Episode Dergi olarak Şubat 2026 sayımızda Masumiyet Müzesi‘nin yönetmeni Zeynep Günay’la diziyi konuştuk.
Çekim sürecinin üstünden yaklaşık 1,5 yıl geçti ve dönüp set anılarıma bakınca seti hatırlayamıyorum, sanki romanın içinde dolanıyorum gibi geliyor. Sanki Kemal ile Füsun karakterleri gerçekti, sanki bütün çekim yaptığımız mekânlar gerçekti ve biz de birlikte romanın içinde dolandık gibi hissediyorum. Bu da ilk kez deneyimlediğim ve gerçekten değişik bir his. Romanın içine dalmışız ve çıkmışız gibi geliyor.”
Masumiyet Müzesi, Orhan Pamuk’un onay verdiği ilk roman uyarlaması olması sebebiyle de önemli bir yapım. Elbette bu onayın getirdiği bir ağır bir yük ve sorumluluk var. Masumiyet Müzesi bir roman olarak uyarlanmaya çok açık bir metin olsa da katmanlı yapısı, karakterleri, simgeleri ve motifleri dolayısıyla zor bir eser.
Ancak Öyle Bir Geçer Zaman Ki, İstanbullu Gelin ve Kulüp gibi işlere imza atmış bir yönetmen olan Zeynep Günay’ın bu sorumluluğun altından layıkıyla kalktığını belirtmek gerekiyor. Yaptığı işlerde kadın karakterleri sahiplenen, kadın karakterlere alan açan bir yönetmen olan Zeynep Günay’ın Masumiyet Müzesi serisinde benzer bir duruş sergilemesi de mühim. Kemal Basmacı’yı bir insan olarak tüm zaaflarıyla ele alması, Füsun ile Sibel’in dile getiremediklerini anlatması da seriyi farklılaştıran cinsten.
Zeynep Günay ile Masumiyet Müzesi’ni uyarlamanın zorluklarını, set sürecini, Orhan Pamuk ile iletişimini, karakterlere yaklaşımını, soundtrack seçimlerini ve seriye dair ayrıntıları konuştum. Keyifli okumalar!
Masumiyet Müzesi’ni son dönemde izlediğim yerli dramalar arasında farklı bir yere koyuyorum. Bir uyarlama olarak son derece iyi senaryolaştırılmış ve hakkı verilmiş. Orhan Pamuk’un uyarlanmasına onay verdiği de ilk işi. Yazım ve çekim süreci nasıl gelişti, buradan başlayalım isterseniz.
Tabii, ben projeye uzun bir yazım sürecinden sonra dahil oldum. Ben dahil olduğumda senaryo süreci tamamlanmıştı ve Ertan Kurtulan’ın kaleme aldığı senaryo Orhan Pamuk tarafından onaylanmıştı. Masumiyet Müzesi romanını çok seven biri olarak senaryoyu okuduğumda çok etkilendim. Senaryo, romanın duygusundan sapmadan, romana son derece sadık kalarak ve romandaki derinliğe uygun yazılmıştı. İş hazırdı ama benim boğuşmam gereken şey, Orhan Pamuk’un izin verdiği ilk roman uyarlamasını çekme ağırlığıydı. Bir yandan da kısıtlı bir zamanımız vardı ve büyük bir yükün altına girdik. Çok kısa bir ön hazırlık sürecimiz oldu.
Bir de çekim programı dolayısıyla bu kadar duygu takibi gerektiren bir işte ilk defa sıralı bir şekilde ilerleyen değil de dokuz bölüm karışık ve iç içe çekmem gereken bir süreç yaşadım. O nedenle çok kısa bir zaman aralığında var gücümüzle çalıştık. Çekim takvimimiz çok yoğun geçti. Çekim sürecinin üstünden yaklaşık 1,5 yıl geçti ve dönüp set anılarıma bakınca seti hatırlayamıyorum, sanki romanın içinde dolanıyorum gibi geliyor. Sanki Kemal ile Füsun karakterleri gerçekti, sanki bütün çekim yaptığımız mekânlar gerçekti ve biz de birlikte romanın içinde dolandık gibi hissediyorum. Bu da ilk kez deneyimlediğim ve gerçekten değişik bir his. Romanın içine dalmışız ve çıkmışız gibi geliyor.

Orhan Pamuk’un izin verdiği ilk roman uyarlamasını çekme ağırlığından bahsettiniz. Bu yükü biraz daha açar mısınız, sete çıkmadan önce en çok dikkat ettiğiniz ve kafanıza takılan hususlar nelerdi?
Ben Masumiyet Müzesi’ni 15 yıl önce tamamen bir okur olarak elime almıştım ve bırakamamıştım. Yemeğe çıkıp, yemeği unutup romanı okumaya devam ettiğim anlar vardır, öyle bir heyecanla okumuştum. O zaman kitapla kurduğum bağ da tamamıyla bir okur bağıydı; bir gün çekerim belki, fikrinden bağımsızdı. Ancak Masumiyet Müzesi’ni okuyanlar ikiye ayrılıyor. Benim gibi çok sevenlerin yanı sıra Kemal karakteri ya da diğer karakterler dolayısıyla kitaba eleştirel bir yerden yaklaşanlar da var. Neticede romanı okuyan herkesin aşkla ilgili, karakterlerle ilgili farklı fikirleri var. Herkes başka anlamlar yüklüyor okuduğunda. Ben Masumiyet Müzesi ile hem metin olarak hem de müze olarak kuvvetli bir bağ kurduğum için farklı bir sorumluluk hissettim.
Romana eleştirel yaklaşan insanların da farkındaydım. Fakat bir romana anlam yüklemek başka bir şey, o romanı görselleştirerek anlatmak başka bir şey; çünkü o yüklenen anlamlar görselleştirilirken anlatı içerisinde sıkışabiliyor, tam olarak yerini bulamayabiliyor. Ben bunun olmasını istemedim. Senaryoyu elime aldığımda da belirgin bir yolum vardı ve gitmek istediğim yönü biliyordum. Yine de insanlarda çok farklı duygular uyandıran bu romanı bir tek yere indirgemeden, sıkıştırmadan, herkesin çıkarabileceği biricik anlamları da kaybetmeden anlatabilmek için çok çaba sarf ettim ve bu durum beni korkuttu. Bu da ilk kez deneyimlediğim bir şeydi.
Kaldı ki siz çok iyi işlere imza atmış, çok deneyimli bir yönetmensiniz. Peki, sete çıkmadan önce Orhan Pamuk ile nasıl bir iletişiminiz oldu?
Çok teşekkür ederim. Orhan Bey ile çok yakın bir iletişimimiz vardı. Sete çıkmadan önce kendisiyle bir araya gelip çok uzun sohbetler ettik. Karakterler üzerine, hikâye üzerine, Nişantaşı cemiyeti üzerine, aşk üzerine uzun uzun konuştuk. Gerçekten çok keyifliydi ve çok güzeldi.
Seriyi izlerken demlene demlene yapılmış bir iş olduğu ve Orhan Pamuk ile çok yakın çalışıldığı belli oluyor. Ayrıca senaryo yapısının yanı sıra sanat yönetimi ve görsel dil de etkileyici. Hikâyemize 1970’lerin ortasında başlıyoruz ve o dönemin İstanbul’u, eski Türkiye ayrıntılarıyla yansıtılıyor. Bu görsel dili oluşturmak için nasıl kafa yordunuz?
Benim için bu dünyayı kurarken belirleyici olan şey, Orhan Pamuk’un romanı yazmadan önce topladığı eşyalardı. Topladığı eşyalarla kurulan müze ve o müzenin roman ile bağlantısı beni çok etkiledi. Bu yolculuğun en başında eşyalar vardı. Orhan Bey bu eşyaların etrafında romanı kurmuş. Dolayısıyla ben de romanda bahsi geçen bütün
eşyalara, objelere çok sadık kalmaya çalıştım. Tabii benim daha önce Kulüp dizisinde ve başka işlerde de birlikte çalıştığım çok yetenekli yol arkadaşlarım var. Bu yolculuğa da sanat yönetmenimiz Murat Güney ve görüntü yönetmenimiz Ahmet Sesigürgil ile çıktım.
Özellikle benim ve Murat’ın dönem dizileriyle ilgili çok fazla kilometremiz var. O nedenle en başından itibaren Masumiyet Müzesi’ne bir dönem işi gibi bakmama kararı aldık. Masumiyet Müzesi’ndeki hikâye 1970’ler ve 1980’lerde geçiyor, ülkenin o dönemki sosyopolitik durumunun da hikâyedeki etkisi çok büyük. Ancak aslına bakılırsa Kemal ile Füsun arasındaki zamansız bir hikâye. Dolayısıyla bu hikâyeyi dönem dizisi kalıplarına sıkıştırmak istemedik, öyle bir yere indirgemek istemedik. O yüzden kurduğumuz dünya daha çok Kemal’in duygu durumunu takip etti.
İlk dört bölümümüz Kemal’in doğup büyüdüğü ama ruhen ait olmadığı Nişantaşı’nda geçiyor. Fakat beşinci bölüm itibarıyla Kemal’in kendisini bulma yolculuğuyla birlikte biz de İstanbul’un diğer yüzlerini görüyoruz. Kemal’i İstanbul ile özdeşleştirip o yol haritası üzerinden devam etmeye çalıştık. Eşyalar ve müze etrafına örülmüş bir dünyada da organik olmayan hiçbir şeyin öne çıkmamasına özen gösterdik.
Romanı da katmanlı hale getiren Kemal’in saplantılı duygu ve ruh halini tanımlayan o eşyalar. Öte yandan romanda çok önemli olan motifler ve simgeler var, mesela baba motifi çok önemli romanda. Bu motifleri ve simgeleri kullanırken en çok nerelerde zorlandınız?
Evet, dediğiniz gibi romanın katmanlı olmasını sağlayan özellikler bunlar. Romanda sayfalarca anlatılan bir ruh halini saniyelik bir bakış ya da bir an ile anlatmaya çalıştığınızda kaybedilebilecek nüanslar var. Bu tür kayıplar yaşamamak için belirlediğimiz birtakım kodlamalar vardı. “Jenny Colon” çanta mesela. Örneğin o çanta üzerinden tesadüf temasını ve neyin sahte, neyin gerçek olduğunu tanımladık. Bir diğer önemli kodlama da Füsun’un küpeleriydi.
Keza Kemal’in toplayıcılığının sebebi annesi. Hiç kullanmadığı bir evde, kullanmadığı eşyalardan bir müze yaratıyor kendisine. Kemal de orayı bilinçaltında bir aşk kozası olarak seçiyor. Bu sebeple Kemal ile Füsun’un seviştiği, aşklarının başladığı Merhamet Apartmanı’ndaki evde onları izleyen objeler olmasını istedik. Bu objeleri toplum baskısı olarak kodladık. Topluma rağmen orada bir şey yaşanıyor…
Karakterlere girmişken biraz Kemal Basmacı’dan konuşalım, çünkü romanı ve okurları ayrıştıran en önemli karakter Kemal. Batılılaşmaya çalışan, burjuva bir ailenin çocuğu olarak kendine dönük birisi. Kendine dönüklüğü yüzünden de kafası ve duyguları sürekli karışıyor. Romanda da Kemal yüzünden aşk acısı çeken iki kadın daha geri planda kalıyor, çok dile getiremiyorlar kendilerini. Ben seriyi izlerken bir kadın yönetmen olarak buna özellikle dikkat ettiğinizi düşündüm, buna dair neler söylemek istersiniz?
Açıkçası sadece bu işte değil, çektiğim her işte bu ayrımı gözetmeye çalışıyorum. Sadece erkek ya da kadın olarak da değil, insan olarak ele almaya çalışıyorum anlattığım karakterleri. Bir insanı ele alırken de insanın karanlık ve aydınlık tarafları arasında jonglörlük, denge sağlamak gerekiyor. Kompleks bir yerden anlatabilmek gerekiyor.
Mesela ben romanı okurken Kemal’i aslında son derece utangaç, gözlemci, huzursuz, kendisini doğru ifade edemeyen, ne aradığını da bilmeyen birisi olarak düşünmüştüm. İçine doğduğu sosyokültürel yapıdan, o Nişantaşı cemiyetinden uzak, ruhu hiç oraya ait olmayan birisi. Fakat dışarıdan bakıldığında da ağzında gümüş kaşıkla doğmuş, çok şanslı görünüyor.

Kemal, bence sanatçı olabilseydi rahatlayacak bir karakter. Kendini ifade edebilecek bir alanı olsa her şey farklı olabilirdi. O nedenle daha edilgen bir karakter bana göre. Bir alfa değil, kadınları da isteyerek bir kaosa sürüklemiyor. Ben Kemal’in doğuştan bir manipülatör olduğunu düşünüyorum. Bunu da kötü niyetle yapmıyor, sezgisel olarak yapıyor ve gerçekten ne aradığını bilmiyor.
Füsun’la karşılaşınca bu boşluk dolmaya başlıyor. Kendisini bu aşkta yolda bulmaya çalışıyor, sürükleniyor. Asla planlı veya bilinçli bir yerden hareket etmiyor. Dürtüleri çocukça. Füsun’a olan aşkıyla birlikte içindeki karanlık taraflar açılıyor. O karanlık da onu karşı koyamadığı bir bağımlılığa götürüyor. Ben Kemal’i böyle bir yerden görüyorum. Tabii hayatımda ilk defa bir erkek karakteri takip ettiğim bir iş çektim, o yüzden bu dengeyi de farklı bir şekilde görmüş olabilirim.
Bir taraftan da böyle işler çekmenin zorluğu, kafanızda karakterlere yönelik yer eden görselleştirmeler. Fakat ben tüm cast’ı çok başarılı buldum, sadece Selahattin Paşalı ya da Eylül Lize Kandemir özelinde değil. Cast süreci nasıl gelişti, yönetmen olarak cast için kavganız oldu mu?
Olmaz mı! (Gülüşmeler) Ancak şunu söylemem lazım, ben bu romanı 15 yıl önce okumuştum. Proje için çok kısa bir hazırlık sürecim oldu ama Masumiyet Müzesi’ne dair görüntülerin zihnimde oluşması çok eski. O yüzden bu işe başlamadan önce kafamda oluşmuş birtakım imajlar vardı zaten. Bir oyuncunun yüzüne baktığım zaman bana hissettirmesi gereken duyguları önceden biliyordum.
Bir de Orhan Pamuk’un uyarlanan ilk romanı olduğu için en iyi oyuncularla çalışmak istedim. O sorumluluğu da hissettim ama kafamda çok net bariyerler vardı. Bunu fiziksel özellikler üzerinden söylemiyorum. Bakışlara, auraya dair bir his olarak söylüyorum. Mesela romanda, Füsun’un ilk dönemdeki saçları sarı olarak geçiyor. Biz bu yüzden sadece sarışın oyuncu aramadık. O sarı saçların temsil ettiği duygular üzerine yoğunlaştık. O duyguları verebilecek en iyi oyuncunun peşine düştük.
Dolayısıyla çok zorlu ama harika bir süreç geçirdik. Birçok genç oyuncunun audition’ını izledim. Okullu birçok oyuncu arkadaşımız çok güzel audition’lar verdi. Hatta hayatımda ilk defa prodüksiyonlu audition’lar izledim. Bu vesileyle de audition veren herkese ve bana birçok audition toplayan cast direktörümüz Harika Uygur’a teşekkür ederim. Cast aşaması da gerçekten çok yoğun ve zorlu geçti.
Soundtrack seçimlerini de sorayım, çünkü Masumiyet Müzesi yayınlandığı an herkes Neco dinlemeye başlayacak. Bir de benim yerli yapımlarda özellikle dikkat ettiğim bir meseledir bu. Müzik seçimleri işi “klip”e dönüştürebiliyor ve drama yapısını bozabiliyor. Masumiyet Müzesi’nde öyle değil, seçilen şarkılar alttan alta hizmet ediyor, duyguları tamamlıyor. Şarkıları siz seçtiniz değil mi?
Evet, hepsi benim seçimimdi. İşlerimde şarkı seçerken bilinçaltının çağırdıklarına odaklanıyorum. Kötü bir günün sonunda evde kendi kendinize mırıldandığınız şarkıya ya da güzel bir günün sonunda duştayken söylediğiniz şarkılara dikkat edin. Bilinçaltınız siz farkında olmadan o şarkıları seçip önünüze koyar. Ben de bu tür süreçlere izin veriyorum. Genellikle de müzik seçimlerini benden sete çıkmadan önce yapmamı isterler, teliflerinin, haklarının alınabilmesi için. Fakat ben bu süreci hep son aşamaya bırakıyorum.
İş demlendikten sonra, o sahneye yoğunlaştıktan sonra görmek istiyorum. Mesela Neco’nun “Seni Bana Katsam” şarkısı kafamdaki şarkılardan biri değildi. 70’ler listemde bir anda öne çıktı. Şarkıdaki “Seni bana katsam, biraz karıştırsam, ikimizden bir çift yaratırsam…” ifadesi kafamda Kemal’in Füsun’u nasıl manipüle ettiği, nasıl eksilttiği ama bunu ne kadar romantik bir yerden yaptığı ile özdeşleşti.
Bir de bu şarkının orijinali Fransızca, A Toi! Bu nedenle batılılaşmaya çalışan bir karakter olan Kemal’e çok uyacağını düşündüm. “Seni Bana Katsam” Kemal’in bilinçaltı gibi geldi. Sonra koşarak montaja gittim, şu parçayı koysanıza bir bakalım dedim. Bir anda tamam oldu. Sonuç olarak şarkı seçimlerim sahnelerle ya da o şarkıların çekeceğimiz sahnelere ne kadar yakışacağı ile ilgili olmuyor. Karakterlerin bilinçaltı ve bize göstermediği şeylerle ilgili oluyor.
Son olarak, Orhan Pamuk’un başka bir uyarlamasını daha yapacak olsaydınız, hangi romanını uyarlamak isterdiniz?
Cevdet Bey ve Oğulları’nı uyarlamayı çok isterim. Orhan Pamuk’un en sevdiğim romanı o. Kar’ı uyarlamayı da çok isterim ama Cevdet Bey ve Oğulları ilk sırada.
Masumiyet Müzesi 13 Şubat’ta Netflix‘te yayında.
