Orçun Onat Demiröz Ağustos sayımızda HBO Max‘te yer alan Lanterns dizisini inceledi.
James Gunn, DC Studios’un eş başkanı olarak göreve başladığından beri belirgin bir vizyonla hareket ediyor. Creature Commandos animasyon serisiyle resmi olarak yeniden başlayan DC Evreni, sürekliliğe ve çeşitliliğe bağlı bir sinematik evren etrafında kuruluyor. Bunun yanı sıra “DC Elseworlds” çatısı altında da yönetmen ve senarist odaklı bağımsız hikâyeler anlatılıyor. Matt Reeves’in The Batman evreni, Dynamic Duo projesi ve yıldız oyuncu Keanu Reeves’in John Constantine rolüne döneceği Constantine 2 filmi DC Elseworlds çatısı altında değerlendiriliyor.
Geçen yıl vizyona giren ve küresel gişede DC Studios adına yeni rekorlar kıran Superman ise yeni DC Evreni’nin temelini atan ilk filmdi. Doğrusu David Corenswet’i “Superman”, Nicholas Hoult’u da supervillain “Lex Luthor” olarak izlediğimiz yapım, James Gunn’ın çizgi roman algısının tatmin edici bir yansımasıydı. James Gunn; Guardians of the Galaxy, The Suicide Squad, Peacemaker serisinde kullandığı formülleri yeni Superman’e enjekte etmişti ve yeniden kurulan DC Evreni’ne parlak bir gelecek göstermişti.
Öte yandan Superman filmi orijin bir karakter hikâyesiyle ilgilenmiyordu. James Gunn, sinemayı uzun süredir domine eden süper kahraman anlatılarındaki yorgunluğun farkında olarak yeni bir başlangıç sunmuştu ve bunu da olabildiğince uçuk hatta yer yer B-filmi tadında yapmıştı. O nedenle Superman filmi halihazırda canlı, eğlenceli ve kendini tiye alan bir makro evrende cereyan ediyordu. Ayrıca James Gunn, izleyicilerin orijin hikâyelerle vakit kaybetmeden yeni evrene bir an önce dahil olmasını istiyordu. Filmdeki çoklu karakter kullanımı da bununla ilgiliydi. Bu sebeple içlerinde Green Lantern Guy Gardner’ın yer aldığı Justice Gang’i (Adalet Çetesi) bu filmle tanıtmıştı.

Üstelik filmdeki “post truth” çağındaki histeri, medya manipülasyonu ve sosyal medya cinneti gibi temalar çok iyi işliyordu. Politik söylem de çok doğru bir bağlantısallık ile ifade ediliyordu, öyle ki ABD emperyalizmini ve İsrail’in Filistin halkına yaşattığı insanlık dışı terörü temsilleştiriyordu. Bu açıdan film Lex Luthor’u da “Elon Musk” tipi bir tekno-feodal tycoon olarak sunuyordu ve kötülüğünü resmediyordu.
Ancak Craig Gillespie’nin yönettiği ve yeni DC Evreni’nin ikinci filmi olarak bu yıl vizyona giren Supergirl, Superman’in yarattığı hype dalgasını devam ettiremedi, beklentileri karşılayamadı. Bunun da nedeni Superman’in kuzeni Kara Zor El’in potansiyelini tam olarak kullanamaması ve tonunu bulamamasıydı. Fakat ağustosun ortasında yayına giren Lanterns serisi, yeniden kurulan DC Evreni’nin ilk aşaması olan Gods and Monsters’a (Tanrılar ve Canavarlar) dair görkemli bir galaktik durak oldu.
Serinin pilot bölümü HBO Max’teki ilk üç gününde küreselde 9,3 milyon izlenmeyi gördü ve DC Studios şimdiye kadarki en çok izlenen dizi prömiyerini gerçekleştirdi. Dolayısıyla Chris Mundy, Damon Lindelof, Tom King üçlüsünün formülünün ve kurduğu hikâye arkının çok iyi sonuç verdiğini, büyük bir merak uyandırdığını söylemek lazım.”
EN PARLAK GÜNDE, EN KARANLIK GECEDE HİÇBİR KÖTÜLÜK GÖZÜMDEN KAÇAMAYACAK

Buradan Green Lantern’a (Yeşil Fener) ve Lanterns’a geçersem aslında Green Lantern çizgi roman serisi Superman ya da Batman kadar eski. İlk olarak 1940’ta ortaya çıkan Green Lantern, galaksiler arasında çalışan bir polis birliğini tanımlıyor ve oldukça köklü. Evrendeki düzeni ve barışı korumaya yemin eden bu birliğin üyeleri, irade gücüyle çalışan kozmik bir yüzüğe sahip. Ayrıca Green Lantern’da 3600 uzay sektörü var ve dünyamız da “Sektör 2814” içinde yer alıyor.
Esasen Green Lantern olarak bilinen ilk kahraman da Alan Scott ve DC Comics’in öncülerinden olan “All-American Comics”in 80’den fazla sayısında görünüyor. Ancak çizgi romanların gümüş çağına geçilmesiyle birlikte 1950’lerin sonunda bayrağı Hal Jordan devralıyor. Gemisiyle dünyaya düşen uzaylı “Abin Sur” son nefesini verirken güç yüzüğünü o esnada test pilotu olan Hal Jordan’a veriyor ve Hal Jordan böylece bir süper kahramana dönüşüyor.
Hal Jordan ile devam eden seriye daha sonra huysuz antikahraman “Guy Gardner” ve Afroamerikan “John Stewart” gibi başka Green Lantern’lar da ekleniyor. Özellikle Afroamerikan John Stewart karakteri ırkçılığa, ayrımcılığa, eşit sosyal haklara ve karşıt kültüre vurgu yapmak için 1980’lerden 2000’lerin başına kadar Green Lantern çizgi romanlarında başrolü üstleniyor. Green Lantern’ların en bilindik düşmanları arasında ise “Sinestro”, “Star Sapphire”, “Black Hand” ve “Tattooed Man” yer alıyor.
Bu yeni hype dalgasının ardında Green Lantern’ın mirası bulunuyor ama kurulan “buddy cop” öyküsünün çekiciliğini de es geçmemek gerekiyor. Chris Mundy, Damon Lindelof ve Tom King, Lanterns serisinde eski okul bir süper kahraman anlatısını True Detective stili, gizemli bir polisiyeye eviriyor.”
HAL JORDAN VE JOHN STEWART ORTAKLIĞINDA GİZEMLİ BİR POLİSİYE

Doğrusunu söylemek gerekirse Green Lantern’ın bu mirası Lanterns serisine kadar ekrana ve sinemaya tam olarak yansıtılamamıştı. Özellikle “Deadpool” olarak kalpleri fetheden yıldız oyuncu Ryan Reynolds’ın başrolde olduğu 2011 yapımı Green Lantern filmini hatırlayanlar ne demek istediğimi daha iyi anlar. Maalesef bugüne kadar yapılmış en kötü çizgi roman uyarlamalarından biri Green Lantern’ın başına gelmişti, piyango Yeşil Fener birliğine vurmuştu.
Neyse ki James Gunn’ın DC Studios’un başına geçmesiyle bu durum değişti ve Green Lantern hak ettiği değeri görmeye başladı. Chris Mundy, Damon Lindelof ve Tom King’in yaratıcısı olduğu Lanterns serisi bunun açık bir göstergesi. Zaten Lost, The Leftovers, Watchmen gibi serilerden tanıdığımız Damon Lindelof ile Criminal Minds, True Detective, Ozark gibi serilerde yer almış Chris Mundy’nin ortaklığından daha azını beklememek lazım. Üstelik yanlarında Tom King gibi yetenekli bir çizgi roman yazarı bulunuyor. Tom King’in modern çizgi roman dünyasındaki yeri ve hikâyelerine psikolojik derinlik katan, karakterlerindeki travma ve melankoli odaklı bakış açısı Lanterns’a da işlemiş.
Lanterns’ın yayınlanan pilot bölümündeki en dikkat çekici husus, James Gunn’ın yeniden inşa etmeye başladığı DC Evreni’ne karşıt duran ton fakat bu karşıtlık James Gunn’ın yaratmak istediği çeşitliliğe hizmet eden bir yerde duruyor. Modern korku ustası Mike Flanagan’ın senaryosunu yazdığı, James Watkins’in yönettiği Clayface filminde de “body horror” temelli farklı bir ton göreceğiz. Bunun da altını çizeyim.
Açıkçası serinin yaratıcıları Chris Mundy, Damon Lindelof ve Tom King, bu karşıt tonu katıksız bir gerçeklik üzerinden ele almış. Bu açıdan Green Lantern çizgi romanlarındaki vizyonu takip ettikleri rahatlıkla söylenebilir. Bir yandan da serinin pilot bölümü HBO Max’teki ilk üç gününde küreselde 9,3 milyon izlenmeyi gördü ve DC Studios şimdiye kadarki en çok izlenen dizi prömiyerini gerçekleştirdi. Dolayısıyla Chris Mundy, Damon Lindelof, Tom King üçlüsünün formülünün ve kurduğu hikâye arkının çok iyi sonuç verdiğini, büyük bir merak uyandırdığını söylemek lazım.
Elbette bu yeni hype dalgasının ardında Green Lantern’ın mirası bulunuyor ama kurulan “buddy cop” öyküsünün çekiciliğini de es geçmemek gerekiyor. Chris Mundy, Damon Lindelof ve Tom King, Lanterns serisinde eski okul bir süper kahraman anlatısını True Detective stili, gizemli bir polisiyeye eviriyor.
Bilhassa True Detective’in Matthew McConaughey ile Woody Harrelson’un başrollerinde yer aldığı ilk sezonu, Amerikan gotik, korku ve doğaüstü edebiyatının kökenlerine dair izleyicileri perçinleyen bir yolculuk sunar. İlk sezonda Amerika’nın tekinsiz ve ürpertici güney eyaletlerinde doğan “Southern Gothic” estetiği, yoğun bir atmosfer ve okültizmle harmanlanır. Kötülüğün hüküm sürdüğü, günahlarla kuşatılmış bir coğrafyada geçen hikâye, Robert W. Chambers’ın 1895’te yayımlanan The King in Yellow (Sarı Kral) öykülerinin üzerine kuruludur. True Detective‘in karanlık felsefesi ve pesimist özü de burada saklıdır.

İşte Lanterns serisi bu özü çok iyi kullanıyor ve izleyicileri daha ilk bölümden Nebraska’ya götürüyor, buradaki karanlık ve kırsal estetiği hikâyesine yediriyor. Ayrıca Lanterns’daki bu yazarlık misyonunun The Batman ile The Penguin serisine yakın olduğunu da belirtmeliyim. The Penguin serisinde Gotham’ın karanlık, acımasız ve yozlaşmış yüreğine inilir. O seride de The Sopranos’a göz kırpan, son derece gerçekçi bir mafya hikâyesi mevcuttur.
Lanterns yol haritasını bu minvalde geliştiriyor. O nedenle karşımızda polisiye damarı hayli kuvvetli olan ve iki farklı zaman aksında hareket edecek bir seri var. Öte yandan bu seri James Gunn’ın Superman’ine de bir köprü kuruyor. John Stewart’ın Superman’in devam filmi Man of Tomorrow’da görüleceğini ve Lanterns’ın hikâyesinin oraya bağlanacağını unutmamak gerekiyor. İlk bölümün sonunda Hal Jordan’a dair önemli twist’in iç içe geçen bir cinayet soruşturmasına uzanacağı da aşikâr.
Sonuç olarak Lanterns, hem Green Lantern’lara yönelik karakter çalışmalarıyla hem de galaktik polisiye hikâyesiyle izlenmeyi hak eden bir yapım. Şimdiden 2026’nın en iyilerinden olmaya aday!