Nevra Öner, Ağustos sayımızda televizyon ekranlarındaki katilleri inceliyor.
Ülke gündemini aktardıktan sonra bu sayfalara çekilmek bir özgürlük alanı oldu. Haber bültenlerinin gerçekliğinden sıyrılıp kelimeleri tamamen kendi filtremden süzerek yazmanın hazzını paylaşıyorum.
Bu ay rotamızı sokağın karanlığına, kaybedenlerin şefkatli birer psikopata dönüştüğü derinlikli dünyasına çeviriyoruz. Üstelik “yeni” diye tükettiğimiz bu arızalı ruhların aslında sadece kostüm değiştirmiş kadim arketipler olduğunu bilerek…
Keyifli bir okuma olmasını dilerim.
EKRANIN ASIL MUKTEDİRLERİ
Bugün televizyon ve dijital dünyada ekranın asıl muktedirleri; hayatın sillesini yemiş, sürekli kandırılan o “zavallı” kaybedenler ile korkunç suçlarının arkasında çocukluk yaralarını ya da tarihi saklayan şefkatli katillerimiz. Gündüz haber ve kadın kuşaklarından çıkıp gelen karakterler, mağduriyetleriyle modern ekranın en tehlikeli, en dokunulmaz ve yeri geldiğinde en komik silahına dönüşebilecek durumda.
İzleyici olarak öylesine tuhaf bir empati eşiğinde duruyoruz ki, karakterin travmasına inandığımız an, elindeki kanlı bıçağa rağmen onunla görünmez bir bağ kuruyor, işlediği suçun ardındaki o hastalıklı basit gerçeklikle trajikomik bir şekilde deşarj oluyoruz.
MODERN BİR “MEDEA” VE GÖRÜNMEZLİĞİN GÜCÜ: FATMA

Üçüncü sayfa haberi olup saniyeler içinde unutulacak “görünmez” hayatların ne kadar devasa bir içsel güçle hareket ettiğini bizim topraklarımızda, toplumun en alt kademesinde, kimsenin yüzüne bile bakmadığı bir temizlik işçisi Fatma ile anlatmışlar.
Bence Fatma, varoşa sıkışmış modern bir Medea. Tıpkı ihanete uğrayan, toplumdan dışlanan ve çaresizliğinden en vahşi gücü doğuran Medea gibi, Fatma’nın da asıl gücü bu “görünmezliğinden” besleniyor.
O, planlı bir seri katil değildir. Trajik hata-kader kurbanı olma durumu Fatma’nın yakasına yapışır.
Sistem, bir temizlikçi kadının cinayet işleyebileceğine ihtimal dahi vermeyecek kadar kibirli olduğu için Fatma adeta görünmez bir zırh giyer. Eline aldığı sıradan bir temizlik bezi veya süpürge sapı, intikam tanrıçalarının kılıcına dönüşür. Gücü elinde tuttuğunu sanan kof tiplerin o “basit ve zavallı” kadın karşısındaki çöküşünü izlerken yapım, izleyiciye oyuncu seçimleriyle ve ritmiyle bir kara komedi hazzı da hissettiriyor.
KARANLIK ROMANTİZMİN SOSYOPAT ŞÖVALYESİ: YOU
You dizisindeki Joe Goldberg… Gerçek hayatta karşımıza çıksa kanımızı donduracak bir figürü ekranda bu kadar izlenebilir kılan şeyin, arkasında muazzam bir edebi altyapı yatması olduğunu düşündüm.
Joe, kâğıt üzerinde bakıldığında narsisist, takıntılı ve soğukkanlı bir sosyopat. Onu eşsiz kılan şey, zihninin içindeki o naif sesin; 18. yüzyılın karanlık romantizmini, fırtınalı coşkunluğunu anlatan akımlarından beslenen bir dili olması.
Birilerini cam kafeslere kapatırken ya da ceset yok ederken kendince tek ve ulvi bir motivasyona sahiptir: “Sevmek ve sevilmek.” İşlediği vahşi suçlar ile iç sesinin o sakin, mantıklı ve yer yer “kurbanı suçlayan” absürt hali arasındaki uçurum, harika bir kara komedi. “Aslında onu öldürmek istememiştim ama beni buna mecbur bıraktı, çünkü aşkımız için bu şarttı,” derken izleyici olarak Joe’nun o çarpık, gotik adalet duygusuna gülmeden edemeyiz. O bir canavardır, evet; ama kalbi kırık, mağdur olduğuna yürekten inanan modern bir şövalye bozuntusudur.
KURBAN VE CELLAT ARASINDAKİ “ABSÜRT” ÇİZGİ: BABY REINDEER
Bu “kandırılan mağdur” ile “travmatik katil-sapık” arasındaki köprüyü derinlikli bir empati ve olağanüstü bir kara komediyle birleştiren, kalıcı bir şaheser denebilecek yapımsa Baby Reindeer. “Görünür olma” çabasının, insanın ruhunda açabileceği en dipsiz yaraları anlatan kusursuz bir eser.
Başroldeki Donny ile ona musallat olan tehlikeli sapık Martha’nın ilişkisinde kimin kurban, kimin fail olduğunun birbirine girdiği o bulanık alanda Jean-Paul Sartre’ın meşhur “Cehennem başkalarıdır” sözü gerçekliğe bürünüyor.
Martha’nın o korkutucu sapıklığının arkasında inanılmaz sefil ve yalnız bir geçmiş, basit bir “fark edilme” arzusu yatıyor. Donny ise mağdur olmasına rağmen o travmatik ilgiden beslenecek kadar hasarlıdır. İki yaralı insanın iletişim kuramadıkları bir düzlemde birbirini yok edişini izlerken hissettiğimiz o derin acıma duygusu, durumun aşırı absürtlükleriyle birleştiğinde ortaya eşsiz bir komedi deşarjı çıkarıyor. Empatinin sınırları zorlanırken gülmememiz gereken yerlerde attığımız sinir bozucu kahkahalar, dizinin asıl zaferi.
KAYBEDECEK HİÇBİR ŞEYİ OLMAYANLARIN TRAJİKOMİK İKTİDARI
Asıl tehlike, güncel haberlerde izlediğimiz vizyonsuz muktedirlerden, plazalardaki güç odaklarından veya karanlık lordlardan gelmiyor. Asıl ve en yıkıcı güç; köşeye sıkışmış, kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış, kalbi kırılmış ve sadece basit bir “sevilme” arzusuyla dünyayı ateşe verebilecek o sıradan insanın elinde.
Biz, kendimizdeki bastırılmış “kaybeden” veya “mağdur” hissini, ekrandaki tüm arızalı karakterlerin intikamlarıyla temize çekiyor, arınıyoruz. Güldüğümüz ya da üzüldüğümüz şey de aslında onların işlediği suçlar değil; hepimizin içindeki o travmatik, sevgi dilenen ve yeri geldiğinde dünyayı yakmaya hazır o tarafımızın ekrandaki filtresiz yansıması.
