en rahatsız edici hikâyede bile kalabiliyor.
Ve son olarak; tüm bu estetik cesareti, güçlü oyunculukları ve edebiyattan beslenen derinliğiyle dizi, yalnızca yerel değil global ölçekte de yüksek bir izlenme grafiğine ulaşmaya aday görünüyor.