Oben Budak, Ekim sayımızda Apple TV’nin gözde dizisi Widow’s Bay‘i inceledi.
Kısa sürede fenomene dönüşen yeni kara komedisi Widow’s Bay, bildiğimiz tüm korku klişelerini rafa kaldırıyor. Matthew Rhys ve Stephen Root’lu kadrosuyla Emmy Ödülleri’ni adeta silip süpüren yapım; akıllı karakterleri, çok sert laf sokan Patricia’sı ve absürt felaketleriyle sezonun en taze işi.
Issız bir ada bulayım, sabahları cappuccinomu içip gazete bulmacası çözeyim, akşamüstü de ufka bakıp efkârlanayım diyen şehirli insanların hayallerini kursağında bırakan o dizi! Adayı, zenginlerin ve elitlerin gözdesi Martha’s Vineyard’e çevirme hayalleri kuran taze dul belediye başkanı Tom Loftis’in elimize tutuşturduğu harita, pek öyle turizm acentalarında görülecek cinsten değil. Zira bu adanın girişi var ama çıkışı biraz zor.

Geleneksel korku dizilerinin o insanı çıldırtan, “Bodrumdan garip sesler geliyor, dur bir mumla inip bakayım,” ahmaklığına zerre prim vermeyen bir işle karşı karşıyayız, önce onu söyleyeyim. Widow’s Bay, izleyicinin yıllardır televizyon karşısında, “Gitme oraya!” diye bağırmaktan kısılan sesine kulak vermiş nihayet. Karakterler bayağı bildiğimiz, bizim gibi insan. Şüpheli bir “sis” mi çöktü, şeytani, gizemli bir yabancı mı peyda oldu? Ada sakinleri arkalarına bile bakmadan topuklama derdinde. İşte, komedinin o zifiri karanlık lezzeti tam da burada, bu katıksız insan dürtülerinde filizleniyor.
Tabii diziyi omuzlayıp göğe çıkaran şey sadece bu akıl sağlığı değil; cast seçimi. Matthew Rhys’ın canlandırdığı Belediye Başkanı Tom, ergen oğluyla uğraşırken bir yandan da kasabaya espresso makinesi aldırmaya çalışıyor ama ada halkı Nuh diyor peygamber demiyor. Neden desinler ki? Kasabanın geçmişi zaten veba, katil palyaçolar ve nedeni çözülememiş tayfunlarla dolu. Ama hakkını verelim, Rhys ve Stephen Root bir araya geldiğinde o sığ kalabilecek senaryo birdenbire sınıf atlıyor.
Ha, bir de Patricia var ki… Kate O’Flynn’in hayat verdiği o ezilmiş, yalnız ama ağzını her açtığında lafı gediğine değil doğrudan insanın ciğerine oturtan yardımcı karakter olmasa bu dizi yarı yolda nefessiz kalırmış, net. Tom’a fırlattığı o sitemli ve iğneleyici replikler için bile oturup izlenir.

Gelişen olaylar, sisin basması ve sebepsiz çalan kilise çanlarıyla tam bir hengameye dönüşürken dizinin her şeyi mantığa bürümek gibi bir derdinin olmaması da ayrı bir ferahlık. Yüksek psikolojik gerilimmiş, derin alegorilermiş… Geçiniz efendim. Widow’s Bay size derin aydınlanmalar vaat etmiyor; sizi alıp her an bir yaratık tarafından avlanabileceğiniz ama yine de ortamın geyiğinden kopamayacağınız bir tatil kasabasına götürüyor.
Öyle bir kara komedi ki bu; Rhys’a aynı gecede hem bu işle hem de drama kulvarında Emmy’leri toplattı. Rhys, tek bir gecede iki farklı dizideki rolleriyle “En İyi Erkek Başrol Oyuncu” ödülünü kazanarak Emmy tarihinde aynı gece iki başrol ödülü birden kazanan ilk oyuncu oldu. Zafer sadece Matthew Rhys ile de sınırlı kalmadı üstelik; dizi, gecede En İyi Komedi Dizisi dahil tam 14 Emmy ödülünü kucaklayarak adeta gövde gösterisi yaptı.
Kate O’Flynn’e En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu, Stephen Root’a En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödüllerini getiren Widow’s Bay, yaratıcısı Katie Dippold’a En İyi Senaryo, efsane yönetmen Hiro Murai’ye ise En İyi Yönetmen heykelciğini kazandırdı. Sinema ve televizyon dünyasının iki zıt kutbu olan korku ve komediyi harmanlamak öyle her yiğidin harcı değildir; zira doğru denge tutturulamadığında elinizde sığ bir absürtlükten başka şey kalmaz. Ancak Dippold ve Murai ikilisi, rejiden senaryoya öyle ince dokumuş ki hikâyeyi, yapım bu bıçak sırtı tür karmasını adeta ustalık eserine dönüştürüyor. Bu kadar ödülün ardından dizinin ikinci sezonunun onaylanması da sürpriz olmadı tabii.
Tamam, bazı gizemleri açıklama kısmında biraz afallıyor, kabul. Ama sırf şu ezber bozan korku mantığı ve her anında buram buram tüten absürt ada havası için bile izlenir. Zaten ada dediğin nedir ki? Şu hayatta hepimiz biraz “sis”in içinde yürüyor, biraz korkutucu seslere kulaklarımızı tıkıyor ve günün sonunda sadece hayatta kalmaya çalışmıyor muyuz?
