İnternete Hoş Geldiniz! İçeri Buyurmaz Mısınız?

 İnternete Hoş Geldiniz! İçeri Buyurmaz Mısınız?

Bu yazı, Episode Dergi’nin 27. sayısında yayımlanmıştır.

Yazı: Deniz Turgay

Çoğumuz uzun süredir dört duvar arasındayız, üstelik bu yalnızca kısmen fiziksel bir durum. Kimilerinin nadir deneyimlediği, kimilerinin ise peşini bırakmadığı “sıkışmışlık” hissine herkes bir şekilde aşinadır, hele ülkemizde. Bir buçuk senedir devam eden pandemiyse bu hissi unutmamızı iyice imkânsız hale getirdi. Tehlikeli bir hastalığa yönelik anlaşılır bir korku kadar, sıkı sokağa çıkma yasakları da özellikle büyükşehirlerde kamusal alanlarda dolaşmayı, sokaklarda gezinebilmeyi özlemle andığımız anılara dönüştürdü. Hem yazın gelmesi hem de aşılamanın iyice hızlanmasıyla bugünlerde yavaş yavaş “eski normale” dönmeye gün sayıyoruz. Bunun şerefine, geçtiğimiz dönemin hislerine tercüman olan bir komedi gösterisine dair konuşalım: Bo Burnham: Inside.

Geçtiğimiz eylülde yayımlanan 22. sayımızda sinemalarda gösterime girmesi beklenirken pandemi nedeniyle Netflix’e transfer olan Eurovision Song Contest: The Story of Fire Saga filminden ve seyirci grubu olarak birlikte kahkaha atamadan komedi izleme deneyiminden bahsetmiştim. Geçtiğimiz süre boyunca eğlence sektörü de bu yeni duruma adapte olmak için elinden geleni yaptı elbette. Seyircisinin günlük deneyimine paralel şekilde çevrimiçi toplantılar gibi çekilen talk show programları, sinema salonu yerine çevrimiçi platformlardan izlenmek üzere biletleri satılan filmler, hatta oyuncuların evinde çekilen diziler derken pandemi dönemi kendi eserlerini bile yarattı. İlk bakışta Inside da bunlardan biri gibi görünse de bu gösteriyi yalnızca pandemiyi anlatan bir eser olarak değerlendirmek büyük haksızlık olur. 

Bo Burnham’ın son eseri üzerine konuşmadan önce, özgeçmişinden biraz bahsetmek gerekiyor. 1990 doğumlu Burnham, bundan yaklaşık 15 sene önce üniversite başladığında evden ayrılan ağabeyine komik şarkılar söylediği videolarını göndermek ister ve bunu yapmanın en pratik yönteminin YouTube olduğunu düşünerek siteye yükler. Bu noktada YouTube’un o dönem sıradan vatandaşların kendi çektikleri videoları paylaştıkları ve bugünkü anlamıyla sosyal medyadan oldukça uzak bir site olduğunu hatırlatmak gerek. Ancak Burnham’ın kelime şakalarıyla dolu, sadece orguyla eşlik ederek kaydettiği şarkıları kısa sürede dönemin esaslı sosyal medyası MySpace’te bile yaygın şekilde paylaşılınca yapımcı ve yönetmen Judd Apatow’un dikkatini çeker ve birlikte High School Musical serisini tiye alan bir dizi çekmeyi teklif eder. Apatow’la projesi bir türlü gerçekleşmese de Burnham, Comedy Central ile daha önceki şarkılarına benzer bir komedi albümü çıkarmak üzere anlaşır. 2008’de çıkan albümüyle  Burnham stand-up gösterilerine başlar.

Burnham’ın Inside öncesinde üç stand-up gösterisi bulunuyor: Words, Words, Words (2010), what. (2013) ve Make Happy (2016). Ancak kendisinin uğraştığı tek performans dalı stand-up değil. 2013’te MTV’de tek sezon yayımlanan ve üniversiteye gitmek yerine şöhret peşinde koşan bir genci konu alan Zach Is Gonna Be Famous dizisinin başrolü, yaratıcısı ve yapımcısı. Aynı sene Egghead: Or, You Can’t Survive on Ideas Alone isimli bir şiir kitabı da çıkarıyor. Senaryosunu yazıp yönettiği ilk film olan, 2018 tarihli Eighth Grade ise Independent Spirit Awards’dan En İyi İlk Film Senaryosu da dahil olmak üzere pek çok bağımsız film festivalinde yönetmenlik, senaryo ve başrol kategorilerinde aday gösterilip ödül topluyor. Burnham’ı Inside öncesinde kamera karşısında gördüğümüz son yer ise Promising Young Woman.

Yaklaşık bir saatlik komedi gösterisinden bahsetmek için komedyenin geçmişini bilmek gereksiz görünebilir, ancak mecrası ne olursa olsun Burnham’ın yazdığı metinlerin bağlandığı ortak bir nokta var: İnternet. Zamanında odasından çıkmanın bir yolunu sunan internet, sahnelere çıktığı “gerçek hayattan” dönmesi gerektiğinde ona yine kucak açıyor. Benzer koşullarda olan bizler de onu bu sefer YouTube’da değil, Netflix’te buluyoruz. Kamerasını kurmasını, ışığın nereden vurması gerektiğini hesaplamasını, hatta bilgisayarında kurgulamasını bile izleyecek kadar işinin mutfağına dahil oluyoruz. Burnham bir anlamda yarı tehditkâr yarı korumacı bir şekilde internette nelerle karşılaşabileceğimizi anlatan, Welcome to the Internet şarkısının karnaval çığırtkanı karakteri gibi. Inside boyunca bize Twitch yayınında kendisini bir oyun karakteri gibi oynatması, biraz önce söylediği bir şarkıya dair yorumunun yorumunun yorumu, anneyle görüntülü konuşma yapmanın teknik zorlukları ve dünyanın gelir adaletsizliğinden güç savaşlarına nasıl işlediğini anlatan çorap kukla gibi çeşitli “içerikler” sunuyor. Çoğu zaman birbiriyle alakası olmayan tüm bu şakaları ve şarkıları arka arkaya dinlemek, örneğin Instagram’da gezinirken sadece birkaç saniye aralıklarla karşılaşabileceğimiz, aynı şarkıda bahsedilen “makarna süzmenin tüyosu” ve “geçenlerde ölen dokuz yaşındaki çocuk” gibi apayrı uçlarda gezinen içerikler arasında gezinmekten pek farklı değil.

Burnham işinin, şöhretinin ve başarısının kaynağının yermekten de övmekten de kaçınmadığı internet olduğunun ve bu ortak yaşam halinin süregideceğinin farkında. Asıl soru, bu simbiyotik durumda hangi tarafın fayda veya zarar gördüğü. Bu sorunun yanıtı, Burnham’ın giderek daha sık kendi ruh sağlığından bahsetmesinde gizli. “Beyninin içinde” sıkışmışlık hissi ve pandemi sırasında içinde üretmeye çalıştığı tek göz müştemilat, Inside’ın aynı anda hem kökü hem de meyveleri. Burnham’ın uzayan saç ve sakallarından zamanın ilerleyişini takip ederken bu gösteriyi kurguladığı bir seneden uzun süre boyunca bazen manik bazen depresif, bazen de her iki ucu birlikte yaşadığı duygu durumlarına tanık oluyoruz. Sondan bir önceki şarkısı All Eyes On Me’de sahnede panik atak geçirdiği için stand-up yapmayı bıraktığını dinliyoruz. Beş sene sonrasında kendini nihayet hazır hissettiğindeyse çıkabileceği bir sahne bulunmuyor.

Etrafta duyacak kimse olmadığında ağaç düşmüş sayılır mı? Peki, kimse duyup gülmediğinde yapılan bir şaka? Seyircisiz ama önünde sonunda birilerinin izleyeceğinin bilinciyle ve ne gibi bir tepki vereceklerini planlayarak bir komedi gösterisi kurgulamak ruh sağlığıyla derdi olmayan herhangi birinin bile gerçeklik algısıyla oynayacaktır. Bizi yolculuğuna inandırmak adına Burnham da bizim gerçeklik algımızla oynuyor. Samimiyet, performans ve farkındalık arasındaki çizgiler o kadar bulanık ki gösterinin ne kadarının kurgu, ne kadarının sahici olduğunu net bir şekilde söylemek mümkün değil. Provalarını, sahneleri tekrar tekrar çekişini, hatta arada “sahne olmayan” kesitleri izledikçe Burnham’ın hesaplamadığı tek bir saniye bile olamaz gibi geliyor. Öte yandan eserlerinde duygu ve düşüncelerini o kadar içtenlikle ifade ediyor ki karşımıza safi sentetik bir ürünle çıktığına inanmak imkânsız. Komedyen nasıl sahne ışıklarının altındayken karanlıktaki seyircilerin yüz ifadelerini seçemiyorsa biz de komedyenin samimiyetinden emin olamıyoruz. İşte Schrödinger’in gerçekliği, meta mizah. Sonunda Burnham’ın, sıkışmışlığını temsil eden bir müştemilatta değil, müştemilatın bir sahne üzerinde olduğunu gördüğümüz bu “içeri” bile kurgu. Sahici olan ise bize aktarabildiği acı ve bizde uyandırdığı hüzün. İnsan bir komedi gösterisinden daha ne ister ki?

Bu satırları yazdığım dönemde ülke gündemi Onur Yürüyüşü’ne polis saldırısından birkaç ayrı ilde davası görülen çocuk istismarı vakalarına, geçinemediği için intihar eden işçilerden Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden geri çekilmesine dek sayısız sorunla çalkalanmakta. Burnham’ın Comedy şarkısında “Böylesi bir zamanda şaka mı yapılır?” diye sorması gibi, böyle bir zamanda ben “içerideyken” bir komedi gösterisi üzerine yazı yazıyorum, bir başka arkadaşım gündelik mesaisine devam ediyor, bir başkası ev işi yapıyor: Hayat devam ediyor. Bahsettiğim geçen seneki yazımı pandemi sürecinin sonunda bize iyi gelecek şeyin belki de tekrar beraber gülmek, gülebilmek olacağını söyleyerek bitirmiştim. Yaklaşık bir sene sonra ise iyi hissettirebileceğini düşündüğüm tek şey dışarı, sokağa çıkmak.

Benzer İçerikler