Episode Dergi olarak Şubat 2026 sayımıza doğayla mücadelesiyle tanınan Ed Stafford’ı konuk ediyoruz.
Doğayla mücadelesiyle tanınan Ed Stafford, DMAX’te izleyeceğimiz yeni projesi Ed Stafford ile Cesaret İsteyen Ritüeller’de bu kez hayatta kalmanın ötesine geçiyor. Geleneksel kabile ritüelleri üzerinden modern dünyanın kaybettiği olgunlaşma, dayanışma ve sorumluluk duygusunu sorgulayan Stafford; acının, topluluğun ve gerçek “erkekliğin” anlamını yeniden tanımlıyor.
Sürekli konfor ve haz peşindeyiz. Acıdan kaçıyoruz. Evet, buz banyosu yapan ya da ultra maraton koşan küçük bir azınlık var ama toplumun geneli için hayat fazlasıyla kolay. Acı, fiziksel olmak zorunda değil. Zor olanı yapmak, sorumluluk almak, istemediğin şeyleri de yapmak insanı olgunlaştırıyor.”

Amacımız asla kimseyi egzotikleştirmek ya da ‘öteki’ gibi göstermek değildi. Tam tersine, bu insanların dünyasında yaşamanın nasıl bir şey olduğunu gerçekten anlamaya çalıştık. Batı toplumunun kaybettiği ama yeniden kazanabileceği çok şey var.”
Ed Stafford’ı yıllardır doğanın en sert koşullarında çektiği belgesellerde izliyoruz. Issız adalarda, ormanların kalbinde, tek başına ve sınırlarını zorlayarak…
Ancak bu kez nefesimizi tutmamızın sebebi onun yalnızca fiziksel dayanıklılığı değil. DMAX’te izleyeceğiniz Ed Stafford ile Cesaret İsteyen Ritüeller’de geleneksel kabilelerin ergenlikten yetişkinliğe geçiş ritüellerini deneyimlerken, asıl hayatta kalma meselesinin insanın toplulukla kurduğu ilişki olduğunu hatırlatıyor. Ünlü belgeselci bu sefer hayatta kalmanın ötesine geçerek cesaret, acı ve olgunlaşma kavramlarını sorguluyor. Brezilya’da saatler süren acı dolu ritüellerden Afrika’daki efsanevi cesaret sınavlarına uzanan bu yolculukta Stafford, yalnızca izleyen değil; bizzat deneyimleyen, sınanan ve dönüşen bir anlatıcı.
Bu röportajda Ed Stafford’la acının öğreticiliğini, modern dünyanın olgunlaşma krizini ve erkekliğin yeniden tanımlanmasını konuştuk.
Marooned ve First Man Out gibi programlarda seni doğayla savaşırken izledik. Bu yeni projede sence asıl zorluk neydi?
Hayatta kendine yetebilmek elbette çok önemli ama tek başına yeterli değil. Hayat, bireysel dayanıklılıktan çok, insanlar arasındaki karşılıklı bağımlılıkla ilerliyor. Eğer birbirimizle geçinemezsek dünya işlemez. Bu seri, hayatta kalmayı bırakıyorum anlamına gelmiyor, hatta şu anda yeni bir survival projesi için yeşil ışık bekliyoruz. Ama son yıllarda beni daha çok, yanlış anlaşılan toplulukların içine girip onların dünyasını gerçekten anlamaya çalışmak heyecanlandırıyor.
Bu projede fark ettim ki modern dünyada, özellikle batıda, işlevsel bir ergenlikten yetişkinliğe geçiş ritüeli yok. Liderlerin bu kadar olgunlaşmamış olmasının sebeplerinden biri de bu. Bu ritüeller güç gösterisi değil; gençliğin bencilliğinden çıkıp yetişkinliğin toplumsal sorumluluğunu kabul etmeyi öğretiyor.

Geleneksel kabile ritüellerini ekrana taşırken en büyük etik sorumluluğun neydi?
Her zaman olduğu gibi en büyük sorumluluk dürüstlük. Eğer yüzeyde kalırsanız, acele ederseniz ya da yeterince zaman tanımazsanız o kültürden öğrenilecek her şeyi kaçırırsınız, bu da büyük bir kayıp olur. Amacımız asla kimseyi egzotikleştirmek ya da “öteki” gibi göstermek değildi. Tam tersine, bu insanların dünyasında yaşamanın nasıl bir şey olduğunu gerçekten anlamaya çalıştık. Batı toplumunun kaybettiği ama yeniden kazanabileceği çok şey var.
Dil engelinin olduğu topluluklarda güven kurmak nasıl bir süreçti?
Bazı ülkelerde dili biliyordum; Ekvador’da İspanyolca, Brezilya’da Portekizce konuştum. Diğer yerlerde çevirmen vardı. Elbette çevirmenle konuşmak ilişkileri zorlaştırıyor. Her şey üçüncü kişi üzerinden ilerliyor. Ama bu da işin gerçeği. Her dili bilmeniz mümkün değil.
Etiyopya bölümünde dil engelini saklamak yerine hikâyenin parçası haline getirdik. Kameraya dönüp, “Burada ‘merhaba’ nasıl deniyor?” diye sormamın ekrana gireceğini hiç düşünmemiştim. Ama bu samimiyet bence güven duygusunu artırıyor.

Bu kültürlerde acı bir ceza değil, bir öğretmen. Modern dünyada acıdan kaçmamız bizi neye dönüştürüyor?
Sürekli konfor ve haz peşindeyiz. Acıdan kaçıyoruz. Evet, buz banyosu yapan ya da ultra maraton koşan küçük bir azınlık var ama toplumun geneli için hayat fazlasıyla kolay.
Acı, fiziksel olmak zorunda değil. Zor olanı yapmak, sorumluluk almak, istemediğin şeyleri de yapmak insanı olgunlaştırıyor. Brezilya’da birlikte ritüele katıldığım 12 yaşındaki çocuk bunu çok iyi biliyordu. Acı çekeceğini biliyordu, buna rağmen bilinçli olarak istiyordu. Kimse onu zorlamadı. İki yıl boyunca annesine sormuş, hazır olmayı beklemişti. Bu tür ritüeller gerçekten işe yarıyor. İnsanları daha erken olgunlaştırıyor.
Peki, bu zorlayıcı yolculuğu bitirip eve döndüğünde seni en zorlayan şey ne oluyor? Şehir hayatı mı, konfor mu, modern hayatın hızı mı?
Açıkçası artık eve döndüğümde büyük bir uyum sorunu yaşamıyorum. Bu benim yeni normalim oldu. Yılda bir kez dünyanın altı farklı noktasına gidiyorum, olağanüstü deneyimler yaşıyorum, sonra eve dönüp çocuklarıma sarılıyorum.
Bu, kendimi ve işimi küçümsemek gibi gelmesin; bunun için son derece minnettarım. Ama 2013’te adada 60 gün kaldığım zamanki gibi yıkıcı bir etkisi yok artık. O deneyimden sonra terapiye gittim, ciddi bir psikolojik çöküş yaşadım. Zamanla güçlendim ama bu bir zırh değil; daha çok bilgeliğe benziyor. Öğrendiklerimi günlük hayata daha kolay entegre edebiliyorum artık.
