Episode Dergi olarak Şubat 2026 sayımızda Yasemin Şefik’in Türkiye’de cast meselesi, gençlik takıntısı ve casting toplantısında aşk yaratma çabaları üzerine düşüncelerine yer verdik.
Yanlış cast genelde çok erken belli oluyor. Sete çıkınca belli. Kurguya girince daha da belli. Ama değiştirilmez. Çünkü zaman yok. Çünkü üşenme var. Çünkü şimdi mi uğraşacağız deniyor. Bir şekilde gider deniyor. Gitmiyor. Hiçbir zaman gitmiyor. Ama herkes bunu sonradan, iş bittikten sonra konuşmayı seviyor.”

Türkiye’de bir yapımın kaderini ne belirliyor diye sorsam çoğu insan, senaryo der. Yönetmen der. Oyunculuk der. Keşke öyle olsa. Bizde çoğu zaman tek bir soru her şeyin önüne geçiyor: Bana cast’ın mı var?
Bu soru bir merak değil. Bir sohbet başlangıcı hiç değil. Bu soru, hikâyeyi daha dinlemeden verilen bir karar. Kapıyı açan bir anahtar da değil, kapının ta kendisi. Cast yoksa hikâye yok. Hikâye yoksa konuşacak bir şey de yok.
Eskiden cast dediğin şey, role en uygun oyuncunun bulunmasıydı. Karaktere bakılırdı. Hikâyeye bakılırdı. Oyuncunun dünyasına bakılırdı. Şimdi cast, hikâyenin önüne geçmiş durumda. Artık önce hikâye anlatılmıyor. Önce isimler söyleniyor. Senaryonun ne anlattığı değil, kimlerin oynadığı konuşuluyor. Hatta bazen kimlerin oynayabileceği bile değil, kimlerin tanıdık olduğu.
Bir karakter yazılıyor. Senarist oturmuş, düşünmüş, karakterin geçmişini kurmuş, travmasını yazmış, neden öyle davrandığını anlamaya çalışmış. Sonra toplantıda biri çıkıp diyor ki, “Ama bu biraz daha genç olsa ya!” Karakter kırk beş yaşında. Hayat görmüş. Bir sürü şey yaşamış. Ama olsun, biraz daha genç. Neden? Çünkü gençlik satıyor. Ne sattığı çok net değil ama satıyor işte. Herkes buna inanmış durumda.
Dünyada genç oyuncular oynuyor, evet. Ama genç oldukları için değil, iyi oldukları için. Bizde ise gençlik neredeyse başlı başına bir kriter. Oyunculuk onun arkasından geliyor. Hatta bazen hiç gelmiyor. Genç demek potansiyel demek. Potansiyel demek ucuz demek. Ucuz demek risk yok demek. Risk yok demek de herkesin kendini güvende hissetmesi demek. Bu denklemde oyunculuğa pek yer kalmıyor.
Audition meselesine gelince… Bir zamanlar audition kutsaldı. Oyuncunun alanıydı. Hazırlığıydı. Ben buradayım, deme anıydı. Şimdi audition çoğu zaman formalite. Ya da hiç yok. “Audition yapmayalım, zaten kafamızda biri var,” deniyor. O kafadaki biri role uyuyor mu, hikâyeye yakışıyor mu, karakterle yan yana durunca eğreti duruyor mu, bunlar çok konuşulmuyor. Çünkü kafada var. O kafanın içiyle de kimse tartışmak istemiyor.
O yüzden audition, yani “odişın” dediğimiz şey, gitgide fasa fiso hale geliyor.
Tanıdık meselesi işin en can alıcı noktası. Türkiye’de sıfırdan oyuncu olmak neredeyse imkânsız. Sistem kapalı devre çalışıyor. Tanıdıklıkla kimi zaman bir iş alınıyor. Hatta tanıdığın tanıdığı bir iş alıyor. Tanıdığının tanıdığının sevgilisi de bir şekilde işin içine giriyor. Ama eğitimli, yetenekli, hazır ama sıfır bir oyuncuysan ilk sorulan soru şu oluyor: Daha önce bir şeyde oynadı mı? Oynamadıysa risk. Peki, nasıl oynayacak? Birinin ona ilk şansı vermesi gerekmiyor mu? O kısım genelde havada kalıyor.

Tanınmışlık meselesi de başlı başına bir sorun. Yanlış yerde kullanılan tanınmışlık, yapımı yukarı çekmez, tam tersine çökertebilir. Bir karakter var. Hikâyenin tonu belli. Duygusu belli. Ama sırf tanınıyor diye o role yanlış bir oyuncu koyulduğunda seyirci karakteri değil, oyuncuyu izliyor. Hikâyeden kopuyor. İnandırıcılık kalmıyor. Ama bunu toplantıda kimse yüksek sesle söylemiyor. Çünkü tanınmış. Tanınmışlık bazen eleştiriden muaf bir zırh gibi çalışıyor.
Bir de Türkiye’nin bitmeyen çift yaratma meselesi var. Hikâye aşk üzerine kuruluysa refleks çok net: İki ünlü koyalım, gerisi tamam. Kimya var mı, bu iki insan yan yana gelince gerçekten bir şey oluyor mu, birbirine baktıklarında bir duygu geçiyor mu? Bunlar ikinci hatta üçüncü planda kalıyor. Aşk sanki iki bilinen yüzü yan yana koyunca otomatik çıkan bir şeymiş gibi davranılıyor.
Asıl tuhaf olan şu ki, bu çiftler çoğu zaman hikâyeden değil, casting toplantısından doğuyor. Masanın etrafında oturuluyor, isimler söyleniyor, “bunlar iyi durur”, “bunlar yakışır”, “bunun kitlesi var”, “öbürü de çok tanınıyor” deniyor. Aşk orada, toplantı odasında yaratılmaya çalışılıyor. Oysa aşk yazıyla olur, bakışla olur, sessizlikle olur, çatışmayla olur. Casting sunumuyla olmaz.
Ama bizde oluyor sayılıyor.
Sonuçta ekranda birbirine dokunamayan, öpüşürken yabancı duran, kavga ederken bile mesafeli iki insan izliyoruz. Hikâye, aşk diyor ama görüntü yan yana durmaya çalışan iki ayrı kariyer gibi. Yine de kimse bunu dile getirmiyor. Çünkü ikisi de ünlü. Afişte duruyorlar. Pazarlama tamam. Sonra o tanıdık soru geliyor: Seyirci neden bağlanmadı?
Hikâyeyle uyumsuzluk meselesinin en güzel örneklerinden biri de şu meşhur “kızıl” arıyoruz cümlesi. Toplantıda biri diyor ki, kızıl birini arıyoruz. Bir oyuncu geliyor. Enerjisi uygun. Karakterle uyuyor. Sonra deniyor ki “Ama bu kızıl değil ya!” Ne arıyorduk? Kızıl. Ne geldi? Ama kafadaki kızıl gerçek hayatta yok. Değişim de zormuş gibi bir hal alıyor. Aranan şey bir renk değil, bir hayal. O hayal bulunamayınca herkes birbirine bakıyor ama kimse sistemi sorgulamıyor.
Yanlış cast genelde çok erken belli oluyor. Sete çıkınca belli. Kurguya girince daha da belli. Ama değiştirilmez. Çünkü zaman yok. Çünkü üşenme var. Çünkü şimdi mi uğraşacağız deniyor. Bir şekilde gider deniyor. Gitmiyor. Hiçbir zaman gitmiyor. Ama herkes bunu sonradan, iş bittikten sonra konuşmayı seviyor.
Sonuç olarak Türkiye’de cast var ama hikâye çoğu zaman arkada kalıyor. Oyuncu var ama karakter yok. Tanınırlık var ama uyum yok. Aşk var deniyor ama kimya yok. Sonra da niye tutmadı diye soruluyor. Belki de baştan yanlış soruyu sorduğumuz içindir. Bana cast’ın mı var yerine, bu hikâye ne anlatıyor diye sormadığımız için.
Oyunculuk vitrin işi değil. Cast dekor değil. Gençlik yetenek demek değil. Tanıdık olmak bir avantaj olabilir ama tek kriter haline gelirse sektör kendi kendini yormaktan başka bir şey yapmaz. Aynı hatalar tekrar edilir, aynı sorular sorulur, aynı şaşkınlıklar yaşanır. Buna rağmen her yeni projede sanki ilk defa oluyormuş gibi davranılır. Yine de hâlâ iyi oyuncular var. Hâlâ iyi hikâyeler var. Ve hâlâ casting toplantısında aşk yaratılabileceğine inanmak yerine, hikâyenin gerçekten bir şey anlatması gerektiğini düşünen insanlar var.
Azlar ama varlar.
