Episode Dergi Haziran sayısında Oben Budak, House of the Dragon setinde gördüklerini anlatıyor ve röportajlarını paylaşıyor.
Başka hiçbir yerde, hatta çoğu zaman sinemada bile kolay kolay göremeyeceğiniz ölçekte epik bir deneyim: HBO yapımı House of the Dragon’ın setini gezip oyuncular ve yönetmenle röportaj yapma fırsatı buldum. Dizi, merakla beklenen üçüncü sezonuyla televizyon tarihinin en kanlı deniz savaşlarından birini izleyiciyle buluştururken çekimler ve ejderhalara dair son bilgileri alabileceğiniz bu yazıyı okumak için rahat bir köşeye çekilin. Yapım için çalışan onlarca kişiyle konuştuktan sonra etkileyici olanın yalnızca savaş sahneleri olmadığını daha iyi anladım. Karakterlerin iç çatışmaları, verdikleri kararlar ve geçirdikleri dönüşümler de en az ejderhalar kadar büyük bir hikâyenin parçası.
İtiraf etmeliyim; geçen temmuzda bu hikâyenin çekimini izleyebilmek üzere sete davet edildiğimde heyecanlanmamın en büyük sebebi ejderhalardı. Bu evrendeki en sevdiğim karakterler onlar. Elbette bilgisayar efektleriyle yaratıldıklarını biliyordum ama yine de çekimlerin yapıldığı alanları görmek benim için başlı başına bir deneyim olacaktı. Açıkçası çoğu planın mavi ekran önünde çekildiğini düşündüğüm için beklentimi biraz dizginlemiştim.

Londra yakınlarındaki Watford’da bulunan Warner Bros. Stüdyolarına girdiğimiz o ilk dakikalarda büyük bir sürprizle karşılaştım. Tamamen dijital olduğunu sandığım dünyaların önemli bir bölümü gerçekten inşa edilmişti. Bildiğiniz küçük bir İngiliz köyünün içinde dolaşıyorduk ve karşımızda Westeros yükseliyordu. Daha stüdyonun girişinde bizi dizinin ödüllü yapım tasarımcısı Gavin Bocquet karşıladı ve bu dünyanın nasıl kurulduğunu anlatmaya başladı.
Konuşma başladığında devasa bir şehir meydanındaydık. Bocquet’e göre böylesine görkemli bir meydanı baştan sona inşa etmek hem inanılmaz maliyetli hem de stüdyonun neredeyse tamamını işgal edecek bir işti. Bu yüzden ekip akıllıca bir yöntem izlemiş; meydanın yalnızca belirli bölümlerini kurmuş, geri kalanı ise görsel efektlerle tamamlanmıştı. Ancak iş bununla bitmiyordu. Kamera yaklaştıkça inandırıcılığı korumak için dijital olarak yaratılan birçok bölge, sonraki çekimler için gerçekten inşa edilmişti! Kısacası, bir anda kendinizi yüz yıllık taş binaların ve dar sokakların arasında yürürken buluyordunuz. Fotoğraf çekmenin yasak olduğu gezi sırasında elim sürekli telefonuma gitti. Gördüğüm şeyleri paylaşmayı çok isterdim fakat buna iznim yoktu.
Dünyanın dört bir yanından gelen gazeteciler de en az benim kadar şaşkındı. Hatta meydana dikilen yaklaşık 150 yıllık zeytin ağaçlarının bakımının bile prodüksiyon ekibi tarafından üstlenildiğini öğrenince birbirimize şöyle bir baktık. O an setten çok, yaşayan bir şehrin içinde dolaşıyormuş hissine kapılmıştık.

Kral Toprakları (King’s Landing) ve saray sahnelerindeki o gergin, entrikalarla örülü atmosfer de tesadüfen yaratılmamıştı. Bocquet, tasarımda özellikle 8. Henry dönemi İngiliz saray yaşamından, dönemin paranoyasından ve herkesin birbirini gözetlediği siyasi iklimden ilham aldıklarını anlattı. Ahşap ağırlıklı klasik ortaçağ İngiliz mimarisinden uzaklaşıp Avrupa kalelerinden esinlenen, ortaçağ ile Rönesans etkilerini harmanlayan özgün bir yapı dili kurmuşlardı. Amaç, izleyicinin “burası gerçekten var olabilir” diyeceği kadar inandırıcı bir dünya yaratmaktı. O dev koridorlarda yürürken ve anıtsal merdivenleri çıkarken kendimi gerçekten sarayın bir sakini gibi hissettim.
Set turunda aktarılan en eğlenceli hikâyelerden biri yönetmen Miguel Sapochnik’le ilgiliydi. Yönetmen, devasa dekorların tamamını aynı anda görebilmek ve planlama yapabilmek için sette kullanılan, yukarı-aşağı hareket edebilen mekanik bir makaslı platforma tek başına binmiş ve kendisini yukarı kaldırtmıştı. Kulaklıklarını takıp setin gürültüsüyle bağını tamamen kopararak aşağıyı gözlemlemişti. Havada asılı duran bu platformun üzerinde tek başına sağa sola dönerek, eliyle koluyla sahneleri, açıları veya ejderhaların nereden uçacağını hayal ederek hararetli hareketler yapışı
aşağıdan komik görünse de bu durum karakteristik bir “yaratıcı delilik” anı olarak set hafızasına kazınmıştı.
Gezimiz bununla da sınırlı kalmadı. Yeni sezonun ilk bölümündeki büyük deniz savaşı sekansını izlemek üzere başka bir alana geçerken kafamı sola çevirdiğim anda tanıdık gelen bir sokak dikkatimi çekti. Watford’a ilk kez gelmeme rağmen bu görüntüyü sanki daha önce görmüştüm. Sonra jeton düştü: Warner Bros. Stüdyoları arazisindeydik ve uzakta gördüğüm yer, Harry Potter filmlerindeki Privet Drive’ın ta kendisiydi. O an gerçeklikle kurgu arasındaki çizgi iyice silikleşmeye başladı.
Elime tipik bir İngiliz atıştırmalığı alıp savaş sahnesinin gösterileceği çadıra girdim. Gazeteciler için kurulan ekranlarda hem çekim alanını hem de çekilmesi planlanan sahneleri taslak formatında görebiliyorduk. Çok geçmeden oyuncu Abubakar Salim geldi. Televizyon tarihinin en büyük savaş sekanslarından birinin çekimine katılacak biri için şaşırtıcı derecede sakindi. Kendisine böyle devasa bir sahneye nasıl hazırlandığını sorduk.
“Bence en güzel tarafı,” diye başladı, “dublör ekibinin, yönetmenin ve tüm ekibin seni ulaşabileceğin en iyi noktaya kadar hazırlaması. Ortada kontrollü bir kaos var.”

Dublör ekibiyle çalışmaktan büyük keyif aldığını anlatırken gülümsüyordu. “Ekranda her şey çok vahşi görünüyor ama çekim sırasında yanlışlıkla birine kılıcın değdiğinde araya mutlaka birkaç ‘Pardon!’ sıkışıyor. Aslında mesele kahramanlık yapmak değil, birbirine güvenen büyük bir ekibin parçası olmak.”
Rolüne hazırlanırken denizcilikle ilgili pek çok ayrıntı öğrenmiş; sancak ve iskele gibi yön terimlerinden gemici düğümlerine, hız hesaplarından denizcilik jargonuna kadar birçok konuda eğitim almıştı. “Bütün bunları öğrenmek gerçekten çok havalıydı,” dedi.
Peki, yeni sezonda nasıl bir Alyn izleyeceğiz? “Bence böyle büyük olaylardan sonra insanlar değişir. Alyn de değişecek. Bu sezon onun çok daha insani tarafını göreceğiz. Asker kimliğinin yanında içinde hâlâ yaşayan o genç, kırılgan taraf daha görünür olacak.”
Aslında o çocuksu heyecanın bir kısmı Salim’in kendisinde de vardı. “Çocukken biri bana bir gün korsan öldürerek para kazanacağımı söyleseydi herhalde kahkahalarla gülerdim,” dedi.
Onu dinledikçe çekimlerin dev bir televizyon prodüksiyonundan çok, devasa bir oyun parkı hissi verdiğini anladım. O da aynı fikirdeydi:
“Bu tür setlerde ne kadar eğlenebileceğini fark ediyorsun. Ortam güvenli ve keyifli olduğunda Steve, Abigail ve diğer herkes aynı enerjiyi paylaşıyor. Sanırım bu yüzden ortaya bu kadar büyük bir görsel şölen çıkıyor. Sonuçta yaptığımız şey bir oyun. Hepimiz korsancılık oynuyoruz ve inanın bana, bu gerçekten çok eğlenceli.”

TITANIC’TEN WESTEROS’A: MALCOLM SMITH’LE HOUSE OF THE DRAGON’IN DEV DENİZ SAVAŞININ PERDE ARKASI
Titanic, Braveheart ve Saving Private Ryan gibi unutulmaz yapımlarda görev alan, şimdiyse House of the Dragon ekibinin kilit isimlerinden biri olan yapımcı Malcolm Smith, yeni sezondaki dev deniz savaşının nasıl hayata geçirildiğini anlattı. Gerçek gemiler, dev su tankları, mekanik sistemler ve mümkün olduğunca az CGI kullanma hedefi… Ortaya çıkan tablo, televizyon için kurulmuş dev bir mühendislik projesini andırıyordu.
Dörder kişilik gruplar halinde, Gullet Savaşı’nın çekildiği dev havuzun bulunduğu alana alındık. İlk bakışta insanın ölçeği algılaması zordu. İki büyük guleti aynı anda içine alabilecek büyüklükteki havuzun içinde çekimler devam ediyordu. Suyun altında gizlenen dev mekanik toplar belirli aralıklarla hızla yükselip alçalarak yapay dalgalar oluşturuyor ve gemileri gerçek bir fırtınanın içindeymiş gibi sallıyordu.
Bu karmaşık düzenek, özel efekt dünyasının efsane isimlerinden John Richardson tarafından tasarlanmıştı. Aliens, Harry Potter serisi ve James Bond filmleri gibi sayısız kült yapımda Özel Efekt Süpervizörü olarak çalışan Richardson’ın deneyimi burada da kendini hissettiriyordu. Set ekibinin kendi aralarında “çocuklarımız” diye andığı, yaklaşık 18 ton ağırlığındaki beş paralel hareketli platform (gimbal) ise deniz savaşı sahnelerinde gemileri sallamak için özel olarak geliştirilmiş birer mühendislik harikasıydı.

Karşımda gerçekten Westeros savaşçıları duruyordu. Gemilerin etrafını çevreleyen metrelerce yükseklikteki mavi perde panelleri ise gözümün önündeki dünyanın aslında tamamlanmamış kısmını gizliyordu. Bir süre sonra çadıra dönüp monitörlerden ön izlemeleri seyrettiğimizde, bu boşlukların bilgisayar efektleriyle nasıl doldurulduğunu görünce şaşkınlığımız daha da arttı.
Teknik detayları Malcolm Smith’ten dinlemek bambaşka bir deneyimdi. Hepimiz az önce izlediğimiz çekimlerin etkisi altındayken ilk sorumuz kaçınılmaz olarak bu dev savaş sahnesine nasıl hazırlandıkları oldu. Smith’in cevabı hiç düşünmeden geldi: “Bir anlamda hileli bir avantajım vardı. Çünkü ben Titanic’te çalıştım.”
Ardından sözlerine devam etti: “Orada James Cameron’dan ve ekibimizden çok şey öğrendim. Titanic’te kullanılan dev su tankının kurulmasını ve geminin inşasını bizzat denetlemiştim. Gemilerin batması ve suyla ilgili sahneler konusunda ciddi bir deneyim kazandım. Bu yüzden bu projeye hazırlanmak benim için daha kolay oldu.”
Hazırlıklar aylar öncesinden başlamıştı. Önce taslak çizimler çıkarılmış, ardından sette gördüğümüz kuru ve ıslak tanklar inşa edilmişti. Üstelik bunlar genel amaçlı havuzlar değil; yönetmenin ihtiyaç duyacağı kamera açıları ve hareketleri düşünülerek tamamen bu sekans için tasarlanmış özel yapılardı. Smith, espri yapmayı da ihmal etmedi: “Eğer benden bir bale gösterisi hazırlamamı isteselerdi, başımız büyük belada olurdu.”

Smith’e göre bu ölçekteki aksiyon sahneleri tek başına bir gösteriş unsuru değildi. Asıl amaç, karakter odaklı hikâyeyi büyütmek ve olay örgüsünü daha etkileyici hale getirmekti. “Büyük bir hikâye anlatıyorsanız büyük bir tuvale ihtiyacınız var,” dedi. Daemon Targaryen’in ordularına liderlik ettiği anlar, deniz savaşları ve Velaryon filosunun karşı karşıya geldiği sekansların, karakterlerin yolculuğunu desteklediğini ve hikâyeye büyük bir ölçek kazandırdığını düşünüyordu.
Tabii sohbet dönüp dolaşıp herkesin en merak ettiği konuya geldi: Ejderhalar. Yeni sezonda yeni ejderhalar ya da farklı yetenekler görecek miydik? Smith gülümseyerek kısa ama dikkat çekici bir cevap verdi: “Size söyleyebileceğim tek şey… Evet, yeni ejderhalar var. Ama alabileceğiniz bilgi bu kadar.”
Salondaki kahkahaların ardından Game of Thrones’un unutulmaz savaş sahnelerinin, üzerlerinde bir baskı yaratıp yaratmadığını sorduk. Bu kez daha uzun yanıtladı: “Elbette o mirası hissediyoruz. Sonuçta her şeyin öncüsü oydu. Ama ben sinema kökenliyim; Braveheart ve Saving Private Ryan gibi savaş filmlerinde çalıştım. O deneyimleri buraya taşıyoruz. Böyle projelerde temel hedef her zaman daha önce yapılanın üzerine çıkmaktır. Başarırsınız ya da başaramazsınız ama profesyonel olarak hedefiniz budur.”
En dikkat çekici nokta ise savaş sahnelerinde mümkün olduğunca gerçek insanlarla çalışmayı tercih etmeleriydi: “Hepimiz ejderhaların dijital olduğunu biliyoruz; bu kaçınılmaz. Ama savaş alanlarında bilgisayar üretimi kalabalıklar yerine daha fazla gerçek oyuncu ve dublör kullanıyoruz. Ölçeği ve hissi böyle yakalayabileceğimize inanıyoruz. ‘Battle of the Bastards’ gibi unutulmaz bölümlerin farkındayız ama onlar artık on yılı aşkın süre önce çekildi. Bizim görevimiz sürekli gelişmek.”

STEVE TOUSSAINT: “27 GÜN BOYUNCA SUYUN İÇİNDE YAŞADIK AMA BUNA DEĞDİ”
Yeni sezon açılışını televizyon tarihinin en büyük deniz savaşlarından biri olarak gösterilen Gullet Savaşı ile yapıyor. Bu devasa bölümün merkezindeki isimlerden biri de Westeros’un efsanevi denizcisi Lord Corlys Velaryon. Karaktere hayat veren Steve Toussaint ile sette bir araya geldiğimizde, yalnızca savaşın büyüklüğünden değil, onu mümkün kılan hazırlık sürecinden de etkilendik.
Oyuncuya göre ilk iki sezon aslında bu ana hazırlanmak için tasarlanmıştı. “İlk sezonda karakterleri tanıdık, ikinci sezonda ise herkes savaşı önlemek için elinden geleni yaptı. Ama artık bütün yollar denendi ve savaş kaçınılmaz hale geldi,” diye başladı sözlerine.
Seti gezen biri olarak bizim ilk şaşkınlığımız dekorların ölçeğiydi. Peki, oyuncular da ilk kez gördüklerinde aynı hissi yaşamış mıydı? Toussaint gülümseyerek anlattı: “Bize büyük bir deniz savaşı çekeceğimiz söylenmişti ama işin içine girince bunun ne kadar yorucu olduğunu anlıyorsunuz. Aylar boyunca dublör ekipleriyle ve efekt uzmanlarıyla prova yapıyorsunuz. İlk başta üzerinizde sadece bir tişört oluyor ve her şey kolay görünüyor. Sonra kostüm geliyor, zırh geliyor, üzerine başka ekipmanlar ekleniyor. Bir anda taşımak zorunda olduğunuz ağırlık katlanıyor ve en basit hareket bile sizi terletmeye başlıyor.”
Çekimlerden önce senaryo okumalarının yanı sıra dövüş koreografileri ve fiziksel antrenmanlar üzerinde de yoğun şekilde çalışılmıştı. “Sanırım Mart 2025 ortasında hepimiz bir araya geldik. Birkaç hafta boyunca sadece sahneleri konuşuyor, nasıl oynayacağımızı tartışıyor ve koreografiyi öğreniyorduk. Bu dizinin güzel tarafı, hazırlık için gerçekten zaman tanıması.”
Ata binme eğitimleri de bu sürecin önemli bir parçası olmuştu. Üstelik Toussaint, röportaj sırasında küçük bir itirafta bulunmaktan da çekinmedi: “Bugün attan düştüm,” dedi kahkaha atarak.

Savaş sahnelerinin fiziksel zorlukları bir yana, dizinin duygusal yükü de oyuncular üzerinde büyük bir etki bırakıyordu. Yoğun sahnelere nasıl hazırlandığını sorduğumuzda tek bir yöntemi olmadığını söyledi: “Bu tamamen sahneye ve birlikte oynadığınız kişiye bağlı. Bazen sessiz kalmak iyi geliyor, bazen de müzik dinlemek. İkinci sezonda, Rhaenys’in ölümünden sonra tek başıma olduğum bir sahne vardı. O gün duyguyu yakalayabilmek için özellikle hüzünlü şarkılar dinledim.”
Sohbetin sonunda konu Corlys’in en büyük kaybına, Rhaenys’in ölümüne geldi. Yeni sezonda karakterini ayakta tutan şeyin ne olduğunu sorduğumuzda ipucu vermemeye dikkat ederek şu cevabı verdi: “Corlys şu anda büyük ölçüde eşinin kendisinden yapmasını istediği şeyleri yerine getirmeye çalışıyor. Rhaenys ona her zaman doğru yolu gösteren kişiydi. Onu kaybetmiş olsa da sesini hâlâ zihninde duyuyor.”
Steve Toussaint’i dinledikten sonra anladım ki House of the Dragon’ın en büyük savaşları yalnızca kılıçlarla ya da ejderhalarla verilmiyor; bazıları karakterlerin içinde yaşanıyor. Corlys Velaryon için o savaş, Rhaenys’i kaybettikten sonra bile onun öğütlerine sadık kalabilmekten geçiyordu.
ANDRIJ PAREKH VE RYAN CONDAL: “BU SAVAŞIN KAHRAMANI EJDERHALAR DEĞİL, KARAKTERLER”
Dizinin yaratıcı ekibinin iki önemli ismi, yönetmen Andrij Parekh ve showrunner Ryan Condal ile bir araya geldik. İkilinin anlattıklarına göre, ekranda yaklaşık 20 dakika sürecek Gullet Savaşı için tam 172 sayfalık özel bir prodüksiyon kılavuzu hazırlanmış ve tüm ekip bu “yaşayan rehber” üzerinden çalışmıştı.
Konu Westeros’taki kaçınılmaz savaşa geldiğinde ikisinin de ortak fikri netti: Bu hikâyede asıl çatışma kılıçlar ve ejderhalar arasında değil, insanların iç dünyalarında yaşanıyordu. Bu yüzden de en büyük meydan okuma, milyonlarca dolarlık aksiyon sekanslarının içinde bile izleyicinin karakterlerle bağını koparmamasını sağlamaktı.

Sohbet başlarken aklımızda dizinin özüne dair bir soru vardı: Evrendeki herkes felaketin yaklaştığını görüyor, hatta birçok karakter savaşın kimseye kazandırmayacağını biliyor; buna rağmen neden kimse frene basamıyordu?
Bu soruyu ilk olarak Ryan Condal yanıtladı: “Bazı karakterler için haklısınız. Örneğin Viserys ya da Otto Hightower gibi isimlerin gerçekten savaş istemediğini düşünüyorum. Viserys’in en büyük başarılarından biri, belki farkında olmadan gelecekteki sorunların temelini atmış olsa bile, uzun yıllar süren barış dönemini koruyabilmesiydi.”
Ama hemen ardından dengeyi hatırlattı: “Öte yanda Aegon, Aemond, Criston Cole ve Daemon gibi savaşa girmekten çekinmeyen karakterler var. Yani her iki tarafta da barışı isteyenler kadar kılıçlarını çekmeye hazır insanlar bulunuyor.”
Condal, dizinin aslında bugüne de ayna tuttuğunu düşünüyor ve ilk sezonun açılışındaki turnuva sahnesini örnek gösteriyordu; Rhaenys ve Corlys’in, genç neslin gerçek bir savaş görmeden büyüdüğünü söyledikleri anı hatırlatarak: “Onlar savaşı sadece bir oyun, bir gösteri gibi görüyorlardı. Bence geçmişte çözüldüğünü sandığımız nesiller arası çatışmaların yeniden ortaya çıkması bugün de çok tanıdık bir durum.”
Yönetmen Andrij Parekh ise sözü sahne yönetimine getirdi. Onun için mesele savaşın büyüklüğü değil, içindeki insanların ne hissettiğiydi. “Ryan’ın bu sezon en çok üzerinde durduğu şey, bütün bu büyük aksiyonu karakterlerin gözünden anlatmaktı,” dedi. Örneğin Jace, Baela ve Rhaena’nın ejderhalarıyla gökyüzündeki mücadelesini anlatırken, “Adeta bir Top Gun pilotunun kokpitinde olmak gibi,” benzetmesini yaptı. Ama aynı anda aşağıda, Corlys Velaryon’un gemisinde bambaşka bir savaş yaşandığını da ekledi: “Bizim için önemli olan patlamalar değil, o patlamaların karakterlerde yarattığı etkiydi.”

Bu kadar büyük bir savaş sekansını yöneterken hazırlık sürecinin kritik olduğunu belirten Parekh, 172 sayfalık çalışma dosyasına esprili bir şekilde, “Bizim kendi Vikipedimiz vardı,” diyordu. Çekim planlarından kamera açılarına kadar bütün ekip ihtiyaç duyduğu bilgiyi bu dev rehberden almıştı.
Benim en merak ettiğim sorulardan biri, Ryan Condal’ın yazarken en çok keyif aldığı karakterdi. “Aegon,” dedi hiç duraksamadan ve beni şaşırttı. Çünkü ona göre Aegon sadece kibirli ya da zalim biri değildi: “İnsanlar onu sık sık Joffrey ile kıyaslıyor ama bence çok farklılar. Joffrey tam anlamıyla bir psikopattı. Aegon ise derin yaraları olan, incinmiş ve sevilme ihtiyacı taşıyan biri.”
Dizinin ilham kaynakları sorulduğunda Condal, George R.R. Martin’in zaten hikâyeyi İngiliz tarihindeki Anarşi Dönemi’nden esinlenerek kurduğunu hatırlattı ancak ekledi: “Bir medeniyetin kendi kendini parçalamaya başladığı her dönem bizim için ilham kaynağı olabilir.”
Bu sezonun oyuncuları da bir başka özel. Parekh, sağlam oyuncularla çalışmanın böylesine büyük bir prodüksiyonda en büyük avantajlarından biri olduğunu söyledi. “Emma D’Arcy, Matt Smith, Olivia Cooke, Steve Toussaint… Kamera kayda girdiği anda setin bütün teknik karmaşası arka planda kalıyor ve onların performansı her şeyi ele geçiriyor.”
Sezonun en ağır duygusal kırılma noktalarından biri olan Jace’in hikâyesine değindiğimizde ise Parekh’in yüzündeki ifade derinleşti: “Senaryoyu ilk okuduğumuzda ağladık. Storyboard’ları hazırlarken yine ağladık. Ön görselleştirme animasyonlarını izlerken de aynı şey oldu. Hatta HBO yöneticileri bile o kaba dijital taslakları izlerken gözyaşlarını tutamadı.”
Yönetmene göre Jace’in trajedisi, ejderha sırtında olduğu sürece yenilmez olduğuna inanmasıydı. “Kendini kanıtlamak istiyor ve sahip olduğu güç ona dokunulmaz olduğunu düşündürüyor. Son ana kadar birinin gelip onu kurtaracağına inanıyor.” Kısa bir duraklamanın ardından ekledi: “Vermax’ın sahnelerini çekmek de hepimizin canını yaktı.”
Yönetmen yanımızdan ayrılırken aklımda kalan şey, aslında House of the Dragon’ın neden bu kadar etkileyici olduğu. Evet, ortada ejderhalar var. Dev savaşlar, patlamalar, yüzlerce gemi ve milyonlarca dolarlık efektler de var. Ama Ryan Condal ile Andrij Parekh’in anlattıkları gösteriyor ki bütün o görkemli görüntülerin altında hâlâ çok insani bir hikâye yatıyor. Belki de diziyi asıl sürükleyici yapan şey tam olarak bu.
ABIGAIL THORN: “SHARAKO LOHAR ÖLDÜRMEYİ SEVİYOR AMA ASIL SİLAHI ÖFKESİ”
Gullet Savaşı’nın çekimlerini izlediğimiz günün sonunda Abigail Thorn ile buluştuk. Birkaç dakika önce amiral gemisinin güvertesinde kılıç sallayan, ejderhalara meydan okuyan Triarchy Amirali Sharako Lohar’dan eser yoktu; ağır savaş makyajı silinmiş, yüzünde sıcak bir gülümseme vardı.
Thorn, sadece iki bölüm görünmesine rağmen büyük bir iz bırakacak olan karakterini sadece oynayan değil, onu inşa eden isimlerden biriydi. Rol için aylarca çalışıp 10 kilodan fazla kas kütlesi kazanmıştı. Hatta sette kendisine sık sık Aliens filmindeki Sigourney Weaver ve aksiyon sinemasının güçlü kadın kahramanları hatırlatılmıştı. Kendisi de buna gülerek yaklaşıyordu: “Herkes kilo vermeye çalışırken ben kreatin kullanıp kas yapıyordum.”

Karakterinin psikolojisini anlatırken kullandığı benzetme ise oldukça çarpıcıydı. Sharako’nun bu savaşa girmesini, Kaptan Ahab’ın Moby Dick takıntısına benzetiyordu. Ona göre bu sadece bir deniz savaşı değil, geçmişin hesabını kapatma ve geri dönüşü olmayan bir yolculuktu.
En çok keyif aldığı şey dövüş sahneleri olmuştu. “Dövüş koreografisi sadece estetik hareketlerden ibaret değil,” diyordu. “Bir karakter hakkında onun nasıl savaştığı üzerinden çok şey anlatabilirsiniz.”
Bunun en güzel örneğini de Corlys Velaryon ile kendi karakterini karşılaştırarak veriyordu: Corlys uzun saplı ve rakibini uzakta tutan silahlar kullanırken Sharako tam tersini tercih ediyordu. “Bıçaklarını ters tutuyor çünkü düşmanının gözlerinin içine bakmak istiyor. Ölüm anına mümkün olduğunca yaklaşmayı seviyor.” Gemisinin üzerinde yer alan sivri çıkıntıların bile bilinçli bir tercih olduğunu söylüyordu: “Her şeyiyle ‘Bana yaklaşma’ diyen bir karakter yaratmak istedim.”
Steve Toussaint ile çalışmaktan da büyük keyif aldığını belirten Thorn, onu “hareketleriyle ders veren bir oyuncu” diye tanımladı. Sette fikirlerine gerçekten değer verildiğini, kostümünün her yerinin silahlarla dolu olması ve o “dokunma bana” hissini vermesi fikrinin kendi önerisi olduğunu paylaştı.
Abigail Thorn’la konuştuktan sonra Sharako Lohar’a başka bir gözle bakmaya başladım. O sadece kılıç sallayan bir korsan lideri değil; öfkesini beden diliyle, silah seçimiyle ve hatta duruşuyla anlatan bir karakter. Belki de bu yüzden yalnızca iki bölümde görünmesine rağmen Westeros’un en unutulmaz savaşçılarından biri olmayı başarıyor. Çünkü bazı karakterler uzun süre ekranda kalmaz; geldikleri anda bütün sahneyi ele geçirirler. Sharako Lohar tam olarak onlardan biri.
