Episode Dergi Mayıs sayısında Eda Sakallı vintage IP’nin kıymetine değiniyor.
TANIDIK HIKÂYELERİN YENİ ÇAĞI
Yapay zekâ, Z kuşağı, görünürlük ekonomisi, anlam krizi, hız… Dönemin ruhu bu. Pandemi sonrası, kişisel gelişim öğretilerinin de etkisiyle bireysel ama yalnız bir düzene sürüklendik. Seçenekler sonsuz, yine de hiçbiri yeterli gelmiyor. Bu sonsuzluk, paradoks yaratıyor; belirsizlik doğuruyor. Belirsizlik ortamında ise insanlar duygusal güvenlik arıyor. Ve işte tam bu noktada geçmişe dönüyorlar; tanıdık hikâyelere, bildik karakterlere, bir zamanlar kendilerini güvende hissettiren anlatılara.
ZAMANSIZ KLİŞELER

Hikâyelerin temel arketipleri yeni isimlerle yeniden karşımızda. Sınıfsal uçuruma rağmen aşklarından vazgeçmeyen Dicle ve Erkan, Yeşilçam sinemasının saf duygularını ve dramasını her perşembe Sevdiğim Sensin ile bize yeniden yaşatıyor. Çirkin’de dış görünüşü yüzünden ciddiye alınmayan ama sevdiği adam için kendini yeniden yaratan kadını tanıyoruz: Meryem’in üzerine yapıştırılan etiketleri söküp attığını, güzelliğinin nihayet görüldüğünü izlemek istiyoruz. Haksızlığa ve ihanete uğrayan Delikanlı’nın zekâsıyla düşmanlarını alt ederken içindeki iyiyi kaybetmemesine tanık olmak istiyoruz.
Bu arketip özlemi sadece Türkiye’ye özgü değil; dünyada da yankı buluyor. Türkiye’de de dünyada da izleyici aynı duyguların peşinden gidiyor. Çünkü mesele yeni bir hikâye görmek değil; tanıdık bir duyguyu yeniden hissetmek. Bu yüzden arketipler ortadan kalkmıyor, yalnızca çağın estetiğine uyum sağlayarak varlığını sürdürüyor.
NOSTALJİ ARTIK SADECE BİR DUYGU DEĞİL, STRATEJİ

Bazen izleyici, o arketipi farklı görünüm ya da isimdeki bir karakterde değil; aynı adı, aynı geçmişi, aynı yarayı yani aynı karakteri istiyor. İşte o zaman devam filmleri geliyor. Mesela Hollywood, Devil Wears Prada’nın Miranda’sını 2026’ya taşıyor.
Çünkü belirsizlik ekonomisinde seyirci, yeni bir karakteri sevip sevmeyeceği riskine girmektense duygusal bir güvence istiyor. Böylece nostalji, yapımcı için artık bir duygu değil, bir risk yönetimi stratejisine dönüşüyor. Rakamlar da bunu doğruluyor: Devil Wears Prada 2’nun ilk fragmanı 24 saat içinde 181,5 milyon izlenmeyle son on beş yılın en çok izlenen komedi fragmanı oldu. Tam fragmanı ise 222 milyon izlenmeyle 20th Century Studios tarihinin rekorunu kırdı.
İzleyici ne istediğini biliyor: Miranda’nın soğuk ve ölçülü otoritesini, Andy’nin imkânsız görevlerin üstesinden gelişini, moda dünyasının hem görkemini hem kaosunu. Bunları yeni bir hikâyeyle değil; aynı karakterlerle aynı dünyayla yeniden yaşamak istiyor. Ancak karakterler aynı olsa da dertleri güncelleniyor: Miranda’nın dijital medya girdabında yerini koruma mücadelesi ve zamanında asistanı olanların artık rakibine dönüşmesi, hikâyenin çatışmasını yeniliyor.
Devil Wears Prada kuşakları da buluşturuyor. 2006’da ilk filmi izleyen kuşak şu an kırkların ortasında ya da ellisinde; Z kuşağı ise Miranda’yı TikTok’ta o ikonik repliğiyle ve Andy’ye mavi süveter üzerinden verdiği dersle tanıdı. Miranda artık farklı kuşakların ortak hafızasına dönüşüyor.
Modern insan, hızla dijitalleşen dünyada kaybettiği değerlerin ve eski duyguların peşine düşüyor; bu yüzden tanıdık karakterlerin yeni dertlerinde kendisini arıyor. Çünkü teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin, izleyici aslında aynı şeyi istiyor: Bir hikâyede kendisini yeniden bulmak.
