Episode Dergi olarak Nisan 2026 sayımızda kapağımıza konuk olan Disney+ orijinal yapımı Bize Bi’Şey Olmaz‘ın senaryosunu kaleme alan Pınar Bulut’la konuştuk.
Siz hiç akmamak için kendini tutabilen su gördünüz mü? Kalp bu, sevmek ister. Sevilmek ister. Bir şey olmuyor, korkmayalım o kadar. 🙂 Yeni bir tanım mı, formül mü ne bulacaksak bulalım, aşktan vazgeçmeyelim derim ben.”
Bazı aşk hikâyeleri vardır, izlerken “ne güzel seviyorlar” dersiniz. Bazıları vardır, izlerken biraz huzursuz olursunuz. Çünkü tanıdıktır.
Pınar Bulut ile yaptığımız bu sohbette aşk, alıştığımız yerden değil; zaaflarımızdan, eksiklerimizden ve kendimizi tanımaya en çok yaklaştığımız yerden anlatılıyor.
Bize Bi’şey Olmaz de tam olarak bunu söylüyor: İnsan bazen birine değil, kendi içinde halledemediği yere âşık oluyor.
Ve belki de bu yüzden bazı ilişkiler kolayca tarif edilemiyor. Çünkü mesele aşk değil sadece… kendini tanıma cesareti.

Bu dizideki Lal ve Aktan ilişkisi gerçekten çok yoğun bir aşk hikâyesi. Sen bu ilişkiyi yazarken aklında daha çok “büyük bir aşk” mı vardı yoksa “zor bir ilişki” mi?
Bizi aslında kim olduğumuzla yüzleştiren bir ilişki yazmak istedim başından beri. Böylesine âşık olmadan kendi hakkımızda öğrenemeyeceğimiz şeyler varmış onu, anladım. Bazı aşkların görevinin sadece bu olduğuna inanıyorum samimiyetle. Bizi kendimize geri getirmek. Gerçek kumaşımızla göz göze gelmemizi sağlamak. Her ne oluyorsa ondan sonra oluyor asıl. 🙂
Günümüzde böyle ilişkilere çok hızlı “toksik” etiketi yapıştırılıyor. Ama ben bu hikâyeyi izlerken o kelimeyi kullanamıyorum… Belki de benzer bir şeyi yaşamış olduğum için. Sen yazarken bu ilişkiyi nasıl tanımlıyorsun?
Aslında oldukça yapıcı buluyorum ben bu ilişkiyi. Mutlu sonla bittiğini bile söyleyebilirim hatta. 🙂 Yeryüzünde yürüdüğümüz kaçıncı yılımızda olursak olalım, en önemli ilişki kendimizle kurduğumuz çünkü. Bizi kendimize yaklaştıran; özbenliğimizi sağlamlaştıran bir ilişki ne kadar zorlu geçerse geçsin ben ona toksik diyemem. Bu tür etiketlere inandığımı da söyleyemem. Anlamlandıramadığımız şeylere isim verince rahatlıyoruz genelde ama herkes narsisist olmadığı gibi, her mutsuz aşk da toksik değil.
Diziyi izlerken insan bazen “ben de tam böyle bir şey yaşadım” hissine kapılıyor. Sence insan gerçekten zaafına mı âşık olur?
Biricik olduğumuz fikrinden fazla büyüleniyoruz bence. Aşklar aynı oysa. Hikâyeler aynı. Onlardan devşirdiğimiz anlam değişiyor sadece. Hepimiz “tam da öyle bir şeyler” yaşıyoruz hayatımızın bir döneminde. Ondan sonra n’oluyo asıl? O acıyı nasıl işliyoruz? Orada milyonlarca ihtimal var işte. Ve evet, insan ancak halledemediği zaafına böyle kontrolsüzce âşık oluyor bana sorarsanız. Varoluşumuzu olduğu haliyle görebilmek için biraz mesafeye ihtiyacımız var diye düşünüyorum. Kendimizi unutmamız, kontrolü tamamen elden bırakmamız gerekiyor ki benliğimize uzaktan bakabilelim. Ancak o zaman rasyonel sonuçlar çıkarabiliyoruz yaşadıklarımızdan bence. Oraya gelene kadar kan ve gözyaşı. 🙂
Senaryoda bazı anlar var ki izleyicinin kalbine çok doğrudan dokunuyor. Yazarken izleyiciyi nerede şaşırtacağını ya da nerede kalbine dokunacağını biliyor muydun?
Ben yazarken izleyiciyi unuttururum kendime. Bana dokunacak, beni şaşırtacak şeyler yazmaya çalışırm. Bunun için de dürüst olmam, kalbimi sonuna kadar açmam, yara bere içinde kalsam da hikâyeme sadık kalmam gerekir. E, onları yapabildiğimde de seyirciye geçiyor zaten. Kafelerde yazıyorum mesela ben. Etrafımdaki herkesi unutup kendi kendime konuşmaya, gülüp ağlamaya başlarsam, işte o zaman birilerinin kalbine dokunabileceğime ikna oluyorum. Bunu baştan planlayarak değil yani. Kendime yaşatmamın bir sonucu olarak.
Bir sahne vardı, adeta “benim içimden bu acıyı alın” duygusunu repliğe döken bir an… ve eminim pek çok insan hayatında o duyguyu yaşamıştır. Bu duygular daha çok senin kişisel deneyimlerinden mi geliyor yoksa güçlü gözlemlerden mi?
Önce gördüm böyle bir an yaşayan birini. Onunla ağladım, onunla yalvardım, acısını paylaştım. Ve anladım onu sandım. Sonra bir gün kendim yaşadım. Hiçbir şey anlamamışım… Bu hikâyedeki en otobiyografik şeydir belki o bahsettiğin an. Bu acıdan bir daha hiç kurtulamayacağına kani olduğu bir an geliyor insanın. Acıdan değil, onun korkusundan bahsediyorum, o “geçmeyecek” korkusundan. O kurtulma arzusundan. Ben ne zaman acımdan kaçmayı bırakıp ona kıymet verebildim, işte o zaman anlayabildim aslında ne olup bittiğini. Yaşananların sebebini, mahiyetini. Ancak o zaman dönüp kendi hikayeme bakabildim ve her şey yerli yerine oturdu. Yaşarken berbattı ama iyi ki yaşamışım diyorum bugün. Bana bişey olmadı günün sonunda. Ama kalemime oldu. Yaşamasaydım nasıl yazacaktım? 🙂

Bazen dizilerini izlerken şöyle bir his geliyor: İnsan gerçekten Pınar Bulut’a aşk hayatını anlatıp “bana bir akıl ver” demek istiyor. Sana da böyle şeyler oluyor mu, insanlar gelip ilişkilerini anlatıyor mu?
Hiç öyle bir iddiam yok ama oluyor biliyor musun… 🙂 Aşk ya da ilişkiler hakkında herkesten çok bildiğim için değil elbette. Şundan olabilir: İşimin bir parçası gördüğüm için çok düşünüyorum bu meseleler üstüne, çok okuyorum, çok mesai harcıyorum. Daha kapsamlı fikir yürütüyor ya da daha süzülmüş cümleler kuruyor olabilirim bu yüzden. Anlatmak isteyen olursa buyursun, seve seve dinlerim.
Lal ve Aktan karakterlerini yazarken onların birbirlerine neden bu kadar bağlı kaldığını nasıl kurdun? Yani o kopamama hissi senin için nerede başlıyor?
İlk anda! Lal ve Aktan birbirlerini ilk gördüklerinde daha, ikisi de sözcüklerle açıklayamadıkları bir çekim hissetsinler istedim. Bazen öyle oluyor çünkü. İçimizde öyle bir yere temas ediyor ki, hayatımızın aşkı sanıyoruz karşımızdakini. Aşk gibi görünüyor bu temas biliyorum ama çoğu zaman bilinçaltının bir oyunu. Bir çekim değil, bir çağrı aslında. Aşktan başka, aşktan fazla bir mesele oluyor çünkü o çekimin altında. İyileştirmezsek hayatımıza devam edemeyeceğimiz bir travma, karşılanmamış bir ihtiyaç belki çocuklukta, hiç görülmemiş bir tarafımız, belki bize ait bile olmayan yanlış bir kabul…
Lal ve Aktan’a da öyle oldu işte. Sanki şefkatli bir baba onları hafifçe birbirine doğru itmiş gibi olsun istedim. Almış onları karşısına: “Bakın çocuklarım,” demiş. “Sizin içinizde, çook eskilerden kalma, kabuk tutmuş yaralar var. Her ilişkinizde, her kararınızda zonklayıp duruyor onlar kalbinizin arkasında. Bilmiyosunuz bile orada olduklarını. Ama hissediyosunuz aslında. İşte size fırsat. Buyrun birbirinizi gönderiyorum size. Yaralarınızı deşin diye. Çok seveceksiniz, çok sevileceksiniz, çok da perişan olacaksınız bu yolda. Ama korkmayın. İyileşebilmek için, önce biraz kanamanız gerek sadece…”
Bir aşk hikâyesi yazarken dengeyi nasıl kuruyorsun? Çünkü bu dizide romantizm var ama aynı zamanda çok gerçek bir acı da var.
Acısız romantizm oluyor mu emin değilim. Sevmek çok savunmasız bir şey. Gardımızı o kadar indirdiğimizde canımızın acıması da kaçınılmaz oluyor. Benim derdim o acıyla ilgiliydi bu hikayede, ondan korkmamakla daha doğrusu. Bir gün gelip de acım geçtiğinde, göğsümden taşan o cümleyle ilgiliydi. Bu hikâyeyi sırf onun için yazdım. O cümleyi söyleyebilmek için tüm aşk acısı çekenlere. Merak etmeyin arkadaşlar. Bize bi’şey olmaz 🙂
Senaryoyu yazarken “Bu sahne izleyiciyi çok konuşacak,” dediğin bir an oldu mu?
Hiç olmaz bana öyle şeyler. Söylediğim gibi çok kişisel bir ilişki kuruyorum yazdıklarımla, seyirciyi unutuyorum yazarken. Unutamazsam da unutturuyorum bilinçli bir çabayla, başka türlü yazamam. Bazen izlerken anlıyorum ama iş çekildikten sonra. “Bu nasıl bir şey olmuş böyle!” dediğim anlar oluyor. Bu işte de seyirciyle buluşması için özellikle sabırsızlandığım sahnelerimiz var.
Lal ve Aktan’ın ilişkisine dışarıdan bakan biri olarak sen olsaydın… onlara gerçekten “bize bir şey olmaz” der miydin?
Kollarından tutup sarsa sarsa derdim hem de. Demişliğim de var gerçek hayatta birilerine. Aramızda şaka oldu hatta. Zor günlerde ‘Bize bi’şey olmaaaaaaz!’ diyoruz bakışıp gülüşerek. ‘Neler yaşadık biz’ var o cümlenin altında. ‘Neler gördük de ölmedik, burdayız bak’ var. Bir cesaret, bir kıvanç var. Çok önemsiyorum bu iki duyguyu. Her nefeste korkuyla yaşadığımız şu günlerde özellikle…

Dizide dikkatimi çeken bir şey var: Sadece başroller değil, yan karakterlerin de çok güçlü bir hikâyesi ve karakter derinliği var. Sen yazarken bütün karakterlere bu kadar güçlü bir anlatım ve geçmiş kurmayı özellikle önemsiyor musun?
Muhakkak. Bir hikâye kurarken kahramanlarıma gösterdiğim özeni tüm karakterlere göstermeye çok dikkat ediyorum. Bu hikayede özellikle önemi vardı yan karakterlerin. Bu ilişkiye onlar ayna tuttular çünkü. Aktan ve Lal’in hikayesini onlardan dinledik, dostlarının anlatımıyla izledik. Bilerek böyle anlattım bu hikayeyi. İnsan ilişkinin içindeyken ne yaşadığını pek idrak edemiyor çünkü. Yakınlarımız görüyor halbuki. Bazen dostlarımız, bazen ailemiz. Ama ne onlar söyleyebiliyor ne de biz dinleyebiliyoruz. Ancak yaşayarak öğreniliyor. İyi ki ve maalesef öyle.
Lal ve Aktan’ı yazarken kafanda Mert ve Miray var mıydı, yoksa onlar karakterlere sonradan mı geldi? Bir senarist olarak yazdığın insanların bir anda gerçek oyuncularla ete kemiğe bürünmesini görmek nasıl bir his?
Yazarken gerçek birilerini hayal etmiyorum genelde, hikâyenin bundan etkilenmesini istemiyorum. Hayali tipler oluyor yazarken kafamda. Hikâye çıktıktan sonra oyuncuyla buluşuyor karakterlerim. Bu işte de öyle oldu. Mert ve Miray hikayeyi yazdıktan sonra buluştular karakterlerle. İyi ki onlar buluştu. Müteşekkirim, başka bir Lal ve Aktan hayal edemezmişim. Bazı anları var, o bakışı tanıdığıma yemin edebilirim. Daha önce gördüm birinde ya da birilerine öyle baktım daha önce. Zaman ne kadar şakacı diye düşünüyorum o sahnelerde. Nasıl da değiştiriyor her şeyin önemini…
Sen yıllardır çok güçlü hikâyeler yazıyorsun. Geriye dönüp baktığında “yazarlık yolculuğumda beni gerçekten dönüştüren iş buydu” dediğin bir proje var mı?
Çok teşekkür ederim. Bir şiarım var burada, sadece beni dönüştürme kapasitesi olan hikâyeleri yazmaya çalışıyorum. İçimdeki akışın debisini artıracak hikayeler seçiyorum. Dönüp baktığımda yazdığım her şey beni biraz dönüştürmüştür o sebeple. Kimi iyi, kimi kötü yönde. Ama illa birinden bahsetmem gerekirse Suskunlar’dan bahsedebilirim. Tek başıma kurduğum ilk işti, ilklerin yeri malum ayrı. 🙂
Senaryolarında insan ilişkilerini ve özellikle aşkın karmaşık taraflarını çok iyi yakalıyorsun. Günümüzde aşkı yeniden tanımlamak gerekse nasıl tanımlardın?
Bir çağ dönümünde olduğumuzu düşünüyorum ben. Aşk da birçok inanç ve sistem gibi bildiğimiz anlamda hükmünü kaybetti artık. Her şey dönüşüyor, parçalarına ayrılıp başka başka yerlerinden tekrar birleşiyor sanki. Aşk için de yeni bir tanımlama yapmak lazım bu doğru. Bunu yapmak bana düşmez sadece, o kadar da değil. 🙂 Bir yazar olarak durmadan kendimi güncel tutmaya çalıştığım için, gözlemlerime dayanarak nelerin kapsam dışı kaldığına değinebilirim belki.
Bileklerimizi kessek aşk ızdırabı akacak gibi olduğu anlarda bile hissediyoruz ki, aşk vazgeçilmez değil artık. Aşk bizi değersiz, yalnız, sürekli tetikte hissettiren şeyin adı değil. O kadar kişisel geliştik ki, böyle hissettiren ilişkilerde olmaktansa yalnız olmayı tercih ediyoruz artık. Bir başkası olmadan da tamamlanmış hissetme çabası gayet tercih edilir bir özgürlük günümüzde. Bu opsiyonellik, ilişki ve evlilik istatistiklerine balyoz gibi iniyor, bu bir gerçek. Ama sürdürebilir mi hiç emin değilim ben.
Siz hiç akmamak için kendini tutabilen su gördünüz mü? Kalp bu, sevmek ister. Sevilmek ister. Bir şey olmuyor, korkmayalım o kadar. 🙂 Yeni bir tanım mı, formül mü ne bulacaksak bulalım, aşktan vazgeçmeyelim derim ben.
