Episode Dergi olarak mart kapağımıza konuk olan yerli HBO Max dizisi Mira‘nın senaristi ve yönetmeni Meltem Bozoflu ile konuştuk.
Dizinin yaratıcısı Meltem Bozoflu’ya göre Mira, kötü bir sonun ardından başlayan bir hikâye: “Başımıza gelenler değil, onlara nasıl tepki verdiğimiz hayatımızın hikâyesini yazıyor.”
Merkezinde ‘insan’ olan her hikâye, kültürel etkiler de içerse, karakter üzerinden bağ kurduğumuzda temel insani duygular, davranışlar ve tepkilerle evrensele bağlanıyor. Çünkü dünyanın neresinde doğmuş olursanız olun, hangi kültürden gelirseniz gelin, aşk aynı aşk, öfke aynı öfke, şefkat aynı şefkat, korku aynı korku oluyor.”
Mira, fikir olarak nasıl doğdu? Hangi duygulardan yola çıktınız?
Yaşamdaki hikâyemizi, başımıza gelen iyi ya da kötü olaylara nasıl tepki verdiğimiz oluşturuyor. Kötü dediğimiz olaylar belki de bizi daha iyi bir versiyonumuza hazırlamak için birer itici güç olarak yaşamımızda beliriyor. Tüm dostlar ve hatta düşmanlar bile buna hizmet için, bize kendimizi hatırlatmak için varlar. Kalk ve potansiyelini gerçekleştir, başına gelenlere kader diye bakma, iyi, doğru ve güzelden yana olacak tepkilerle kaderini kendin, kendi iradenle yaz. İşte Mira, bu düşüncenin bir karakterin peşine takılıp nasıl gerçeğe dönüştüğünü izlememizin hikâyesi. Dizi, izleyiciye bir yandan “hayatım kaydı” dedirtirken bir yandan da kahkaha attırıyor.
Bir yönetmen olarak, dramın o zifiri karanlığına düşmeden komedinin parıltısını nasıl bu kadar dengeli tuttunuz? İzleyiciye “her şey bitti” dediği anda umut aşılama formülünüz nedir?
Bir olay ya da duruma bakış açımız, tavrımız yaşamda bizi nasıl iyimser ya da kötümser biri yapabiliyorsa bir hikâyeyi anlatırkenki bakış açımız da anlatım türünü komedi ya da dram yapabiliyor. Komedi, büyük meselelerin duygusal yükünü daha şefkatli bir yerden anlatmaya olanak tanıyor. Ben de yazarken Mira’ya bu şefkati göstermek ve onunla bağ kuracak izleyiciyi de bu şefkat duygusuyla buluşturmak istedim. Her şey bitti dediğimiz bir anda birilerinden göreceğimiz şefkatle yükler biraz daha hafifleyebilir, hele bir de bunu kendi kendimize yapabilmeyi öğrenirsek…
Mira başlarda bunu kendi kendine yapabilmeyi beceremese de Melis gibi yakın dostlar ve hayatın karşısına çıkardığı Polat gibi yeni kişiler ve yeni fırsatlar, o denemeye devam ettiği sürece yüklerini hafifletmek için ona eşlik etmeye devam edecekler. İzleyiciye bağ kurduğu bir hikâye ve karakterle, şefkatin var olmaya devam edeceğini göstermek
umudun aşılanmasına dönüşüyor.
Dizideki anne ve baba karakterleri o kadar gerçek ve komik ki, herkes kendi ailesinden bir parça bulacak bence. Bu karakterleri yazarken toplumsal gözlemleriniz mi ön plandaydı yoksa kişisel tarihinizdeki “absürt” aile anlarınızdan mı beslendiniz?
Her toplumun kendine has anne ve baba arketipleri var ve jenerasyonlara göre de değişiklikler gösteriyor. Benim jenerasyonumun anne ve babaları biraz daha, bizi her halimizle görmeye talip olan değil de hep hayatta tutunmuş ve başarmış olarak görmeye motive kişilerdi. Belki de onlar çok da başaramadıkları için biz başaralım istediler. Bizim zayıflıklarımızı duymak istememeleri sevgisizliklerinden değil de, belki de onlar da bizim gibi başaramadı deme korkularındandı. Ben de kendi anne ve babamla ilişkimde elbette benzerlikler yaşadım ve bunları komik birer motife dönüştürebilmek için bazı özelliklerini, bazı durumları biraz absürtleştirip abartmayı tercih ettim ki onlara kızarak değil, gülmenin iyimserliğinden faydalanıp daha barışık bakabilelim.
Mira’nın barınaktaki en eğitimsiz köpeği seçip, “Ben buna bakarım,” demesi aslında hayatındaki diğer büyük yanlış kararların bir metaforu gibi. Gereksiz yerlerde devleşen cesaretimizle asıl adım atmamız gereken hayati noktalardaki korkaklığımız arasındaki bu ironiyi senaryoya yerleştirirken çıkış noktanız neydi?
Mira’nın hikâyesinin zemininde yas süreci evreleri var. Kayıp her zaman bir ölümle girmiyor hayatımıza. Uzun yıllar manevi ve hatta maddi yatırım yapılmış bir evlilik yıkıldığında bu da güçlü bir kayıp demek ve bu da aynı yas süreci evrelerinden geçmek demek aslında. Ve bu evreler; öfke/şok, inkâr, pazarlık, depresyon ve kabullenme. Mira’nın açılışı boşanma ve dolayısıyla büyük bir kayıpla başlayınca da ilk bölüm, ilk evreyi zemine alıyor. O da inkâr ve şok evresi ve Mira da hayatında beliren bu yeni gerçekliği inkâr etmenin yolunu, tam da kendisini yapayalnız hissettiği noktada bir başkasının, bir köpeğin yalnızlığını gidermeye kalkmakta buluyor.
Yerel bir ayrılık ve ayakta kalma hikâyesini HBO Max gibi global bir platformun görsel diliyle birleştirmek rejinizi nasıl etkiledi? İstanbul’un o melankolik ama bir o kadar da hareketli yapısını Mira’nın ruh haliyle nasıl eşleştirdiniz?
Merkezinde “insan” olan her hikâye, kültürel etkiler de içerse, karakter üzerinden bağ kurduğumuzda temel insani duygular, davranışlar ve tepkilerle evrensele bağlanıyor. Çünkü dünyanın neresinde doğmuş olursanız olun, hangi kültürden gelirseniz gelin, aşk aynı aşk, öfke aynı öfke, şefkat aynı şefkat, korku aynı korku oluyor. Mira’daki merkezde, olaylardan ziyade bu olaylara dair bir duygu yaşayan Mira karakteri ve etrafındaki diğer karakterler var.
Kamera da tam da bu sebeple Mira’nın peşine takılıyor ve bizi de onunla birlikte hayatın içinde gezdiriyor, bunu çok fazla genel resimler kullanmadan, dış dünyayı göstermektense dış dünyanın Mira üzerindeki etkilerini gösteren, daha insan öznesi odaklı bir kamera kullanımıyla yapıyor. Bu anlatım dili de dış dünyayla ilişkisi kuvvetli olmayan, hayatı daha çok kendi üzerindeki yansımalarıyla algılayan, hatta biraz da dürtüsel yaşadığı söylenebilecek Mira’yla paralellik taşıyor.
