Episode Dergi olarak Şubat 2026 sayımıza Sevgililer Günü yaklaşırken bizi dizi ve filmlerdeki yalnızlıklarla yüzleştiren Ahmet Vatan’ı konuk ediyoruz.
Yalnızlık bazen bir sığınak, bazen bir cezadır. Kimi zaman kendi tercihlerimizle çağırdığımız bir dost, kimi zaman kalabalık içinde ansızın üzerimize çöken bir gölge. Kimi zaman bir sevgilinin yanındaki sessizlik, bazen de başkalarının bize reva gördüğü bir hal. Sevgililer Günü bize sürekli ‘birlikte’ olmayı fısıldarken belki de durup şunu sormak gerekir: Yalnız olmaktan utanıyor muyuz yoksa yalnızlığımızı tanımadığımız için mi bu kadar yoruluyoruz? Çünkü belki de mesele yalnızlıktan kaçmak değil; onun şeklini bilmek.”

Sevgililer Günü telaşı, yeni yıl telaşının bitmesinin hemen ertesinde ajandalarımızda yer buluyor. Bugüne özel yapılmış filmlerin fragmanları düşmeye başlıyor, neredeyse her markanın vitrinleri kalplerle ya da aşkı hatırlatacak imgelerle doluyor. İnsanlar bir taraftan işlerini yürütürken bir taraftan da “browser”larında bir tab’i Sevgililer Günü hediyesi için açık tutuyor. Kısacası şubat ayı geldiğinde hayat biraz değişiyor. Cümleler “biz” diye başlıyor, mutluluk biraz daha yüksek sesle konuşuluyor.
Anlayacağınız Sevgililer Günü yaklaşırken herkes bir yere tutunmuş gibidir: bir ele, bir ilişkiye, bir hikâyeye. Ancak bütün bu kalabalığın içinde, sesi duyulmayan başka bir şey vardır: Yalnızlık. Sevgililer Günü ayı belki de tam bu yüzden yalnızlıkla ilgili konuşmak için en doğru zaman. Bu sebeple bu ay, yalnızların yanında saf tutmak istiyorum. Çünkü herkes aşkı anlatırken yalnız insan için yalnızlık; Titanik’in buzdağı gibi önünde belirir, görmezden gelinse bile çarpılması kaçınılmazdır.
Yalnızlık çoğu zaman tek bir kelimeyle açıklanamayacak kadar çok yüzlüdür. Kimi zaman kendi isteğimizle seçtiğimiz bir inziva, kimi zaman kalabalığın ortasında bizi yakalayan bir yabancılık hissi. Bazen bir ilişkide yanımızda biri varken bile içimizi kaplayan derin bir boşluk, bazen de toplumun kıyısına itilmiş olmanın ağırlığı. Yalnızlık bir nevi kişiden kişiye değişen bir ayna: herkesin bakıp başka şeyler gördüğü… Malzemenin aynı olduğu ama herkes için tadının değiştiği… Bu noktada içimizde adım attıkça siyahı artan boşluğa sormak lazım sanırım hangi tür yalnız olduğumuzu. Bir seçenekse izlediğimiz filmlerden tanımak yalnızlığımızı.

Bazen yalnızlık bilinçli bir seçimdir. Kapıyı kapatır, telefonu sessize alır, iç sesimizin yankısına bırakırız. Into the Wild’ın Christopher McCandless’ı gibi kalabalıklardan uzaklaşıp kendi doğamıza, kendi kaynağımıza dönmek isteriz. Eat Pray Love’da Liz’in yaptığı gibi dünyayı dolaşarak aslında kendimize yaklaşmaya çalışırız. Paterson gibi sıradanlığın içinde kendi iç dünyasıyla yaşayan bir insana dönüşmüşüzdür belki de. Bu tür yalnızlık, bir kaçış değil, bir buluşmadır. “Yalnızım ama eksik değilim,” dersin. Dışarıdan anlaşılmaz bu hal. Hatta çoğu zaman romantize edilir. Bu yalnızlığı ancak aynı yalnızlığa bulanmış olan bilir ve tanır. Eksik yanları birbirine tam oturan yapbozun parçaları gibi bulur birbirini, aynı dilde konuşan iki yalnız.
Ancak her zaman seçemeyiz yalnızlığı. Bazı insanlar için yalnızlık bu dünyaya sığamamaktır. Bazen kalabalığın ortasında, seslerin, kahkahaların, ışıkların arasında gelir bulur. Lost in Translation’ın Bob ve Charlotte’u, Tokyo’nun neon caddelerinde yüzlerce insanın arasında birbirlerine sığınırken aslında yalnızlıklarını paylaşmaktadır. Her’de Theodore, yapay zekâ Samantha ile konuşurken yalnızlığını hafifletmeye çalışır, ama en kalabalık dijital çağda bile kendi tenine dokunamamanın yalnızlığı peşini bırakmaz. Ahlat Ağacı’nın ne kasabaya ne de şehre ait hissedebilen Sinan’ı gibi… Bu yalnızlığı tanıyabileceğimiz bir karakter de Frances Ha’daki hayatın temposuna yetişemeyen Frances. Bu yalnızlık bağırmaz. Sessizdir, melankoliktir. Daha çok içte yaşanır. Bu insanların yalnızlıkları Sezen Aksu’nun dizeleri gibi çınlar: “Ben bu dünyaya bir türlü alışamadım.”

Yalnızlık bazen de ilişkinin tam ortasında görünür olur. Blue Valentine’da aynı masada oturan Dean ve Cindy artık iki yabancı gibidir; kalabalık bir restoranın içinde bile yapayalnızdırlar. Marriage Story’de Nicole ve Charlie, aynı evde yan yana otururken bile birbirinin dünyasına ulaşamaz. Scenes from a Marriage’da yıllar içinde büyüyen sessizlik, birlikte yaşanan en keskin yalnızlıklardan biridir. Buradan çember bazen daha da genişler ve kalabalık içinde yalnızlık merhaba der. Arkadaş grupları, ilişkiler, mesajlar, story’ler… Ama temas yok. Herkesle konuşur, kimseyle gerçekten buluşamazsın. Fleabag’in kameraya baktığı anlar, Euphoria’daki gençler, aynı masada oturup birbirine ulaşamayan çiftler… Modern dünyanın en yaygın yalnızlığı budur. “Bu kadar insan yalnızken nasıl bu kadar insan yalnız” klişesinin göbekbağı tam da bu yalnızlıkta gömülü kanımca.
Bazı yalnızlıklar ise bize zorla giydirilir. Joker’in Arthur Fleck’i, kalabalık bir şehirde görünmezleşirken yalnızlığın en zalim biçimini yaşar: Dışlanmanın, kenara itilmenin yalnızlığı. Taxi Driver’da Travis Bickle, New York’un kalabalığında kendi şiddetli yalnızlığıyla baş başa kalır. Kocası Zafer’i ararken kaybolan Fatma’nın görünmezliği ve yalnızlığı, yolculuğu boyunca tek yol arkadaşıdır. Alt katlarda yaşayan Parasite karakterleri gibi yalnızlığa mahkûm edilenlere giydirilen yalnızlık bahsettiğimiz. Bu insanlar yalnız oldukları için değil, yok sayıldıkları için yalnızdır. “Buradayım” dersin ama kimse bakmaz. Kimliğini, benliğini beyaz bir kumaş parçası gibi göndere çekip sallarsın ancak gören olmaz. Bu yalnızlık zamanla öfkeye, bazen de içten içe çürümeye dönüşür. Bazen de Shoplifters’taki gibi toplum dışına düşmüşlerin birbirine tutunarak yaşamasına sebep olur.

Komediler bile yalnızlığı saklayamaz. Friends’te Chandler’ın ironik şakaları, kahkahaların arasında saklanan bir yalnızlık kalkanıdır. BoJack Horseman’da alaycı mizahın ardında yatan şey, kalabalık içinde yalnız bir ruhun çaresizliğidir. The Office’in Michael Scott’ı, her şakasında aslında başkalarıyla bağ kuramamanın yalnızlığını haykırır.
Yalnızlık bazen bir sığınak, bazen bir cezadır. Kimi zaman kendi tercihlerimizle çağırdığımız bir dost, kimi zaman kalabalık içinde ansızın üzerimize çöken bir gölge. Kimi zaman bir sevgilinin yanındaki sessizlik, bazen de başkalarının bize reva gördüğü bir hal. Sevgililer Günü ayı bize sürekli “birlikte” olmayı fısıldarken belki de durup şunu sormak gerekir: Yalnız olmaktan utanıyor muyuz yoksa yalnızlığımızı tanımadığımız için mi bu kadar yoruluyoruz? Çünkü belki de mesele yalnızlıktan kaçmak değil; onun şeklini bilmek, adını koymak. Ve en başta o soruyla yüzleşmek:
Sen hangi yalnızsın?
