Episode Dergi olarak Nisan 2026 sayımızda Neslihan Atcan Altan ile Sentimental Value ve Father, Mother, Sister, Brother üzerinden aile kavramını irdeledik.
2025’ten bize kalan, arkasından konuşmak ve farklı noktalarına dikkat çekmek istediğim birkaç düzine filmden ikisi, Sentimental Value (Joachim Trier) ve Father, Mother, Sister, Brother (Jim Jarmusch). Trier ve Jarmusch ekmeklerinin peşinde kendi paralel doğrularında koşarken bu yazıda onları bir noktada kesiştirmek istedim -Öklid geometrisinde bu mümkün değil ama artık rahmetli kusuruma bakmasın-. Nokta dediğim payda içinde aile dinamikleri, ortak aile belleği ve bu bellekte mekân-boşluk ilişkisi yer alıyor. Bu konuya girişmeden önce kendi çapımda Sentimental Value’yu daha samimi bulup daha fazla anlamlandırdığımı, filmin beynimde adıyla yaşadığını söylemeden geçemeyeceğim. Diğeriyle ilgili aşağıda döküleceğim. Bundan Jarmusch’un haberi var mı? Sanmam.
SENTIMENTAL VALUE’DA EVİN İŞLEVİ
EVİN BELLEK HALİ
Ünlü filozof ve kuramcı Mikhail Bakhtin’in Kronotop teorisinde belirttiği üzere anlatıda zaman ve mekân birbirinden ayrılmaz; anlatı ister yolda, belde, şatoda ya da aile evinde geçsin. Sonuçta ileri gidiş, zamanda takılı kalış veya aydınlanış gibi anlatıyı sürdüren önemli hadiseler bu ilişki içinde hayat bulur -amma abarttım-. Sentimental Value’ya baktığımda da mevzu dikey bir kronotop üzerinden çalışıyor. Ta 1940’larda Nazi işgali altında intihar eden büyükanneden intihar teşebbüsünde bulunduğunu sonradan öğrendiğimiz Renate Reinsve’nin canlandırdığı Nora’ya kadar üç nesil Borg ailesi kadınları bu evde var olmuş.
Ev dediğin mekân çoğumuzun kimliğinin ve belleğinin inşasının gerçekleştiği yer ve fakat Borgların evi sadece bir mekân değil, onları izleyen zamanın ve belleğin ta kendisi. -Laflara bak.- Gilles Deleuze’nin de dediği gibi, geçmiş önceden var olmuş bir olgu değildir; geçmişin her katmanıyla birlikte var olmaya devam edendir. E, bu noktadan hareketle büyükannenin geçmişinin evden günümüze sızışı, baba Gustav’ın (Stellan Skarsgård) annesinin travmasına tanıklığı, Nora ve Agnes’in (Inga Ibsdotter Lilleaas) tanık olduğu ebeveyn kavgalarının aynı şekilde evden bizim kızlara sızışı, yani tüm sızıntılar ve tanıklıklar ve travmalar Borg evinin bellek işlevini güçlendiren katmanlar.
Ayrıca filmin adıyla müsebbip bir durum sözkonusu. İki film içinde gerçekten manevi değerini en yoğun hissettiğimiz ev de bu. Evin kendisi baskın bir karakter aslında.
EVİN BİRLEŞTİRİCİ GÜÇ HALİ
Her ne kadar bu aile evi, ünlü kuramcı Marianne Hirsch’in bir önceki neslin, özellikle de travmatik deneyimlerinin mevcut ve sonraki nesillere aktarımı olarak nitelediği “postmemory” kavramının mekânı olsa da evin aile bireylerini birleştirici gücünü görmezden gelemiyorum. Tamam, evde olabilecek en kötü şeyler olmuş ve yine Hirsch’in dediği gibi, bu olanlar bizim kız kardeşler tarafından ziyadesiyle özümsenerek nesiller arası bir yüke dönüşmüş ama yine de baba ve kızları birlikte veya bireysel bazı yüzleşmeleri, ortak aile belleklerinin ev sahibi mekânında yaşıyorlar. Ve yine tamam, baba da neredeyse bu evde ölüp gidecekti ama ölmedi işte. Bilakis ölümle noktalanması beklenen bir deneyimin adeta bir arınma ritüeline evrilmesiyle -bildiğin kalp krizinin nesi ritüelse- evin travmatik döngüsü de kırılmış olmuyor mu? Bence oluyor.
EVİN ZAMAN HALİ
Oluyor olmasına da filmin sonunda Nora, babası Gustav’ın özür niteliğindeki senaryosunu hayata geçirmiş ve ailevi bir uzlaşmaya varılmışken onlara eşlik eden evin kendisi değil, bir kopyası. Artık zaman ve mekânın birlikteliği bitmiş, Borglar ailevi belleklerine eşlik edecek başka bir “ev” bulmuşlar. Ev artık yok, evin ekosu var bir nevi. Yine de evin birleştirici gücü bu simulakrumda da gözlemlenebilir. Bu “temsili” ev, aslının yapamadığını veya bir noktaya kadar yapabildiğini yapıp bizimkileri şifalandırıyor. Yani ben ne dedim, kendim de çok anlamadım. Siz de çok şey etmeyin.
PEKİ, YA FATHER, MOTHER, SISTER, BROTHER’DAKI EV HALLERİ?
Evet, biraz da Jarmusch’un evrenindeki evlere bakamayayım. Bunu yaparken de filmi doğal olarak üç bölümde ele alacağım çünkü niye acaba? Üç bölümün ikisi beni epey darladı ama neyse. Üç farklı ülke, üç farklı ev ve anlık karşılaşmalar… İlk iki bölümde evler tamamen bellekten uzak; evet, döngüsel bir kronotop var çünkü her iki evde de tekrar eden ritüeller var ama bu her yıl tekrar eden ve iyi ya da kötü herhangi bir sonuca, çözüme bağlanmayan steril ritüeller, onları gerçekleştiren aile bireylerinin birbirinden ne kadar uzak olduğunu gösteriyor. Bunu da anı sızdırmayan, belleği olmayan evlerin içinden dışarıya doğru sunuyor Jarmusch… Hatırladıkça içim şişiyor. Hazır, ben de filmde sırıtmayacak bir karaktere dönüşüyorken Tom Waits’in baba karakterinin New Jersey’deki kabininden başlayalım o zaman.
FATHER: EVİN UZAK HALLERİ

Tom Waits’in baba karakterinin yaşadığı yerin, Adam Driver ve Mayim Bialik tarafından canlandırılan çocuklarına olan uzaklığı, arabada babayı ziyarete giden iki kardeşin bu “görevi” yerine getirmedeki ruhsuzluğu ve mekanikliği, bu üçlü arasındaki mesafenin fizikselden öte olduğunu bize hemen anlatıyor ya da ben öyle sandım. Her iki şekilde de bu önermeden yürüyeceğime göre devam… Zaten geleneksel ataerkil bakışta da babanın bir uzak olma hali, tanrısal bir erkle görünmeden gören, yöneten olma hali vardır.
Gerçi buradaki babada öyle bir erk yok ama çocuklarına uzaklığı, evinin içinde onlar gelmeden adeta yabancı misafirleri ağırlayacak bir ev sahibi gerginliğiyle evini çocuklarının onayına ya da onları kandırmaya uygun hale getirme çabaları, babanın sadece çocuklarına değil, onların dolaylı etkisiyle evine de mesafeli olduğunu anlattı bana. Bana kadar var yani. Evde yaşayan tek şey, annelerinin olduğunu varsaydığımız fotoğraf ama herhangi bir yaşanmışlık hali yok. Marianne Hirsch’ün “postmemory” kavramına işaret edecek herhangi bir aktarım yok.
Sentimental Value’da olan ileti şimsizliği kırmaya çalışmak, bir çatışmayı sonlandırmak için uğraşmak gibi melodramatik ögeler bu bölümde yok. Ev, içi boş bir ritüelin, yüzeysel diyaloglar ve epey yapay bir iletişimin gerçekleştiği bir mekândan öteye geçemiyor. Şimdi dank etti de beğenmişim yahu bu bölümü! Neyse geç olsun, güç olmasın.
MOTHER: EVİN “OLMAYAYDI İYİYDİ” HALLERİ
Ay, aman Allahım! O neydi öyle? İrlanda falan kurtarmadı. Bu ortamda bulunacağıma gidip dişimi çektirsem daha iyi. Zaten bir yerde Charlotte Rampling varsa gerilmemek ne mümkün? -İyi anlamda.- Bir annenin aynı anda şiddetli baskın varlığı, otoritesi ve HİÇ OLMAYIŞI gibi inanılmaz bir paradoks var ortada. Var ama yok. Anneyle bütünleşme gibi bir şey mümkün değil çocukları açısından. Ev, estetik anlamda ince ve rafine bir zevki ancak bu kadar steril ve ruhsuz şekilde yansıtabilirdi. Çay masasının adeta bir Rönesans tablosu mükemmelliğinde -Rönesans ne alaka da benzetme bulamadım- hazır bulunuşu hiç de sıcak bir davete alamet değil. Tam tersi mutlak bir mükemmeliyetçiliğin ezici yargısı var o masa da.
Cate Blanchett’in canlandırdığı Timothea karakterinin aldığı güzelim çiçeklerin masanın simetrisini bozup herkesin görüş alanını kapatmasından ve annenin bu duruma müsamaha gösteremeyişinden de bunu anlıyoruz. Ne ev ne de anne, kızları orada istiyor. Aman, kızlar da bayılıyordu sanki. Evin onlar için yaşayan bir yanı yok. “Father” bölümünde olduğu gibi, bu bölümde de iki kız kardeş görevlerini ifa edip gitmek, evden ve anneden uzaklaşmak istiyorlar ve annemiz de bu durumdan şikâyetçi değil.
Çözümsüz bir aile dinamiği, bu çözümsüzlüğü hiç de sallamayan bir mekânda var olmaya devam ediyor. Sanki ev, iki kız kardeşi annenin aracılığıyla dışarı kusuyor. Daha aralarındaki dinamiğe gireceğim ama önce son bölüme bakalım ve kapatalım bu bahsi istiyorum.
BROTHER- SISTER: EVİN DEPO HALLERİ
Indya Moore ve Luka Sabbat’ın anne ve babalarını uçak kazasında kaybetmiş ikiz kardeşler Skye ve Billy’yi canlandırdıkları bölüm, aynı zamanda üç bölüm içinde aile dinamiklerinde ortak bir aktarımın, yaşamın paylaşıldığı tek bölüm ve işin ilginç tarafı, içinde sevgi olan bu ailede ebeveynlerin ölmüş olması. Jarmusch belki de bu şekilde ebeveynlerden kurtulduğumuzda sağlıklı bir aile dinamiğine kavuşabileceğimizi ima ediyordur; ben nereden bileyim? Olabilir yani.
Paris’te ortak bellek görevini görmüş aile evi artık boş. İki kardeş, hayatlarının bir dönemini kapatmak ve bu döneme tanıklık eden bellek evden çıkmak zorundalar. Bunu yaparken de evin belleğini de beraberlerinde götürüyorlar. Ev artık belleksiz, boş bir mekân. Daha sonra eşyaların depodaki görüntüsünün önünde iki kardeş eşyalara bakarak ne yapacaklarını düşünürken aslında biz ne yapacaklarını biliyoruz. Hiçbir şey. Ev, ortak hafıza kimliğinden sıyrılarak artık büyük ihtimalle bir daha geriye dönülmeyecek bir depoya dönüşüyor. İşte böyle…
Hadi, şimdi evden çıkıp iki filme aile dinamikleri perspektifinden bakalım.
BABA DEDİĞİN YOKTUR
İkizlerin ölü, kız kardeşlerin de nerede olduğu bilinmeyen babalarını atlayarak -onları da başkası anlatsın- Sentimental Value’daki Gustav ve Father, Mother, Sister, Brother’daki Father’a bakacağım. Burada ortaya bir Lacan atmadan olmaz; Gustav da uzun süre sadece adıyla var olmuş bir baba. Kendisi ortada yok, sembolik bir fonksiyonu var ama kızları ve karısını bırakıp gidişi, bu olmayan fonksiyonunu bildiğiniz kıymete bindirmiş. Yani yokluğuyla var olmuş ve ağırlığıyla özellikle de Nora’nın yaşamını biraz da travmatik olarak şekillendirmiş. Tom Waits’in baba figürü bu noktada Lacan’ın tanımladığı babadan daha farklı bir yerde çünkü bir tek çocuklarından değil, ortamlardan da kopuk. Biraz da eskilerin dediği gibi, ev iyisi değil, el iyisi.
Çocukları gittiği an rahatlaması ve bir arkadaşıyla görüşmek istemesinden de bunu anlıyoruz. Çocuklarının bilgisi dışında farklı bir hayat sürüyor ve bu ikili hayatı onun baba figürü olarak kendini ne kadar kısıtlanmış hissettiğini bize kanıtlıyor. Dışarıda eski püskü kamyoneti yerine sakladığı BMW’sine binip gitmesi de cabası. Görevi bitti, Jeff ve Emily’yi idare etti, şimdi sıra “baba” olmadığı kendi hayatında. Bravo yani. Sinsi bey.
BABA DEDİĞİN SANATÇI(MI?)DIR
Harold Bloom’un “Etkilenme Endişesi” ya da anksiyetesi teorisine göre her sanatçı, kendinden öncekilerin gölgesinde yaşar ve bu “baba figürü”ne benzetilen öncekinin baskınlığından onu yanlış okuyarak kaçar. Nora da babasının gölgesinden onun kendisine getirdiği senaryoyu reddederek sıyrılıyor. Gustav’a da bak sen bu arada! Babalık onun için kızını filminde yönetebilmek. Katarsisin bu şekilde geleceğine inanan Gustav aslında haksız da çıkmıyor. Demek ki var bir bildiği ya da tek bildiği bu. FMSB’ye baktığımızda ise Tom Waits’in baba karakterinde sanatla ilgili bir durum yok -aldatma sanatı hariç-. O sadece çekinik, pasif bir baba çünkü bu rol onun çok da tercih ettiği bir rol değil. Ama şu kıyaslamayı yapabiliriz; Trier’in baba figürü sanatçı varlığıyla baskınken Jarmusch’unki yokluğuyla baskın.
Aslında bu noktada Thomas Elsaesser’in aile melodrama teorisini de sıkıştırsam fena olmaz: aile içindeki güç yapılanmaları doğrudan ifade edilemez; daha çok stil, jest, nesneler ve uzamla aktarılır. E, Gustav da öyle değil mi? Aslında senaryosu bir özür, bir kendini temize, kızlarını yanına çekme ve yeniden başlama çabası. Baba olarak söyleyemediklerini, yazar ve yönetmen olarak söylemek istiyor. Diğer babaya gelecek olursak, bu konuyla ilgili görecek bir şey yok. Sonuç olarak bu iki filmde baba, Gustav’dır; baba, Tom Waits’in karakteridir. Baba yokluğuyla vardır, varlığıyla da yoktur. Peki ya anne? Hani şu ebeveynlikte her ama her şey olması gereken arzunun ve nefretin nesnesi anne.
HAYALET ANNE

Şaka maka her iki filmde de ziyadesiyle anne ve ziyadesiyle hayalet var. Sentimental Value’ya bakarsak Gustav’ın, varlığı evi ve zihinleri hiç terk etmemiş hayalet annesi ve Nora ve Agnes’in aynı şekilde ölü ama görünmez annesi. -Aslında bir anne olarak Agnes de var ve aslında bir tek kendi çocuğuna annelik yapmıyor, Nora’ya da annelik yapıyor ama onu hayalet sembolü çerçevesinde değerlendiremeyeceğim. O bir dursun.-
Yine Lacan’dan yola çıkarsak anne; çocuğun ilk birlik yaşadığı, arzunun kaynağı ve nesnesi. Bu minvalde Gustav’ın annesi intihar ederek öyle bir kopuş gerçekleştiriyor ki, travması “postmemory” olarak üç nesli de etkisi altında tutmaya devam ediyor. Nora ve Agnes’in annesi ise farklı; sadece bir yas objesi olarak filmde işlevini tamamlıyor. Gelelim FMSB’deki Rampling’in anne hayaletine. Evet, yaşıyor ama kızların üstünde tahakküm kurmuş bir kontrol ve yargı mekanizması olarak. Arzunun ne kaynağı ne de nesnesi artık. Zaten her iki kızıyla olan zorlama ve yüzeysel diyalogları, yargılama amaçlı sorduğu sorular, o masanın başında geçmeyen zaman,
Lilith’in (Vicky Krieps) boş yere ve aşırıya kaçacak şekilde yalanlar söyleyerek ve Timothea’nın zamanından çalarak annesinin onayını alma çabaları Rampling’in anne figürünün ne kadar korkutucu bir hayalete dönüştüğünü en azından bana kanıtlıyor. Tıpkı Derrida’nın hauntoloji kavramında bahsettiği gibi, geçmiş ve bu anneler şimdiyi işgal ediyorlar. İki hayalet anne de fotoğraflarıyla eşlik ediyorlar FMSB’de. Biri Jeff ve Emily’nin, diğeri de Skye ve Billy’nin annelerinin fotoğrafları. Artık tamamen geçmişin ve belleğin bir nesnesi haline dönüşmüşler ama hâlâ varlar.
ATIK ANNE
Burada Julia Kristeva’nın “abject” kavramına atıfta bulunmak istedim de çevirim olmadı gibi. Kristeva der ya, kendi kimliğini kurabilmek için dışlaman, atman gereken şeydir “abject”. Ve bence özellikle de Rampling’in anne karakterine kızı Lilith’in duyduğu tam olarak bu. Tamam, daha paradoksal bir durum da sözkonusu; anneyi etkilemek, onun takdirini kazanmak istiyor ama bunu olmadığı özne üzerinden yapıyor. Ve baktığımızda ne Timothea ne de Lilith annelerini atamıyor ve hep geri dönüyorlar. Yani, bu donuk ve neredeyse aydınlığı gotik bir karanlığa eş eve ve anneye niye dönersin ki? Dönersin işte.
Nora ve Agnes’in durumunda anne zaten çoktan yitmiş, atılmış ama büyükanne özümsenmiş ve hatta Nora intihar teşebbüsünde bulunacak kadar takip etmiş büyükanneyi. Bir de Skye ve Billy’nin anneleriyle ilişkilerine bakalım. Anne, bir fotoğraf ve depoya atılmış anılar. Anneyle ilgili bilgiler kısıtlı, anne uzak ve atık bir figür yani. Ama yine de anne, yokluğuyla da var, varlığıyla da var. Anne bu… Karmaşıklığı çözümlenecek gibi değil. Bir yandan da çok basit bir hadise ama neyse.
KARDEŞ DİNAMİKLERİ
NORA VE AGNES – SENTIMENTAL VALUE

İki filmde de tanık olduğumuz kardeş dinamiklerine ve kardeşlik müessesesine bakıp ben artık buradan uzayayım diyorum. Nora ve Agnes’in ilişkisi asimetrik yani eşit değil ama dönüştürücü. Filmdeki en anlamlı sorunun nedeni bu çünkü: “Neden çocukluğumuz seni mahvetmedi?” Nora’nın Agnes’e sorduğu bu soruda kıskançlık ve rekabet yok; kardeşi üzerinden kendini anlama, anlamlandırma çabası var. Bir de ünlü psikologlar Stephen P. Bank ve Michale D. Kahn’ın kardeş bağını tanımladıkları noktalardan birkaçını ele alalım.
Üç önemli eksen var bakmak istediğim. Erişim, yani kardeşlerin birbirleriyle geçirdikleri zaman, sadakat ve kimlik. Bu üç eksen üzerinden Nora ve Agnes’i değerlendirdiğimde, kardeşler birbirinden uzak değil, sevgiyle birbirine bağlılar ve kimlikleri birbirinden bağımsız gelişebilmiş. Aralarındaki bağ genel olarak sağlıklı diyebiliriz. Tabii ki Agnes’in Nora için anne gibi güvenli bir alan oluşturduğu gerçeği yadsınamaz ama bu, bana birbirine bağımlı bir ilişki modeli gibi gelmiyor. Agnes’in zaten film genelinde de birleştirici, toparlayıcı ve iyileştirici bir rolü var, o yüzden de gayet efendi bir kardeşlik ilişkisi bu. Babanın boşluğunun doldurulduğu -olduğu kadar, olmadığı kader kıvamında-, annenin yasının tutulduğu, büyükannenin unutulmadığı, yeni neslin de -Agnes’in oğlu- sarıp sarmalandığı bir kardeşlik işte.
JEFF VE EMILY – FMSB’NİN FATHER BÖLÜMÜNDEN
Bu ikisinin birbiriyle pasif-agresife yakın rekabetleri, birbiriyle mesafeleri, konuşmaya konu bulamadıkları halleri falan oldukça sinir bozucu. İkisi de kendi özelinde bana çok uzak karakterler olan bu iki kardeş, yine oldukça zorunluluk gibi gözüken bir ritüeli gerçekleştirme amaçlı babalarının evine doğru seyahat ediyorlar. Aralarında yol esnasında geçen diyaloglar birbirlerine değil, babalarına yönelik bir havada akıyor. Fark ettiyseniz konular fazla kişiselleşemeden babaya geliyor. Bu arada anlıyoruz ya da sanıyoruz ki Jeff ekonomik anlamda Emily’den daha iyi bir konumda ve babasını, Emily’den gizleyerek finanse eden kardeş. Emily bence ve filmin ima ettiğine göre bu durumun farkında ama sesini çıkarmıyor. Aralarındaki bu güç eşitsizliğinden açıkça bahsedilmese de biz bunu Jeff’in eylemlerinde görüyoruz.
Az önce Nora ve Agnes için söylediğim şeyleri bunlar için söyleyemiyorum. Birbirlerine mesafeli oldukları açık seçik ortada, aralarında sadakat yok. Kimlikleri birbirinden bağımsız olmasına rağmen kendi ortak öykülerinde dönüşen, iyileşen hiçbir şey yok. Seneye de aynı değişmezlikte gider gelir bunlar babalarına. Baba da bunları yemeye devam. Gerçekten Jeff ve Emily’nin giderken sıkıldıkları kadar var bu adam.
TIMOTHEA VE LILITH- FMSB’NİN MOTHER BÖLÜMÜNDEN
Beterin beteri var. Benim özellikle de Lilith için pek olumlu düşüncelerim olamıyor çünkü kıskanç ve ikiyüzlü buluyorum kendisini. Timothea ile rekabeti, annesine türlü türlü konformist yalanlar söylemesine neden olacak kadar sağlıksız. Bu ikisi de Jeff ve Emily gibi, anneleri üzerinden diyaloğa geçebiliyorlar. Onun dışında birbirleriyle ilgili pek fikirleri yok, -aslında var da çoğu düşmanca ve yargılayıcı nitelikte- canları da pek bir şey öğrenmek istemiyor. Lilith’in zaten fazlasıyla bastırılmış, aşırı kontrollü Timothea’nın sözünü keserek kendini ön plana çıkarma çabaları ve bunu yalanlar üzerinden yapmasını da kabullenemiyorum dermişim. Bana neyse. Sanırım aralarında duygusal ve sevgiye dayalı bir bağ görmekte zorlandığım için böyle hissediyorum.
Canımın içi Simone de Beauvoir’ımın kız kardeşlik kavramından baktığımda, iki kadının da anne baskısına karşı kardeşlik bağı geliştirmek yerine bireysel hayatta kalma stratejileri geliştirmiş olduklarını görüyorum. Sezar’ın hakkı Sezar’a diyeceğim bir nokta var; Lilith bu baskıya direnebilen ve kendini daha farklı gerçekleştirebilmiş taraf. Timothea’nın hayatta kalma stratejisi ise uyum sağlamak ve düzene uyumlanmak olmuş. Ama işte Lilith konformizmi seçmemiş olsa da yalanlarıyla hem kardeşini öteliyor hem de kendine ihanet ediyor. Ve sonuçta ne yazık ki ikisi de özgürleşemiyor.
SKYE VE BILLY- FMSB’NİN SISTER BROTHER BÖLÜMÜNDEN

Filmdeki en sıcak ve yakın kardeşlik ilişkisi bu ikisininki. Ama fark ettiyseniz ebeveynlerin yokluğu sözkonusu. Acaba ebeveynlerin yokluğu, kardeşler arası rekabeti ortadan kaldıran, onları birbirine yakınlaştıran ve birbiriyle daha sağlıklı bağ kurmalarını sağlayan bir etken mi? Jarmusch bir ailenin ancak bu şekilde işlevsel olabileceğini mi öne sürüyor, en başta da söylediğim gibi? Yani ebeveynler yokken çocuklar daha sağlıklı olabilir önermesi mi bizim Skye ve Billy’nin ilişkisinde gördüğümüz?
Özellikle Billy, Skye’ın güvenli alanı haline geliyor çünkü ona bırakmadan tüm evi depoya kaldırmış, manevi değeri olan objeleri, fotoğrafları bir araya getirmiş. Kardeşini bu yükten kurtarmış. Buna müteşekkir olan Skye’la birlikte birbirlerinden kaçmadan önlerindeki ebeveynsiz yaşamın belirsizliğini ve yasını sırtlanarak birbirlerini avutuyorlar. Ortak geçmişlerini ve ebeveynlerinin hatıralarını -her ne kadar bildikleri ve/veya hatırladıkları sınırlı olsa da- evde kalmış son nesneler yardımıyla yeniden inşa ediyorlar. Skye da Billy için bir güvenli bölge artık.
SON TAHLİL
Daha Jarmusch’un filminde konuşulması gereken, tekrar eden motifler hakkında konuşmadık. Mesela her üç bölümde geçen “kadeh” tokuşturma motifi. O ne öyle Allah aşkına, kuzum! Bu ritüelin içinde alkol olmayışı, hep kahve, su ve çayla yapılması ne anlama geliyor? Aileler için ne ifade ediyor? Neden her üç bölüm de kaykaycılarla açılıyor ve karakterlerimiz bu gençleri pasif izleyiciler olarak gözlemliyor? Neden yani?
Hayatın akışı mı, gençliğin geçiciliği mi? Sonra bir “Bob’s your uncle” -İşte oldu gibi bir anlam yükleyebiliriz- meselesi var. Bu deyişi farklı bağlamlarda birkaç kez duyuyoruz. Bir de Rolex olayımız sözkonusu. Sahte ya da gerçek Rolexlerin görünmesi ve dikkat çekmesi… Bunlar neden var? Üç hikâyenin evrenselliğini tanımak ve üçünü birleştirmek adına mı? Bilemiyorum, daha kafa yormadım ama bu motiflerin ayrı ayrı incelenmesi lazım. Ellerinizden öperler.
Gelelim Trier’e… Filmdeki bu sadelik, kırılganlık ve umut; üstünde konuşulması gereken konulardan sadece birkaçı. Mesela Agnes’in içinden iyilik fışkıran gücü. Babası ve Nora gibi güçleri ve varlıkları oldukça yok edici olan karakterleri şefkati ve sakinliğiyle hizaya getirmesi ya da hizada tutması. Nora’nın kabul etmediği rolü kabul eden ve Elle Fanning’in canlandırdığı Rachel Kemp karakteri. Onun Borg evine adım attığı andan itibaren yaşadığı uyanış ve daha neler neler. Tüm bunları da ayrı ayrı incelemek lazım ama bu yazıda benim odağım aile dinamikleri, mekân ve bellekti. Her iki film de aile dinamiklerini farklı ve benzer yönlerden ele almış mı? Almış.
Bir kez daha aile olmanın vazgeçilmezliğini, yok ediciliğini, diktasını, zorluğunu, karmaşıklığını, sahteliğini ve gerçekliğini farklı şekillerde gördük mü? Gördük yani. Benim beğeni ibrem lafın sonuna geldiğimde de değişmedi; Sentimental Value tarafında ama o kadar kişisel farklılık da olsun. Bu konu da şimdilik böyle kalsın, üstüne eklemek isteyen olursa başımın üstüne. Ne de olsa “Bob’s your uncle”. -Kesin yanlış kullandım.