Episode Dergi olarak mart kapağımıza konuk olan yerli HBO Max dizisi Mira‘nın Melis’i Nezaket Erden ile konuştuk.
Melis, Mira’nın hayatındaki en dürüst ayna. Nezaket Erden, dostluğun bazen şefkatle sarıp sarmalamak değil, gerektiğinde gerçeği yüzüne söylemek olduğunu hatırlatıyor.
Başkasının derdiyle dertlenmek bize kendi derdimizi unutturur. Ve o dertlere her zaman daha sağlıklı bir mesafeyle yaklaşabiliriz. Ama insanın kendine bazı soruları sorması bile çok zor oluyor. Bazen en kör noktamız kendimiz oluyoruz.

Karakteriniz Melis, Mira’nın hayatında sadece bir arkadaş değil, onun dağılan parçalarını toplayan bir “duygusal dadı” gibi. Bu kadar verici ama bir o kadar da dürüst kalabilen karakteri inşa ederken arkadaşlık ilişkilerinizden veya gözlemlerinizden neler kattınız?
Melis gibi bir arkadaşı hepimiz arzu eder ve isteriz aslında. Ama her şey bir dengedir ya; bize çok fazla şey veren insanlardan bir süre sonra rahatsız olduğumuz da olur. Fedakârlık kelimesini bölünce feda ve kâr gibi, birbirinden anlam olarak çok uzak iki kelime çıkıyor ortaya. Feda edenin bir kârı da oluyor günün sonunda, bir beklentisi. O beklentiyi o ilişkinin içinde alamıyor bazen. Ve alamadıkça feda ediyor, feda ettikçe alacağını sanıyor. Ve böyle ilişkiler bir noktada bitmeye mahkûm oluyor. O yüzden Melis’te dikkatimi çeken şey, tüm bunları hangi ihtiyaçla yaptığı olmuştu. Benzer bir yardım etme, kurtarma mekanizması bende de çalışıyor, benden yardım ve destek istenmediği durumlarda da. Kendi ihtiyacımı biliyorum. Melis’e de bu kırılganlıkta yaklaşmaya çalıştım aslında.
Mira bazen o kadar inkâr içinde ki, karakteriniz gerektiğinde “gerçeği çat diye söyleyen” o ayna görevini görüyor. Bir oyuncu olarak, karakterinin bu “acı reçete” sunan tarafıyla Mira’nın o kırılgan hali arasındaki dengeyi nasıl kurdunuz? O sahnelerde “Acaba çok mu sert çıktım?” dediğiniz anlar oldu mu?
Melis bazen çok dobra ve dümdüz söylüyor söylemek istediklerini. Mira’nın ise duyması gerekiyor. Arkadaşını çok iyi tanıyor ve onu neyin harekete geçireceğini biliyor aslında. İçten içe farkında olduğu ama görmezden gelmeye devam edip kendine acımayı seçtiği şeylere mercek tutup hikâyesini değiştirmesini istiyor. Yeniden direksiyona geçmesini sağlamak istiyor. Ama bu her zaman işe yarayacak bir şey değil bence. Dışarıdan çok rahat görebiliyoruz bir başkasının derdini ve hatta dermanını. Ama onda dermana gidecek derman yok henüz. Herkesin zaman algısı, zihni ve kalbini uyumlanması farklı işliyor. Melis ve Mira ilişkisinde ise zaten böyle kurulan bir dinamik var. Melis’in bu kadar dobra olması Mira’nın bir ihtiyacına karşılık geliyor.

Sizce Melis, Mira’nın hayatıyla bu kadar meşgulken kendi hayatını, tutkularını veya dertlerini bir kenara mı itiyor? Onun arka planında nasıl bir hikâye hayal ettiniz?
Evet, Melis maalesef kendi içindeki soruları, sorunları bastırmak için bir başkasının hayatı üzerinde bu kadar aktif hale geliyor. Başkasının derdiyle dertlenmek bize kendi derdimizi unutturur. Ve o dertlere her zaman daha sağlıklı bir mesafeyle yaklaşabiliriz. Ama insanın kendine bazı soruları sorması bile çok zor oluyor. Bazen en kör noktamız kendimiz oluyoruz. Melis bir sahnede hayatının yan rolüymüş gibi hissettiğini söylüyor. Aslında senarist olmak istiyor ama sanat yönetmenliği yapıyor. Hayatından memnun gibi ama potansiyelini gerçekleştirememenin kırgınlığını ve gerginliğini taşıyor. Ama korkuları da var. Bu yüzden yan rol olmayı tercih ediyor. Başrol olursa başına ne gelecek bilinmez.
Dizideki pek çok karakter kendi travması veya kibri içinde savrulurken karakteriniz, izleyici için bir “sağduyu limanı” gibi. Bu kadar absürtlüğün ve dramın içinde “normal” ve “ayık” kalmaya çalışan birini oynamak size nasıl bir alan tanıdı?
Karakterlere dışarıdan bakıp daha rahat analiz edebilen ve bazen bunu dalga geçerek ifade edebilen bir karakter ortaya çıktı. Yönetmenimiz Meltem’in de yönlendirmesi ve tanıdığı alanla doğaçlamalarım da bu yönde şekillendi. Sizi görüyorum, durumunuz şu, bunu da hafif dalga geçerek ifade edebilirim gibi bir güç verdi.
Meltem Bozoflu ile çalışmak karakter inşasında nasıl bir alan açtı? Yönetmenin kadın bakış açısı sette nasıl hissedildi?
Daha ilk görüşmemizde bana ne kadar alan açacağını hissettim ve bu işte olmak istedim. Birlikte konuştuğumuz şeyleri özenle dinledi her zaman. Bana güvendiğini her an hissettirdi. Yarattığı dünyayı bizimle paylaştı ve fikirlerimize hep ilgi ve saygı gösterdi. Birlikte bu işi en iyi şekilde ortaya çıkarmak için çalışacağız duygusu o kadar hâkimdi ki sette. Ne bir gerginlik oldu ne bir öfke patlaması. Ruhu çok güzel bir setti bu anlamda. Bunu sağlayan şey de Meltem’in inandığı işi gerçekleştirmek için tek tek inandığı insanları bir araya getirmesiydi bence. Kimsenin, bir diğerinin işini iyi yapmayacağına dair kuşkusunun olmadığı bir setti.
