Episode Dergi olarak Şubat 2026 sayımızda Ru!’nun Geber Aşkım üzerinden günümüz ilişkilerini eleştirel bir dille incelemesine yer veriyoruz.
Günümüz insanı aynı anda sevilmek, özgür kalmak ve doğru seçimi yaptığından emin olmak istiyor. Bu, psikolojik olarak ciddi bir gerilim yaratıyor. Eskiden ilişkiler “devam etmek” üzerine kuruluyken bugün “doğru mu?” sorusu merkezde. Bu da aşkı bir duygu olmaktan çıkarıp bir karar stresine dönüştürüyor. Filmde gördüğümüz ilişki biçimi tam da bu noktaya temas ediyor: Sevgi var ama güven yok, tutku var ama sınır yok, birliktelik var ama ortak bir zemin yok.”
Geber Aşkım, son dönemde “çok konuşulmasının” sebebini yalnızca hikâyesinden değil, izleyicinin sinir uçlarına dokunan duygusal alanlardan alıyor. Film, romantik bir anlatı gibi başlayıp hızla ilişkiler, bağımlılık, güç ve yok edici sevgi üzerine karanlık bir psikolojik alana kayıyor. Adı kadar provokatif bir ruhu var; sevginin bir noktadan sonra nasıl zehre dönüşebileceğini gözümüze gözümüze sokmaktan çekinmiyor.
Hikâye, tutkulu ama dengesiz bir ilişki etrafında şekilleniyor. İki insan arasındaki bağ, başta “aşk” olarak tanımlanabilecek bir yoğunlukla kuruluyor; hep öyle değil midir zaten? Fakat zamanla bu bağ, tarafların birbirini var ettiği değil, tükettiği bir hale dönüşüyor. Film, klasik bir “ayrılık” ya da “kavuşma” anlatısı sunmak yerine, ilişkideki şiddetin sadece fiziksel değil duygusal, zihinsel ve dilsel boyutlarını da görünür kılıyor, ki genelde bu en saklanan yer olur.
Geber Aşkım, aşkın bir kurtuluş değil, bazen bir kapana dönüşebileceğini söylüyor. Seyirciyi rahatsız eden de tam olarak bu: Tanıdık bir duygunun tanınmaz bir yüzle karşımıza çıkması.
ESAS OĞLAN VE ESAS KIZ NE ÂLEMDE?
Filmdeki ana karakterler, iyi-kötü gibi net ayrımlarla yazılmıyor. Her biri hem fail hem mağdur olabilecek gri alanlarda dolaşıyor.
Kadın karakter, duygusal olarak son derece açık, sevilmeye aç ama aynı ölçüde kendini kaybetmeye meyilli. Sevildiğini hissetmek uğruna sınırlarını silikleştiriyor. Onun trajedisi, karşısındakini değiştirmeye çalışması değil; değişirken kendisini inkâr etmesi.
Erkek karakter ise kontrol, kıskançlık ve sevgi arasındaki çizgiyi ayırt edemeyen bir figür. Sevmeyi sahip olmakla karıştırıyor. Onun kırılganlığı, çoğu sahnede sertlik ve öfke olarak karşımıza çıkıyor. Film, bu karakteri romantize etmeden ama şeytanlaştırmadan ele almasıyla dikkat çekiyor.
Yan karakterler ise ana ilişkinin yankı odası gibi çalışıyor: Suskun kalanlar, görmezden gelenler, “aşk böyledir” diyerek şiddeti normaleştirenler. Bu da filmin bireysel bir hikâyeden çok, toplumsal bir refleksi işaret ettiğini düşündürüyor.

BİZ NİYE GICIK OLDUK?
Geber Aşkım’ı güçlü kılan şey, seyirciyi duygusal olarak rahatlatmaması. Film, çözüm sunmuyor; bir terapi seansı gibi iyileştirmiyor. Tam tersine, izleyiciyi kendi ilişkilerine, kendi sınırlarına bakmaya zorluyor. Genelde sorunlu ilişkileri izleriz ama sonunda, “Tamam ya, sorun çözüldü!” duygusuyla yola devam eden insanlarız biz. Sosyal medya tepkilerimiz de aynı değil mi zaten?
Pek tabii dili sert, bazı sahneleri bilinçli olarak rahatsız edici. Bu tercih, filmin samimiyetini artırıyor. Aşkın sadece güzel, yumuşak ve şiirsel olmadığını; bazen karanlık, yapışkan ve boğucu olabileceğini söylüyor.
Sinematografideki kapalı mekân kullanımı, karakterlerin psikolojik sıkışmışlığını desteklerken diyaloglar zaman zaman teatral bir sertliğe yaslanıyor. Bu da filme neredeyse bir “ilişki otopsisi” havası katıyor.
Geber Aşkım, izlenip unutulacak bir romantik drama değil. Daha çok, izledikten sonra insanın içini kurcalayacak, bazı cümleleri zihninde tekrar tekrar duyacağı bir film. Aşkın kutsallığını değil, bedelini anlatıyor. Ve belki de bu yüzden bu kadar çok Geber Aşkım üzerinden günümüz ilişkilerine baktığımızda karşımıza çıkan tablo artık yalnızca “iki kişi arasındaki aşk” değil; çok daha karmaşık bir ilişki-aşk üçlemesi: yakınlık-özgürlük- onaylanma. Bugünün ilişkileri bu üçlü arasında sürekli gidip geliyor ve çoğu zaman hiçbirini tam olarak karşılayamıyor. Hatta ilişki var mı yok mu orası bile meçhul.
Günümüz insanı aynı anda sevilmek, özgür kalmak ve doğru seçimi yaptığından emin olmak istiyor. Bu, psikolojik olarak ciddi bir gerilim yaratıyor. Eskiden ilişkiler “devam etmek” üzerine kuruluyken bugün “doğru mu?” sorusu merkezde. Bu da aşkı bir duygu olmaktan çıkarıp bir karar stresine dönüştürüyor. Filmde gördüğümüz ilişki biçimi tam da bu noktaya temas ediyor: Sevgi var ama güven yok, tutku var ama sınır yok, birliktelik var ama ortak bir zemin yok.
Psikolojik açıdan baktığımızda bu tarz ilişkiler çoğunlukla kaygılı bağlanma ile kaçınan bağlanma arasında kurulan bir dansa benziyor. Bir taraf yakınlık isterken diğer taraf mesafeyi korumaya çalışıyor. Yakınlık artıkça korku, mesafe artıkça panik doğuyor. Geber Aşkım’daki ilişki tam olarak bu döngüde sıkışıyor: Sevmek iyileştirmiyor, aksine tarafların en kırılgan yerlerini tetikliyor, çünkü ilişkiye bakan kök duygu baştan yanlış. Güvensiz ne kadar alan varsa herkes aşk diye orada; güvenli gelişebilen güven alanlarını sunanlara zorbalık diz boyu. Çünkü bugünün ilişkilerinde çoğu insan, karşısındakini sevmekten çok, onunla kendisini regüle etmeye çalışıyor. Yani ilişki, bir paylaşım alanı değil; bir duygu düzenleme aracı haline geliyor.
Değişen ilişki normları da bu psikolojiyi besliyor. Sadakat, emek, sabır gibi kavramlar hâlâ dillendiriliyor ama pratikte yerini “opsiyonlar”, “ihtimaller” ve “daha iyisi olabilir mi?” sorusuna bırakıyor. Alternatiflerin sürekli görünür olduğu bir dünyada, bağlanmak neredeyse cesaret isteyen bir eylem oldu. Bu yüzden ilişkiler ya hızla tüketiliyor ya da bitmesi gerektiği halde uzatılıyor. Filmdeki ilişki de tam olarak bu ikilemi yaşıyor: Bitmesi gereken yerde bitmeyen, devam ettikçe yıpratan bir bağ.

Bu bağlamda 14 Şubat da artık romantik bir gün olmaktan çok, ilişkilerin vitrine çıktığı bir performans alanına dönüşmüş durumda. Sevginin içeriğinden çok, gösterimi konuşuluyor. Hediye, paylaşım, jest; ilişkinin kendisinden daha görünür hale geliyor. Bu da birçok insan için sevilmediğini değil, yeterince sergilenmediğini hissettiren bir kırılma yaratıyor. Geber Aşkım’daki toksik yoğunluk bu sahte romantizmle sert bir tezat oluşturuyor: Film, sevginin süslenmiş halini değil, çıplak ve rahatsız edici halini gösteriyor.
Sonuçta günümüz ilişkileri, aşkı yaşamakla onu yönetmek arasında sıkışmış durumda. İnsanlar sevmekten çok doğru seçimi yapmaya, incinmekten çok kontrol etmeye, bağlanmaktan çok kendini korumaya çalışıyor. Bu da aşkı bir sığınak olmaktan çıkarıp bir sınav alanına dönüştürüyor.
YUVA’YA NE OLDU? HOUSEKEEPING!
Bugün görsel dünyanın bize anlattığı hikâye giderek tek bir yere yaslanıyor: Arzu, hız ve geçicilik. Sanat yönetimi, mekân kurgusu ve estetik dil; şefkatin, birlikte yaşamanın, güvenli alanların yavaşlığını değil, şehvetin keskinliğini, tek gecelik yakınlıkların parlak ama soğuk yüzeylerini parlatıyor. Evler artık “içine dönülen” yerler değil, yatak odasına indirgenmiş sahneler. Işık sıcak değil, kontrastlı. Dokular yumuşak değil, sert. Kamera, korunmayı değil, tüketimi öneriyor.
Bu görsel dünya bize şunu fısıldıyor: Yakınlık risklidir, bağlanmak gereksizdir, kalmak zayıflıktır. Cinsellik bir temas değil, bir performans alanı gibi sunuluyor. Güven, zaman, tanışıklık, alışkanlık gibi kavramlar ya tamamen dışarıda bırakılıyor ya da “sıkıcı” ilan ediliyor. Oysa insan ruhu hızla değil, tekrarla sakinleşir. Tenle değil, devamlılıkla güvende hisseder.
Tam da bu yüzden, bu başlıkla Geber Aşkım adının az ötesinde bir yerde durmak anlamlı. Evet, bunlar sunuluyor. Evet, arzu, şehvet, kontrolsüz cinsellik, güç oyunları bugünün görsel dilinde baskın. Ama film, tüm sertliğiyle şunu söylüyor: Bunlar gerçek olabilir ama iyi olan bu değil.
Gösterilen dünya cazip değil, yorucu. Parlak değil, aşındırıcı. Şehvetin merkezde olduğu bu ilişkiler, haz üretirken güveni tüketiyor. Ten yakınlaşıyor ama ruh geri çekiliyor. İnsanlar birbirine değiyor ama kimse kimseye ait hissetmiyor.
Sanat yönetiminin tercihleri de bu kopuşu bilinçli olarak derinleştiriyor. Mekânlar geçici, ilişkiler gibi. Evler kişiliksiz, insanlar gibi. Ortak alanlar yok; yalnızca geçilen odalar var. Bu estetik, izleyicinin bilinçaltına şu fikri yerleştiriyor: “Burada kalınmaz.” Oysa insanın en temel ihtiyacı kalabilmek. Sabah uyanabileceği, dağılmayacağı, kendini savunmak zorunda olmayacağı bir alan.
Bu noktada cinsellik, bağ kurmanın bir uzantısı olmaktan çıkıp bağdan kaçmanın bahanesine dönüşüyor. Yakınlık yaşanıyor ama sorumluluk erteleniyor. Bu da ilişkileri daha özgür değil, daha kırılgan hale getiriyor. Çünkü güven olmadan yaşanan her temas, bir parça daha eksiltiyor insanı.
Geber Aşkım tam olarak bu yüzden romantik değil, dürüst. Şehveti yüceltmiyor, teşhir ediyor. Toksik ilişkiyi cazipleştirmiyor, çıplak bırakıyor. Ve bize şunu hatırlatıyor:
İyi olan; hız değil.
İyi olan; çokluk değil.
İyi olan; şehvetin değil, şefkatin sürdürülebilir olduğu bir yakınlık.
Bugün belki de asıl radikal olan, güvenli bir ev hissini savunmak. Aynı kişiyle tekrar tekrar uyanmayı, tanıdık bir dokunuşta huzur bulmayı, arzusunu dehlizlere değil, bir ilişkiye emanet etmeyi seçmek.
Bu dünya başka bir şey gösteriyor olabilir. Ama gerçek, hâlâ başka bir yerde duruyor.
Ve nihayet!
Sevgililer Günün kutlu olsun! Zorbalık yapacaksan az ötede Geber Aşkım!
