Episode Dergi olarak Nisan 2026 sayımızda kapağımıza konuk olan Disney+ orijinal yapımı Bize Bi’Şey Olmaz‘ın yönetmeni Neslihan Yeşilyurt’la konuştuk.
Benim için kritik olan şu oldu: Aynı sahnede hem romantik bir rüya hissi hem de içten içe çöken bir dünya yaratmak. O yüzden hiçbir sahneyi tek bir tona teslim etmedim. Işık, kamera ve oyunculuk hep birbirine hafifçe karşı çalışıyor. Seyirci bir an ‘çok güzel’ hissederken bir sonraki an içten içe rahatsız oluyor. Zaten hayat böyle.”
Yönetmen Neslihan Yeşilyurt ile yaptığımız bu sohbette ilk fark edilen şey şu oluyor: Bu dizi bir aşk hikâyesi ve bir duygu halinin her aşamasını kuruyor.
Bize Bi’şey Olmaz’da izlediğimiz dünya, gerçek ile hayal arasında değil; karakterlerin kendilerine anlattıklarıyla gerçekten yaşadıkları arasındaki boşlukta kuruluyor. Masal dediğimiz şey onların inandığı, kaos ise kaçamadıkları.
Yeşilyurt’un yönetmenliğinde bu hikâye romantik bir çerçevenin yanı sıra, romantik görünen anların içine yerleşmiş bir huzursuzluk var. Müzik ise sahnenin altını doldurmuyor; çoğu zaman sahnenin kendisine dönüşüyor.
Bu yüzden izlerken sadece ne olduğunu değil, ne hissettiğimizi takip ediyoruz. Ve belki de en çarpıcı olan şu: Kendini ve aşka bakışını sorguluyorsun.

Bu diziyi izlerken gerçekten masal ile kaos arasında gidip gelen bir sarkaç hissi var. Sen yönetmen olarak bu duyguyu kurarken nereden başladın?
Ben bu hikâyeye “gerçek”ten değil, duygudan başladım. Çünkü bu dünyada olan şeyler rasyonel değil duyguların kontrolsüz hali. Masal tarafı, karakterlerin kendilerine anlattığı hikâyeler. Kaos ise gerçekte yaşadıkları.
Benim için kritik olan şu oldu: Aynı sahnede hem romantik bir rüya hissi hem de içten içe çöken bir dünya yaratmak. O yüzden hiçbir sahneyi tek bir tona teslim etmedim. Işık, kamera ve oyunculuk hep birbirine hafifçe karşı çalışıyor. Seyirci bir an “çok güzel” hissederken bir sonraki an içten içe rahatsız oluyor. Zaten hayat böyle.
Lal ve Aktan’ın hikâyesi çok yoğun bir aşk anlatıyor ama sen bunu sadece romantizm olarak değil, neredeyse bir duygu girdabı gibi anlatıyorsun. Görsel dünyayı kurarken bu duyguyu nasıl tasarladın?
Beni ilgilendiren şey, iki insanın birbirine iyi gelmesi değil, birbirine ne yaptığı. Daha çok iki yalnızlığın çarpışması bu. Ve o çarpışmadan çıkan şey her zaman güzel olmuyor. O yüzden romantizmi büyütmek yerine, o temasın yarattığı kırılmaları takip ettim. Çünkü bana göre hikâye tam olarak orada başlıyor. O yüzden görsel dünyayı kurarken şunu düşündüm: Bu insanlar birbirlerine yaklaştıkça netleşmek yerine neden daha çok dağılıyor?
Bunu anlatmak için kamera bazen fazla yakın giriyor, nefes alanı bırakmıyor. Bazen de tam duygunun ortasında uzaklaşıyor. Hareketli planlarla kontrolsüzlük hissi yaratılıyor. Işıklar duyguyu güzelleştirmek yerine yer yer kirletiyor. Yani romantik bir çerçeve kurup içine kaos yerleştirmek yerine, kaotik bir dünyanın içinde anlık romantik kırılmalar yaratmayı tercih ettim.

Senaryoyu Pınar Bulut yazdı. Senaryoyu ilk okuduğunda kafanda nasıl bir dünya oluştu?
Bu karakterlerin söylediği şeylerle hissettikleri şeyler arasında büyük bir boşluk vardı.İçeride çok yoğun bir şey yaşanıyor ama dışarıdan bakınca her şey “normal” görünüyor. Bu yüzden anlatım dilini de buna göre kurdum. Dış dünya sade, hatta bazen neredeyse sıradan. Ama kamera içeri girdikçe, karakterin duygusu sahneyi ele geçiriyor.
Dizide detay planlar çok güçlü. Bazen bir bakış, bazen bir el hareketi sahnenin duygusunu tamamen değiştiriyor. Bu detay çekimlerinin senin anlatım dilinde özel bir yeri var mı?
Benim için asıl hikâye çoğu zaman diyalogda değil, detayda. Çünkü insanlar gerçeği söylemez, beden söyler. O yüzden bir elin titremesi, bir bakışın kaçması, birinin bir şeye gereğinden uzun bakması… Bunlar benim için sahnenin asıl kırılma anları. Hatta bazen o detay planlar, sahnenin “gerçek anlamını” ele veriyor. Diyalog başka bir şey anlatırken detay bize gerçeği söylüyor. Ben sahneyi diyalog üzerinden kurmam. Diyalog çoğu zaman karakterin kendini koruma biçimi.
Aslolan, kontrol edemedikleri. O yüzden kamera hep o kaçırılan yerlere gider. Birinin sustuğu an, gözünü kaçırdığı an, elini nereye koyacağını bilemediği anlar…
Müzik kullanımın gerçekten çok çarpıcı. Dizideki bazı sahneleri izlerken sanki yüksek prodüksiyonlu bir müzik videosu izliyormuşuz gibi hissediyoruz. Sen müziği hikâye anlatımının neresine koyuyorsun?
Ben müziği destek olarak kullanmıyorum. Müzik bazen sahnenin kendisi oluyor. Bazı anlarda karakterlerin söyleyemediği şeyi müzik söylüyor. Hatta bazen müzik sahneyi ileri taşıyor, oyuncunun önüne geçiyor.
O “müzik videosu” hissi bilinçli bir tercih. Çünkü o anlarda artık klasik anlatıdan çıkıyoruz. Zaman esniyor, gerçeklik biraz kırılıyor ve biz karakterin iç dünyasına giriyoruz. Yani müzik, duyguyu büyütmek için değil duygunun içine girmek için kullanıldı .
