Episode Dergi olarak Ocak 2026 sayımızda Yağız İzgül’ün Gibi dizisi üzerinden yavaş yaşamaya ve izlediklerimizin tadını çıkarmaya dair düşüncelerine yer veriyoruz.
On dakikalık videoları on beş saniyede izleyen, bir sezonluk dizileri bir gecede bitiren, sofralarda saatlerce geçirilmesi ve keyif alınması gereken zamanı beş dakikaya indiren insanların ortaya çıktığı bir yeni dünya düzeninin parçası olmuştuk hepimiz; dahası bizim gibi her jenerasyonu yakalama şansı olan bir nesil bile bu tuzağa düşmüştü. Sosyalleşmek, bir şeyleri paylaşmak için oturulan rakı sofralarında birbirimize kedi videoları gösterir olmuştuk.”
Bir piyanonun susuşundan dizilerin bitmeyen sezonlarına; sofralarda kaybolan muhabbetten sabırsızlığa teslim olmuş izleme alışkanlıklarımıza kadar uzanan bu manifesto şunu hatırlatıyor:
Lezzet aceleye gelmez. Keyif ertelenebilir. Hayat sindirilerek yaşanır.
Sanatın ucunun ne kadar açık ve yoruma tabi olduğu gerçeğini kimse inkâr edemez. Birey özelinde kişiye kendini iyi hissettiren bir sanat eseri ya da etkinliği, uzmanların gözünde bambaşka bir şekilde ele alınıyor olabilir. Dolayısıyla her ne kadar “zevkler ve renkler tartışılmaz” desek de aslında sanatın objektivizmi de bir yerde tartışmaya açık bir konu haline gelir.
Benim açımdan bunun en güzel örneklerinden biri; 1952’de John Cage tarafından bestelenen 4”33 adlı eserdir. Peki, nedir bu eserin özelliği ? Kanımca üzerinde epey emek sarf edilmiş bu parçanın özelliği dört dakika otuz üç saniye boyunca sanatçının piyanonun başında öylece oturması, bir tek tuşa bile basmamasıdır.
Sanatın anlamı adına bugüne dek yapılmış en sıradışı manevralardan biri olsa da bugün bu esere bambaşka bir yerden yaklaşacağım ve gündelik hayatımızın akış hızı ve tüketim çılgınlığının bizi ne hale getirdiği, nasıl evrimleştirdiği üzerinden bir korelasyon yapacağım.
Yine bu bahsettiğim tüketim çılgınlığı sayesinde eski bir sinefil olsam bile aklıma gelmeyen onlarca yemeli içmeli sahneden özür diliyorum, eskiden senelerce beklediğimiz dizi ve filmlerin tamamına, tonlarca içeriğe türlü dijital platformlar üzerinden saniyesinde ulaşır olduk. Arz böyle geniş olunca hangi filmden, diziden hangi sahneyi çekeceğini şaşırıyor insan. Zira bu yazımdaki hedefim bu sahneleri hatırlayıp yorumlamak değil; bu sahnelerin tadının nasıl çıkarılacağı, azami keyfin ne şekilde alınabileceği konusunda bir gönderme yapmak.

Piyano başında oturup tek bir tuşa basmamak, piyanodan bir tek nota sesinin duyulmaması, orada sanat olmadığı ya da bir mesaj verilmek istenmediği anlamına gelmemeli. Feyyaz Yiğit’i çok beğeniyorum. Hem kendisi hem rol arkadaşları Gibi dizisinde muazzam bir mizah, muazzam bir performans sergiliyor ve buna rağmen Gibi izlerken çoğu zaman piyanonun başında eser icra eden ama çalmayan sanatçıyı dinliyor gibi hissediyorum. Oyuncular ortada, mizah ortada, oyun ortada ama akmıyor. Bir notadan diğerine geçinceye kadar derin bir sessizlik var ve benim buna ayıracak sabrım kalmamış.
Bu hislerimi bir arkadaşıma anlattığımda şu zamana kadar aldığım en güzel cevaplardan, derslerden birini aldım. Müziği olmayan piyano eserini dinler gibi o anlardan keyif almak gerektiğini, acelemiz olmadığını ve hatta o yavaşlığından dolayı diziyi ayrıca sevdiğini, keyfi uzatmanın bir adabı olduğunu bana söylediğinde ne kadar kabul etmesem de bir anda ben de o tüketim çılgınlığının bir parçası olduğumu gördüm (gerçi her zaman sabırsız bir yapım vardı ama mantık çok doğruydu).
Sonra hemen her konuda bunu derinlemesine düşünmeye başladım. On dakikalık videoları on beş saniyede izleyen, bir sezonluk dizileri bir gecede bitiren, sofralarda saatlerce geçirilmesi ve keyif alınması gereken zamanı beş dakikaya indiren insanların ortaya çıktığı bir yeni dünya düzeninin (🙂) parçası olmuştuk hepimiz; dahası bizim gibi her jenerasyonu yakalama şansı olan bir nesil bile bu tuzağa düşmüştü. Sosyalleşmek, bir şeyleri paylaşmak için oturulan rakı sofralarında birbirimize kedi videoları gösterir olmuştuk (ben hiç olmadım, son derecede saygısızca bulurum).

Şimdi artık bu sessizliği dinlemeyi öğrenmenin, hayatın akış hızının ivmesine kendimi çok da kaptırmamam gerekliliğinin değerini kavramış bulunuyorum. An ve lahzaya, sürece anlam yüklemek istiyorum, istiyorum ki hayatımın kalitesi ve rafineliği de buna paralel bir şekilde duruş sergilemeye alışsın, kanıksasın. Yavaş yavaş, tadını çıkara çıkara ve kuvvetle muhtemel “To be continued” yazısını gördüğümde belki o zevki erteleyebilecek kadar iradeli olabilmekten bahsediyorum.
Türlü dizilerde, filmlerde kült olmuş sayısız sofra/yemek sahneleri vardır ve Yasemin bununla ilgili bir yazı istediğinde bunlardan birini çekip o sahneyle bir A4 doldurabilirdim ama sanırım önce bir eseri film, müzik ya da yemek olsun, kendimize olan saygımızı yitirmeden, layıkıyla ne şekilde tüketmemiz gerektiği konusunda hatırlatma yapmayı önce kendime bir ödev bildim.
Şimdi, lütfen tüm bölümleri yayınlanmış olan bir diziyi açın. Mısırınızı patlatın ve sindire sindire, zamana yaya yaya en fazla bir ya da iki bölüm izleyin; keyfini sürün. Bırakın piyano orada dursun, elbet biri bir gün gelip o tuşlara basacak.
