Episode Dergi olarak Şubat 2026 sayımızda editörümüz Burcu Asena Şahin Gençoğlu’nun film ve dizilerdeki renklerin yitimini sorguladığı yazısına yer veriyoruz.
Açık, tatlı ve çeşitli renkler yerlerini daha soğuk ve bastırılmış bir palete bırakmış. Gerilim, korku gibi türlerde normal karşılayacağımız bu renk paleti artık tür fark etmeksizin her yapımda karşımıza çıkınca seyirci sormadan edemiyor: Renkler nereye gidiyor? Her şeyin daha gri olduğu bu yeni dünyada renklerin azalması tesadüf değil, çok katmanlı ve çok sebepli bir dönüşüm.”
Prestij Estetiği Neden Bizi Hikâyenin Dışına İtiyor?
Eski bir dizi ya da filmi yeniden izlediğimizde bugünkülerle karşılaştırmadan edemiyoruz. Ne zaman kendimizi kötü ya da yalnız hissetsek eskilere sığınıyoruz. O film ve dizilerin bize hissettirdiği sıcaklık bugünkü yapımlarda nadiren karşımıza çıkıyor. Sebep yalnızca nostalji veya eskinin insana bilinçsizce güzel gelmesi değil. Somut bir değişiklik de aslında bizi eski yapımları tercih etmeye yöneltiyor. O yapımlardaki renk kullanımı bugünkülerde ne yazık ki bulunmuyor.
Son zamanlarda Şeytan Marka Giyer 2 filmini hevesle bekleyen herkes gibi ben de fragmanı izlediğimde ilk filmle arasındaki çarpıcı farkı görmeden edemedim. Açık, tatlı ve çeşitli renkler yerlerini daha soğuk ve bastırılmış bir palete bırakmış. Gerilim, korku gibi türlerde normal karşılayacağımız bu renk paleti artık tür fark etmeksizin her yapımda karşımıza çıkınca seyirci sormadan edemiyor: Renkler nereye gidiyor?
Her şeyin daha gri olduğu bu yeni dünyada renklerin azalması tesadüf değil, çok katmanlı ve çok sebepli bir dönüşüm.


2000’ler ve Öncesi: Renk, Anlatının Bir Parçası
90’larda ve 2000’lerin başında renk paletleri çok daha anlamlıydı. Rasgele bir estetik tercih olmaktan ziyade anlatının tonunu, karakterlerin iç dünyasını ve izleyiciyle kurulmak istenen mesafeyi belirlerdi. Hangi renklerin kullanıldığı kadar hangilerinin dışarıda bırakıldığı da önem taşırdı.
Hikâyenin duygusal iklimini kuran, tür beklentisini şekillendiren, karakter veya mekânları birbirinden ayıran ve seyirciye esasında ne hissetmesi gerektiğini söyleyen renkler özgürce kullanılırdı. Komediler, romantik filmler hatta dramlar bile doygun renkleri tercih ederdi. Bu dönemde çıkmış filmlerden Legally Blonde bunun harika bir örneği. Pembe, turkuaz, sıcak sarı gibi renklerin hâkim olduğu filmde olaylar ciddileştiğinde bile renkler solmuyordu.

Kırılma Noktası: Dijitalleşme ve “Prestjij” Estetiği
Kullanılan kameralar renk paletlerini önemli ölçüde etkiliyordu. Eski yapımlarda tercih edilen analog film stokları kimyasal yapıları nedeniyle kırmızı-turuncu spektrumları daha belirgin, ten tonlarını daha zengin ve sıcak, gölgelerde hafif grilik ya da yumuşak tonlar üretiyordu. Analog filmlerin çıkardığı görüntü gözle görünen gerçek dünyaya daha yakın hissettiriyordu. Film emülsiyonlarının renk duyarlılığı (özellikle kırmızı-yeşil tonlara hassasiyet) ve filmin ışığa tepki verişindeki doğallık yani parlaklıktan gölgeye geçişin yumuşak olması filmlerin renklerini etkiliyordu.
2008 sonrası film ve dizilerde renkler ciddi ölçüde koyulaştı. Bu koyuluğun nedeni yalnızca tematik bir karanlık değil. Dijital görüntü teknolojilerinin sunduğu mutlak kontrol de burada rol oynuyor. RED ve ARRI gibi dijital kameralar, analog filmde “doğal” olarak oluşan renk sapmalarını ve sıcaklık varyasyonlarını ortadan kaldırarak görüntüyü ham, nötr ve sonradan şekillendirilebilir hale getirdi. Bu durum post-prodüksiyonda color grading’i, anlatının aktif bir aracına dönüştürdü: Renk artık yalnızca estetik değil, karakter psikolojisini, ahlaki gri alanları ve duygusal mesafeyi kodlayan bilinçli bir tercihe dönüştü.
Bu dönemde yükselen “prestij dizisi” estetiği –The Social Network, Skyfall, Gone Girl gibi örneklerde görüldüğü üzere- doygunluğu düşürülmüş, kontrastı kontrollü, dramatik olarak soğutulmuş bir paleti “ciddiyet” ve “yetişkinlik” göstergesi olarak benimsedi. Aynı bağlamda yaygınlaşan “Teal & Orange” renk şeması, insan tenini sıcak turuncu tonlarda öne çıkarırken arka planı soğuk mavi-yeşil tonlara iterek hem görsel derinlik yarattı hem karakter ile dünya arasındaki duygusal kopuşu vurguladı; böylece renk, hikâyenin alt metnini sessizce taşıyan bir dil hâlini aldı.
Platform Çağı: Renksizliğin Standartlaşması
Netflix, Disney+, Prime Video, HBO Max gibi platformların ortak bir görsel dil üretmesiyle renksizlik güvenli bir standarda dönüştü. Yapımların arkasındaki yaratıcılığı gözler önüne seren renk tercihleri ortadan kalktı. Ozark, Mindhunter, Dark hatta The Crown gibi dizilerde hep benzer renkler izlendi.
Peki, neden? Teknik kaygılardan. Farklı bant genişliklerinde ve cihazlarda içeriklerin sorunsuz oynatılabilmesi için platformlar yoğun video sıkıştırma algoritmaları kullanıyor. Bu sıkıştırma da özellikle yüksek doygunluklu renklerde, ince ton geçişlerinde ve kontrastlı sahnelerde detay kaybına yol açıyor. Bu nedenle yapımlar, baştan itibaren daha düşük doygunluklu, kontrollü ve “güvenli” renk paletleriyle tasarlanıyor.
HDR (High Dynamic Range), teoride daha geniş parlaklık ve renk aralığı sunsa da izleyicinin büyük kısmının hâlâ SDR ekranlarda içerik tüketmesi, renklerin her iki formatta da “patlamadan” tutarlı görünmesini zorunlu kılıyor. Yani belki daha da renkli olması gereken o dünyaya ulaşamıyoruz. Telefon, tablet ve televizyon gibi farklı ekranların parlaklık, renk gamı ve kontrast farkları düşünüldüğünde koyu, soğuk ve bastırılmış paletler, görüntünün her ortamda benzer algılanmasını sağlayan en risksiz çözüm haline geliyor.
Gerçekçilik mi Ruh Hali mi?
Kullanılan soluk renklerin gerçek dünyayı daha iyi yansıttığı iddia ediliyor. Her ne kadar pek çoğumuz birbirine çok benzeyen şehirlerde yaşasak ve renksizlik yer yer hayatımızın bir parçası olsa da bu söylemin gerçeği yansıttığını düşünmüyorum. Dünyada rengârenk çiçekler, kuşlar, insanın içini açan havalar, denizler, gökkuşakları var.
Gerilim ve korku dizilerine yakışan renk paletini her yerde kullandığımızda anlamını yitiriyor. İzlediğimiz her şey bizde artık aynı duyguları uyandırıyor. Renk kaybıyla duygusal ipuçlarını da kaybediyoruz. Ten tonları, mekân sıcaklığı, ışık bizim için hep empati araçları. Bunları yitirince belki karakterleri bile olduğundan daha soğuk algılıyor, daha az empati kuruyor, dizilerle eskisi gibi bağ kurmak yerine mesafeli bir ilişkiye adım atıyoruz. Bu yüzden yeni diziler bir türlü “comfort” dizilerimiz olamıyor belki de.


Minimalizm ve Görsel Yorgunluk
Moda, mimari ve sosyal medya da elbette bize sunulan diğer içeriklerde kullanılan teknikleri etkiliyor. Nötr görseller, bej renkler, minimalizm akımı sinemada ve televizyonda da kendine yer buluyor. Filmler ve diziler belki de “zamansız bir görüntü”ye kavuşmak amacıyla bu yöntemi tercih ediyor.
Fakat aynı yöntemi kullanan 100 film olunca öne çıkmak da zorlaşıyor. Bu noktada senaryonun kuvveti, tercih edilen oyuncuların prestiji, yönetmenin yeteneği öne çıkıyor. Başarılı film ve diziler de çıkıyor elbet. Fakat ben bu karanlık dizilerde bir karakterle bağ kurabildiğimi anımsayamıyorum. How I Met Your Mother veya Friends gibi benzer iki yapım teknik olarak eskimesine rağmen duygusal olarak eskimediyse, hâlâ dönüp dolaşıp yine izleniyorsa ve konuşuluyorsa nedeni bizde uyandırdıkları hisler.
Renklerin Dönüşü: Bir Tepki Olarak Renk
Seyircinin renksizlikten yakınmasını duyanlar da var. Norm olmaktan çıkan renkli yapımlar günümüzde standarda bilinçli bir şekilde karşı çıkıyor. La La Land, Barbie ve Poor Things bu anlamda farklı türlerden renkli örnekler.
Rengi anlatının bir parçası olarak başarıyla kullanan bir örnek de 2021 yapımı Kevin Can F*** Himself. Karakterin duygu durumunu temel alarak sitcom renkleri ve karanlık bir dizinin o alışık olduğumuz tonları arasında geçiş yapan dizi bu anlamda çok güçlü. Bize neyin gerçek olduğunu dahi sorgulatan, hislerimize yön veren bir renk kullanımı var.
Son zamanlarda izlediğim 1670 dizisi de bir başka örnek. Ben filmlerdeki renk kaybından yakınırken eşimin tam aksi olarak gösterdiği komedi dizisi renkleriyle iç açıyor. Özellikle ikinci sezonunda bazen her bir kare bir tabloyu andırıyor. Yani her ne kadar renklerin yitimi bugünün sinemasının ve televizyonunun dünyaya bakışını ele verse de hâlâ umut var. Hikâye anlatma cesaretini gösterenler bugün de renkli dünyalarına bizi davet ediyor.
