Eda Akça, Ağustos sayımızda ATV‘nin yeni dizisi Altı Üstü İstanbul‘un yönetmeni Müge Uğurlar ile konuştu.
Üç buçuk yıl boyunca televizyon dizisi çekmeyen, bu süreçte iki sinema filmine imza atan Müge Uğurlar’ın televizyona dönüşünü sağlayan proje kendi deyimiyle “umuda âşık çocukları” anlatan hikâyesiyle Altı Üstü İstanbul oldu. Yaz sezonunda ATV’de ekrana gelen dizinin klasik bir yaz işi olarak kurulmadığını özellikle vurgulayan Uğurlar, duyguların mevsimi olmadığını söylüyor.
Senaryoyu okuduğu ilk anda yapım ekibini arayan Uğurlar ile kendisini yeniden televizyona döndüren hikâyeyi, İstanbul’un “altı” ve “üstü”nü, futbolun hikâyedeki yerini, genç oyuncu kadrosuyla çalışma sürecini ve yönetmenlik yolculuğundaki dönüşümünü konuştuk.
İstanbul’da mahalle dokusu bulmak oldukça zorlaştı. Bir de İstanbul’da çoğunlukla Adanalıların yaşadığı bir Adana mahallesi bulmak imkânsızdı. Ama biz şanslıydık, mahalleyi bulduk, yaşattık. İnanılmaz bir castımız var. Onlar ve mahalle o kadar özdeşleşti ki. Bu bir bütün. Doğru cast, doğru dil, doğru kostüm, doğru mekân… Sonuç: Gerçeklik.”

Altı Üstü İstanbul’un senaryosunu ilk okuduğunuzda kafanızda nasıl bir dünya canlandı? Hikâyenin sizi en çok etkileyen yanı neydi?
Yaklaşık üç buçuk yıl önce televizyona iş yapmayı bırakmıştım. Küsmüştüm de diyebilirim aslında. O arada iki sinema filmi çektim. Açıkçası yolculuğuma da filmlerle devam etmek istiyordum. Sonra Altı Üstü İstanbul’un, adı o zaman Adana Günlükleri’ydi, hikâyesi geldi. İstanbul’da bir Adana mahallesi… Umuda âşık çocuklar… Ee, ben Adanalıyım 7 göbek, çok heyecanlandım. İlk paragrafta arayıp, “Yarın kaçta geleyim?” dedim. Beni TV’ye zaten böyle bir hikâye ve bu şirket döndürebilirdi. İyi ki dönmüşüm.
Yaz dizileri genellikle daha hafif bir atmosferle özdeşleşirken Altı Üstü İstanbul ilk bölümden itibaren seyirciyi büyük bir kayıp ve güçlü bir dramatik çatışmayla karşılıyor. Bu başlangıç tonunu belirlerken nasıl bir anlatı kurmak istediniz?
Öncelikle biz bu işi bir yaz dizisi olarak kurmadık. Ne yapımcımız Mehmet Yiğit Alp ne ben ne de senaristlerimiz Yekta ve Hilal yaz işi duygusundaydık. Biz herkesin kendisinden bir duygu bulacağı bir drama düşledik. Öyle de çıktı. İnsan duyguları dört mevsim aynı. Duygunun, yaşamın mevsimi yok ki. Sende güneş açarken bir diğerinde tufan olur. Hayatın ta kendisi aslında Altı Üstü İstanbul
Diziyi izlerken İstanbul’un adeta yaşayan bir karaktere dönüştüğünü hissediyoruz. İsminden itibaren İstanbul’un “altı” ve “üstü” arasında sembolik bir karşıtlık kuruluyor. Bu “iki farklı İstanbul” duygusunu görünür kılmak adına özellikle önem verdiğiniz unsurlar oldu mu?
İstanbul’un altı Ziyankâr. Gecesi ziyan, gündüzü kâr. Aslında kurulumda en önemsediğimiz şey İstanbul’un altıydı. Altı ne kadar doğru ve gerçek kurarsak üstü de o kadar gerçek olacaktı. Ve oldu.
Türk televizyonunda mahalle uzun yıllardır önemli bir anlatı. Altı Üstü İstanbul’da mahalle atmosferi oldukça canlı ve karakterlerle birlikte yaşayan bir dünya hissi veriyor. Bu gerçekliği yakalamak için mekân seçiminde, oyuncu yönetiminde ve görsel atmosferde nasıl bir hazırlık süreci yürüttünüz?
İstanbul’da mahalle dokusu bulmak oldukça zorlaştı. Bir de İstanbul’da çoğunlukla Adanalıların yaşadığı bir Adana mahallesi bulmak imkânsızdı. Ama biz şanslıydık, mahalleyi bulduk, yaşattık. İnanılmaz bir castımız var. Onlar ve mahalle o kadar özdeşleşti ki. Bu bir bütün. Doğru cast, doğru dil, doğru kostüm, doğru mekân… Sonuç: Gerçeklik.

Oyuncularım benimle çok rahat iletişim kurar, karakter konuşuruz, sahne konuşuruz, duruş konuşuruz, kostüm konuşuruz. Kolektif bir iş yapıyoruz. Herkes kendi payına düşeni fazlasıyla yapıyor. Her seferinde hepsinin varlığına şükrediyorum. Bütün oyuncularımız muhteşem… İnanılmaz bir castımız var.”
Mahalle kültürü kadar futbol da dizinin en önemli anlatı unsurlarından biri. Futbol yalnızca maçlardan ibaret değil; karakterlerin hayatına yön veriyor. Siz bu hikâyede futbola nasıl bir anlam yüklediniz?
Dizide futbol çok merkezde. O da bizim için başrol. Ziyankâr’ın gençlerinin umudu futbol. Emir’in babasının yarası futbol, Galip’in gücünün kaynağı futbol, Bahtiyarımızın toprağının sebebi futbol.
Bir dizinin başarısında oyuncu yönetiminin payını nasıl değerlendiriyorsunuz? Sette oyuncularla kurduğunuz çalışma biçimini anlatabilir misiniz?
Kendimi mesleki anlamda çok anlatabilen biri değilim. Ama oyuncu, karakterine sahip çıkınca faydası olur, zararı olmaz. Oyuncularım benimle çok rahat iletişim kurar, karakter konuşuruz, sahne konuşuruz, duruş konuşuruz, kostüm konuşuruz. Kolektif bir iş yapıyoruz. Herkes kendi payına düşeni fazlasıyla yapıyor. Her seferinde hepsinin varlığına şükrediyorum. Bütün oyuncularımız muhteşem… İnanılmaz bir castımız var.
Genç oyuncuların hikâyenin merkezinde yer aldığı bir kadroyla çalışıyorsunuz. Bu durum yönetmenlik sürecinizi nasıl etkiledi? Onların enerjisinin sete ve hikâyeye nasıl yansıdığını düşünüyorsunuz?
Meslek yolculuğumda gençlerle çok çalıştım. Alışkın olduğum bir şey. Beni dinamik ve diri tutuyor bu durum. Gençlerin hepsi çok çok iyi. Onlara dokunmak, oyunculuk serüvenlerinde kaptanları olmak, gelişimlerini izlemek bana onur veriyor. Küçük bir parantez Rahimcan’a açacağım. İyi oyuncu olduğunu biliyordum. Ama Altı Üstü İstanbul’un Emir’i olarak oyunculuk resitali izletti ve izlettiriyor. İyi ki Emir’i ona emanet etmişiz.
Bugüne kadar hem ana akım televizyon dizilerinde hem de festival izleyicisine ulaşan projelerde yer aldınız. Farklı türler ve farklı izleyici profilleri için üretirken yönetmenlik yaklaşımınız nasıl şekilleniyor?
Çeşitlilik iyidir. İlk filmim bağımsız filmimdi: Derun. Derun dünyayı gezdi. 30’a yakın ödül aldı. Benim için inanılmaz bir serüvendi. Bağımsız film yapmaya devam edeceğim. Sonra gişe filmi çektim: Aşk ve Yemek. Keyifli bir işti. Farklı türlerde diziler çektim. Hepsi beni geliştirdi. Hep üstüne koydum. Ekibimle beraber farklı türde işler yapmak bizi hep geliştiriyor.
Uzun yıllardır televizyon sektörünün içindesiniz. İlk yönettiğiniz projeyle bugün arasında yönetmenlik anlayışınız nasıl evrildi?
Duygum aynı, heyecan aynı. Fakat büyüyen, gelişen, dönüşen, hep üstüne koymaya çalışan bir Müge var. Onu hep muhafaza etmeye çalışıyorum. Böyle de devam edeceğim.
Yönetmenlik yaklaşımınızı besleyen sinemasal referanslar ya da ilham aldığınız yönetmenler ve yapımlar var mı?
Çok var ama tek cevap vereyim… Christopher Nolan der, susarım.
