Eda Akça, Uzak Şehir‘in yeni sezonunu derinlemesine inceliyor.
Uzak Şehir’in yeni sezonunda Alya’yı ilk kez Mardin’den kilometrelerce uzak bir şehirde, Budapeşte’de, bir tiyatro salonunda görüyoruz. Sahnede Federico García Lorca’nın Kanlı Düğün’ü var. Bir önceki sezon kendi düğünü kana bulanmış bir kadının üç ay sonra Kanlı Düğün’ü izliyor olması elbette tesadüf değil.
Üstelik Alya oyunu yalnız izlemiyor. O henüz bilmese de üç ay önce geride bıraktığı Cihan birkaç sıra arkasında oturuyor. Alya ondan ve Albora’dan çok uzağa gitmiş, Cihan ise üç ay boyunca onun izini sürmüş. Sonunda onu bir tiyatro salonunda bulmuş. Tam da sahnede bir düğünün, geçmişten taşınan düşmanlıkların ve dökülen kanın hikâyesi anlatılırken.
Cihan’la kurmaya çalıştıkları yeni hayat, daha başlayamadan geçmişin açtığı yaralarla parçalanmıştı. Boran, Cihan’ı vurmak üzereyken Şahin onun önüne atılmış; oğlunun bir başka oğlunu öldürmesine engel olmak isteyen Sadakat ise silahını Boran’a doğrultmuştu. Bir düğün, birkaç dakika içinde ölümün, ayrılığın ve geride kalanların uzun süre taşıyacağı bir yasın başlangıcına dönüşmüştü. Üç ay sonra birlikte bütün bunlardan uzakta, başka bir ülkede, başka bir düğünün nasıl kana bulandığını seyrediyordu.

Geçmişten Kalan Kan
Federico García Lorca’nın 1933’te yazdığı Kanlı Düğün de geçmişin bugünün yakasını bırakmadığı bir dünyada geçer. Damat ile Gelin evlenmeye hazırlanırken hikâyenin üzerinde çoktan dökülmüş kanların gölgesi vardır. Damat’ın annesi, kocasını ve bir oğlunu yıllar önce aileler arasındaki şiddette kaybetmiştir. Gelin’in geçmişte sevdiği Leonardo ise bu ölümle ilişkilendirilen Félix ailesindendir. Yıllar geçmiş, insanlar yeni hayatlar kurmuş gibi görünse de geçmiş kapanmamıştır. Düğün gecesi Gelin ile Leonardo birlikte kaçar, Damat peşlerinden gider ve iki erkek karşı karşıya geldiklerinde ikisi de ölür.
Lorcadaha oyunun ilk sahnesinde bize bu hikâyenin nasıl biteceğini sezdirir. Damat annesinden bağda üzüm kesmek için bir bıçak istediğinde kadının aklına önce kaybettikleri gelir. Bıçaktan, silahtan ve bir insanın bedenini parçalayabilecek her şeyden nefret eder. Çünkü onun için bıçak gündelik bir eşya olmaktan çoktan çıkmış, geçmişte dökülen kanın hatırasına dönüşmüştür. Yıllar geçmiş olsa da Anne’nin korkusu değişmez. İçinde bir yerlerde hiçbir şeyin bitmeyeceğinin korkusunu taşır. Albora’da da geçmiş hiçbir zaman yalnızca geçmişte kalmıyor.
Bir kuşağın öfkesi diğerine, bir babanın düşmanlığı oğluna, bir ölüm başka bir ölüme miras kalıyor. İnsanlar kendilerinden önce verilmiş kararların, tutulmuş kinlerin ve dökülmüş kanların içine doğuyor. Kimin başlattığının giderek önemsizleştiği bir yerde herkes kendisinden önce yaşananların bedelini ödemeye devam ediyor. Tıpkı Lorca’nın tragedyasında olduğu gibi Uzak Şehir’de de kan yalnızca ölümün değil; ailenin, soyun ve geçmişten devralınan bir kaderin işaretine dönüşüyor.
Geri Kalan Kadınlar
Fakat Kanlı Düğün’ün sonunda asıl dikkat çekici olan yalnızca ölen erkekler değil, onların ardından hayatta kalan kadınlar. Damat ile Leonardo’nun hesaplaşması birkaç dakika içinde sona erer; o birkaç dakikanın sonuçlarını taşımak ise geride kalan kadınlara düşer. Damat’ın annesi son oğlunu da toprağa verir. Leonardo’nun karısı dul kalır. Gelin geri döner ve yaşananların ağırlığıyla baş başa kalır. Erkeklerin kavgası biter, kadınların yası başlar.
Ölümün bizi neden bu kadar korkuttuğunu düşündüğümde, korktuğumuz şeyin ölümün kendisinden çok geride bıraktıklarımız olduğunu fark ettim. Hiç kimsenin tanımadığı, hiç kimseyi tanımayan birinin ölümü de elbette üzücüdür. Ama birinin yokluğu, onu tanıyan insanların hayatında açılan boşlukla büyüyor sanırım. Bir daha sesini duyamayacak, ona dokunamayacak, anlatacak bir şeyi olduğunda onu arayamayacak insanların varlığıyla… Belki de ölümün en acı tarafı, birinin hayatının sona ermesinden çok, başkalarının hayatında yaşamaya devam etmesi. Ölen gidiyor ama onu sevenler, onun olmadığı bir hayatta kalmaya devam ediyor. Kanlı Düğün’de olduğu gibi Albora’da da geride kalanlar kadınlar. Bedeli çoğu zaman onlar ödüyor.

Nare belki bunun en acı örneği. İlk evliliğinde gördüğü şiddet, kaybettiği bebeği, kendi canından bile vazgeçecek hâle gelmesi… Hayat, Nare’ye mutluluktan çok kaybetmeyi öğretti. Şahin’le ise belki de ilk kez başka türlü bir hayatın mümkün olduğuna inanmıştı. Yıllarca hasretini çektiği adama kavuştu, sevildi, yeniden bir aile kurdu, yeniden hamile kaldı. Önce bebeğini, ardından Şahin’i kaybetti. Yıllarca kavuşmayı beklediği adamı şimdi sonsuza dek özlemek zorunda. Yeni sezonda karşımızda yalnızca sevdiği adamın yasını tutan bir kadın değil, her yeniden kurmaya çalıştığında hayatı elinden alınmış bir Nare var.
Zerrin’in hikâyesinde de başka bir biçimde aynı döngüyü görüyoruz. Okumak, kendi hayatını kurmak isterken sevdiği adamdan koparıldı, istemediği bir evliliğin içine sürüklendi ve sonunda kendi hayatını kurtarabilmek için zorla evlendirildiği adamı öldürmek zorunda kaldı. Özgürlüğünü kazanması gereken yerde hapse girdi; bu kez bebeğinden ayrı düştü. Dışarıdaki hayat ise onu beklemedi. Şimal Kaya’nın yanında kaldı, Kaya İpek’le evlendi. Zerrin kendisini öldürebilecek bir adamdan kurtuldu ama kurtuluşunun bedelini yine kendisi ödedi.
İnsan Geçmişten Ne Kadar Uzağa Gidebilir?
Ve Alya. Uzak Şehir zaten onun bu topraklara gelişiyle başlamıştı. Kocasının cenazesini getiren, oğlunu yanına alıp Kanada’ya dönmek isteyen Alya’nın karşısına daha ilk günden kendi iradesinden büyük görünen bir aile ve onun kuralları çıktı. Uzun süre gitmek için mücadele etti. Sonra kaldı. Cihan’a âşık oldu ve belki de ilk kez Albora’da kendi isteğiyle bir hayat seçti. Tam o hayatın başlangıcı olması gereken düğün gününde ise geçmiş yeniden karşısına çıktı.
“Bense seni geride bırakıp bu topraklardan ayrılırken duyduğum acıdan daha büyüğü olamaz sanıyordum.”
Lorca’nın dünyasında da toprak yalnızca üzerinde yaşanan bir yer değildir. Geçmişi, ölüleri, aileyi ve yıllardır taşınan düşmanlıkları da içinde tutar. Albora da biraz böyle. İnsan kilometrelerce uzağa gidebilir ama yaşadığı yerde bıraktıklarından, o yerin kendisinde bıraktıklarından aynı kolaylıkla uzaklaşamaz.
Alya Mardin’den Budapeşte’ye kadar gitti. Cihan’ı geride bıraktı. Albora’dan kendisine yeni bir hayat kurabilecek kadar uzaklaştığını düşündü. Ama geride bıraktığı her şeyden o kadar uzağa gidememişti. Sonra geçmişi gelip onu bir tiyatro salonunda buldu. Üstelik sahnede Kanlı Düğün oynanırken.
Peki insan sahnede kendi hikâyesine benzeyen bir tragedya izlediğinde, kendi hikâyesinin sonunu değiştirebilir mi? Albora’da gerçekten mutlu aşk yok mu?

‘Leyla’ ve ‘Uzak Şehir’, 2026 Uluslararası Emmy Ödülleri’ne Aday Gösterildi