Taşacak Bu Deniz, ekim ayında Türkiye’de yayına başladı ve güçlü reytinglerle ekran yolculuğunu sürdürüyor. Deniz Baysal ve Ulaş Tuna Astepe’nin başrollerini paylaştığı dizi, duygusal derinliği ve Karadeniz atmosferiyle izleyiciyi içine çekiyor. Dizinin yönetmeni Çağrı Bayrak, yaratıcıları Ayşe Ferda Eryılmaz ve Nehir Erdem ile birlikte; başrol oyuncuları Aytek Şayan, Erdem Şanlı, Zeynep Atılgan ve Onur Dilber ile bir araya gelerek hikâyenin duygusal yolculuğunu ve Taşacak Bu Deniz‘in dünya genelindeki izleyicilerle nasıl güçlü bir bağ kurduğunu konuştuk.
“Hikâyeyi okurken olayların geçtiği yere kendimi de koyup insanları izleyebiliyorsam, kendimi orada bulabiliyorsam yani kâğıt üzerinde karakter hava soğuk dediğinde o soğuğu hissedebiliyorsam, aynı zamanda karakterlerden birinin söylediği o cümleye de inanabiliyorsam o hikâye benim ilgimi çekiyor. Kendi kurduğu gerçekliğin içerisinde bunları becerebilen hikaye benim ilgimi çekiyor. Bizim dizimizde de okuduğum zaman ilgimi çeken bu oldu açıkçası. Okurken kendimi bu coğrafyada, bu koşullar altında, bu insanları izlerken ve dinlerken buldum.
Karadeniz’in doğal güzelliklerinin yanında bu kadar güzel bir coğrafyanın getirdiği o sert çatışmalar gibi bizim iki ailemizin de arasında yaşanan çatışmalar var ve ben ilk okuduğum andan itibaren yazarlarımızın kurduğu bu dünyanın içerisinde bu çatışmaların hepsinin gerekliliğine inandım. Sebeplerini de kendi içimde tanımlayabildim; iki taraf için de söylüyorum bunu. Karakterlerde de bu ilgimi çekti; sadece hikâyeyi lead eden karakterler değil ismi geçen bütün karakterlerin kurdukları cümlelerin, yaptıkları bütün hareketlerin gerekliliğini, samimiyetini ve gerçekliğini hissedebildim okurken. Bir dünya oluştu kafamda ve beni de içine çekti; bu benim için çok etkileyiciydi.”
Taşacak Bu Deniz, yıllardır düşman olan iki köklü ailenin ve bireylerinin hikâyesini anlatıyor. Siz de bu ailelerden biri olan Furtunalıların lideri Şerif’i canlandırıyorsunuz. Şerif’i bir de sizden dinlemek isteriz.
Aytek Şayan: Tabii, ben de bildiğim kadarıyla anlatmaya çalışayım. Bence tüm karakterleri anlatmaya içinde bulunduğu çevresel koşullardan, coğrafyadan, kültürden başlamak gerekiyor. Şerif de kan davasının içinde, coğrafi olarak da hem çok güzel hem çok vahşi bir ortamda büyümüş bir çocuk. Yakın sosyal çevresine baktığımız zaman da bu kan davasının izlerini taşıyan insan ilişkilerinin olduğunu, bu ilişkilerin çoğunun da aslında çıkar çatışmalarının içerisinde yoğurulduğunu ve şekillendiğini görüyoruz.
Şerif de aslında tüm bunlara küçüklüğünden beri maruz kalmış, tahminen birden fazla psikolojik rahatsızlığı olan bir karakter. Kişiliğinin en kuvvetli yönünü anlatmak gerekirse de narsist manipülatör diyebiliriz. Bu yüzden az önce de söylediğim gibi içinde bulunduğu koşullardan çıkabilmek için ya da o koşulların şekillendirdiği hayatın içinde kendini var edebilmek için birden fazla psikolojik problem taşıyan biri.
Bir de Şerif’i anlatırken Esme’den de bahsetmek gerekiyor. Aslında sadece Esme de değil etrafındaki tüm kadın figürlerinden ve onlarla nasıl bir ilişki kurduğundan da bahsetmek gerekiyor. Ben içindeki sevgi eksikliğini başka duygularla doldurduğunu düşünüyorum. Bu noktada annesi ve yengesiyle kurduğu ilişki de Esme’yle kurduğu ilişki de çok önemli ve çok dikkat çekici. Esme’ye çok âşık ve sevdalı olduğunu ve bunun hayatının en büyük motivasyonu olduğunu görüyoruz ama gerçekten Esme’ye âşık mı yoksa bu hissiyatı besleyen şey Adil’e düşmanlığı mı diye konuşmak hatta sadece bu soruları sormak ve bu çelişkileri oynamaya çalışmak bana daha keyifli geliyor.
Bu aşk diye tanımladığı şeyin de aslında içindeki sevgisizlikten doğan boşluktan ve ne yazık ki psikolojik problemlerinin de sebebiyle bir takıntı hali olduğunu ve sevginin ne olduğunu hiç bilmediğini, sevgiyi hiç tatmadığını düşünüyorum.

Şerif, yıllar önce Esme’yi evlenmeye zorlamış, Eleni’yi gerçek ailesinden kopartmış, Adil Koçari’yle sert bir savaş içinde. Şimdilik onu hikâyenin “kötüsü” ve Adil-Esme aşkının en büyük engeli olarak izliyoruz. Bölümler ilerledikçe Şerif’le de empati kuracağımız yerler olacak mı sizce?
Aytek Şayan: Biz haftalık bir dizi çekiyoruz, ne mutlu bize ki işimiz çok güzel gidiyor ve biz belki de bir iki yıl daha bu işi çekeceğiz. Bir de haftada 2 saatlik bölümler yayınlıyoruz. Doğal olarak bizim hikâyeleri anlatma biçimimiz de bu sürelerin gölgesinde şekilleniyor, bu sebeple de bütün karakterlerin birçok farklı yönünü görüyoruz. Şerif’le ilgili de illa ki empati duyduğumuz şeyler olacaktır. Ben yazarlarımızın da yardımıyla gündelik olaylar yaşanırken sıradan bir insanın vereceği tepkilerle bezemeye süslemeye çalışıyorum Şerif’i. Sahnelerin içerisinde hem yönetmenlerimizle hem yazarlarımızla bu konuda anlaşıyor olmak ve beraber nasıl bir karakter yaratmak istediğimiz üzerine konuşabiliyor ve bir fikri beraber geliştirebiliyor olmak bana çok yardımcı oluyor bu konuda.
Bir kere bir oyuncu olarak oynadığınız karakteri bir şekilde anlamak zorundasınız ki anlayamadığınız yerleri fark edilsin, size benzeyen benzemeyen yerleri ortaya çıkartmak zorundasınız. Bu sebeple ben tabi ki karaktere yaklaşırken empati duymaya çalışıyorum. Bunu yaparken de sadece Şerif’ten yola çıkmıyorum dünya üzerindeki birçok edebiyat eserinde de şarkıda da şiirde de filmde de biz zaten birçok örnek görüyoruz. Şerif’le empati kurmak derken de bence Şerif’in neden bunları yaptığını bir şekilde anlatabilirsek seyirciye bence yeterli olacaktır. Bir de bu bir drama bu karakterler kurgusal karakterler, o yüzden çok da ciddiye almamak gerektiğini düşünüyorum bazı noktalarda.
Taşacak Bu Deniz projesini ilk okuduğunuzda neler hissettiniz? Hem Şerif hem de genel hikâye ve diğer karakterleri okuduğunuzda sizi en çok ne etkiledi? Nasıl hazırlandınız Şerif karakterine?
Aytek Şayan: Hikâyeyi okurken olayların geçtiği yere kendimi de koyup insanları izleyebiliyorsam, kendimi orada bulabiliyorsam yani kâğıt üzerinde karakter hava soğuk dediğinde o soğuğu hissedebiliyorsam, aynı zamanda karakterlerden birinin söylediği o cümleye de inanabiliyorsam o hikâye benim ilgimi çekiyor. Kendi kurduğu gerçekliğin içerisinde bunları becerebilen hikaye benim ilgimi çekiyor. Bizim dizimizde de okuduğum zaman ilgimi çeken bu oldu açıkçası. Okurken kendimi bu coğrafyada, bu koşullar altında, bu insanları izlerken ve dinlerken buldum.
Karadeniz’in doğal güzelliklerinin yanında bu kadar güzel bir coğrafyanın getirdiği o sert çatışmalar gibi bizim iki ailemizin de arasında yaşanan çatışmalar var ve ben ilk okuduğum andan itibaren yazarlarımızın kurduğu bu dünyanın içerisinde bu çatışmaların hepsinin gerekliliğine inandım. Sebeplerini de kendi içimde tanımlayabildim; iki taraf için de söylüyorum bunu. Karakterlerde de bu ilgimi çekti; sadece hikâyeyi lead eden karakterler değil ismi geçen bütün karakterlerin kurdukları cümlelerin, yaptıkları bütün hareketlerin gerekliliğini, samimiyetini ve gerçekliğini hissedebildim okurken. Bir dünya oluştu kafamda ve beni de içine çekti; bu benim için çok etkileyiciydi.
Şerif’i okuduğumda da yazarlarımız da çok yardımcı olabilecek ve aynı zamanda da çok oyuncaklı lezzetli olacağını hissettiğim bir karakter analizi vermişlerdi. İlk üç bölümde Şerif’in sadece hapishanedeki öfkesini ve nefretini görüyoruz ama 4. bölümdeki Oruç’la aralarında geçen sahne beni çok etkileyen bir sahneydi, orada anladığımı düşünüyorum Şerif’i. Gerçekten işlediği çok ağır bir suçu saklamak yerine “evet yaptım” deyip ona bir kılıf uydurmaya çalışması bir oyuncu olarak bu karakterin çok oyuncağı var dedirtti bana.
Ben de bir oyuncu olarak genelde karakterin ne kadar oyuncağı var ona bakarım. Karaktere hazırlık süreci dizi başlamadan önce tamamen biten bir süreç değil, her hafta uzun süreler boyunca çekim yaparken karakter hep beraber elimizde büyüyor, şekilleniyor. Bu bağlamda da aslında hem diziden önce hem dizi başladıktan sonra yazarlarla, yönetmenlerimizle iletişimde olabilmek bu hazırlık sürecini kolaylaştırdı. Onlara da çok teşekkür ederim.
Ben onların verdiği verilerle, bu hikâye ne anlatıyor önce onu anlamak, Şerif bu hikâyenin neresinde ve bizim neden Şerif’e ihtiyacımız var, onun üstlendiği görev, anlatmak istediği şey veya bu hikâyede taşıdığı renk ne diye bakarak hazırlanmaya çalıştım. Bu yüzden de aslında tabi ki bugüne kadar okuduğum şeyler de mutlaka bana yardımcı olmuştur ama Şerif özelinde özellikle birkaç tane psikolojik rahatsızlığın üzerinde durarak araştırma yaptım. Bu araştırmalarımı da kendimce bölümler ve sahneler geldikçe yerlerine yerleştirip, bulduğum şeyleri fiziksel malzemeye dönüştürerek bir karakteri ayaklandırıp yaratmaya çalışıyorum. Umarım izlemesi hepiniz için keyifli ve eğlenceli oluyordur.
Dizi Trabzon’da çekiliyor, hikâyeye görsel açıdan da çok büyük bir katkı sunuyor bu. Trabzon’u siz nasıl buldunuz? Başka bir şehirde olmak, tüm ekip orada bir arada olmak sizce projeye neler katıyor? Setle ilgili bize neler söyleyebilirsiniz?
Aytek Şayan: Trabzon’da olmak hikâyeye kesinlikle müthiş katkı sağlıyor. Bunu şöyle örneklendirebilirim; bir sokakta yürürken gözünüz neyi görüp neye denk geliyorsa sokağın sonundaki eve vardığınız zamanki ruh haliniz de ona göre şekillenir. Bu yüzden, gördüklerimizin bizi nasıl etkilediğini düşünürsek burada olmak hikâyeye çok büyük bir katkı sunuyor diyebiliriz. Ben Trabzon’a daha önce hiç gelmemiştim ama bir proje için başka bir şehre/ülkeye gitmek hele ki o bölge zaten hikâyenin de geçtiği yerse oradan beslenmek bizim oyuncu olarak çok büyük avantajımız. Bu yüzden de Trabzon’a bu kadar güzel bir iş vesilesiyle ilk kez gelmiş olmak ve burayla tanışmaktan dolayı çok mutluyum.
Tabii ki buraya gelirken çekincelerim vardı, tedirginliklerim vardı çünkü sonuçta başka bir şehre gidiyorsunuz ve bir anda bir sürü insanla tanışıp yeni bir sürece başlıyorsunuz ama diğer arkadaşlarımda da gözlemlediğim o ki hepimiz burada olmaktan ve bu hikâyeyi burada anlatıp bir yandan buradan beslenmekten çok mutluyuz, memnunuz. Benim kendi açımdan çekincelerimin hepsini boşa çıkaran en büyük avantajımın da arkadaşlarım/ekibim olduğunu düşünüyorum; kamera arkasındaki kamera önündeki bütün ekibimizle bazı insani değerlerde ortak noktada olmamız en büyük avantajımız; burada bu insanlarla beraber olmaktan açıkçası özellikle çok mutluyum, hepsine ayrı ayrı teşekkür ederim.
Bu röportajı Content Americas sayımız için yapıyoruz, dizinin uluslararası yolculuğu hızlı başladı. Sizce dünyanın farklı yerlerinde farklı kültürlerden izleyicileri Taşacak Bu Deniz en fazla hangi yönleriyle etkileyecek?
Aytek Şayan: En çok etkileyecek yönü bu coğrafya ve bu kültürün içinde harmanlanarak anlatılıyor olması ve buna çok hâkim insanların bu hikâyeyi anlatmak için yola çıkmış olması. Bizler de onlardan beslenerek bu hikâyenin anlatımına yardımcı olmaya çalışıyoruz. Şu anda zaten tüm dünyada Türk dizileri çok ilgi çekiyor, hepimiz biliyoruz. Yurtdışında birçok ülkede televizyonda, dijital platformlarda yayınlanıyor ki bu da bence çok eski, çok lezzetli ve çok çeşitli kültürler içeren coğrafyamızın diğer ülkelerde çok büyük ilgi çektiğini gösteriyor.
Ülkemizdeki kültür çeşitliliği bizim avantajımız; bu bağlamda da umarım bir İzmirli bir Egeli olarak oradan da güzel bir dizinin çıkmasını uluslararası alanda oranın da anlatılmasını çok isterim. Bizler nasıl diğer coğrafyalardaki kültürleri merak edip açıp izliyorsak diğer ülkelerdeki insanların da bizi böyle izleyebiliyor olması benim çok hoşuma gidiyor. Umarım bunu en lezzetli şekliyle anlatabiliyoruzdur insanlara ve umarım ülkemizdeki kültür çeşitliliğinin getirdiği keyfi onlara aktarabiliyoruzdur; tek dileğim bu.
