Episode Dergi olarak Mart 2026 sayımızda Gülce Başar, Güller ve Günahlar‘ı ayrıntısıyla inceliyor.
Konu ilginç değil, diyemem. Erkeklerin korkulu rüyası, bir kadın ihaneti hikâyesi. Bir kadının (Berrak) eşini (Serhat) aldatıp hamile kalması. Kadın, vicdani seçimle çocuğu (evliliğin yasal bir çocuğuymuş gibi) eve sokmamayı tercih eder, ancak daha büyük vicdansızlıkla bir aileye verir. Düşük sosyoekonomik olanaklara ve ahlaka sahip aileyse çocuğu kerhen büyütür, bir harçlık kaynağı olarak değerlendirir. Çocuk altı yaşına geldiğinde ailesi hakkında bilgi edinir. En azından annesini öğrenmiş olur. İlginç aslında… Bir yüksek edebiyat-sanat sineması eserine konu olmayacak bir şey de değil. Ancak elbette derinlemesine bir kurmacayı, popüler dizilerden beklemiyoruz. Klişelere yöneliyoruz. Klişeyi yıkan bir iki sahne var tabii…
Sözgelimi çapkın ve sorumsuz anne (Berrak’ın aynı zamanda iyi bir manipülatör, ezici otoriter bir anne olmasına şaşmıyoruz, sonsuz olumsuz bir karakter diyelim) ihanetinin ortaya çıkmasından pek de hicap duymuyor: “Evlilikte olur böyle şeyler, erkekler yapınca evlilikler bitmiyor da kadın yapınca niye bitsin ki?” gibi bir argümanla, ondan boşanmaya çalışan kocasına karşı çıkıyor. Burası aslında hayli kritik bir nokta, aklıma kadın cinayetleri geliyor. Devam edelim, bende gerçekten şalteri indiren bir açıklaması var, onu da es geçmeyelim: “Çocuğu seninmiş gibi evde tutabilirdim ve bunu sana hiç söylememiş olabilirdim!”
Diziler ahlak dersi verme amacını taşımaz; popüler kültür, yüksek kültürle hiç olmazsa bu noktada ortaktır. Yine de böylesi parodileştirmeler gerçekten kapitalizmin kültürü üzerine düşünme alanı yaratıyor, kabul etmeli ki… Eşine verdiği sadakat sözünü tutmadığında utanmak bir yana, utanmazlığı meşrulaştırıp sıradanlaştırmaya erkeklerin başladığını kabul edelim. Kudreti ellerinde tutmaları üzerinden, günümüzün yeni kapitalizminde kudretin ve başarının statünün tek göstergesi haline gelmesiyle pervasızlığın sıradanlaştığını hatırlama fırsatı doğuyor.

Peki, evin tek gelir kaynağı erkekken ve başarı ve statü de erkekteyken, aldatan kadının pervasızlığını nasıl açıklayabiliyoruz? Burada Berrak’ın karizmasını görüyoruz: Çocuklar ve evin düzeninden de kolayca anladığımız üzere Berrak eşinin, çocuklarının ve evin mutlak hâkimiyetini elinde tutuyor(du) ve uzun süre buna güvendi. Bu cümlenin yazılmasından iki gün sonra yayınlanan bölümde evin gündelikçisinin bütün bu süre boyunca evden kovulan eski hanımına bilgi sızdırdığı ortaya çıktı. Bu da Berrak’ın evde ele geçirdiği kudretin bir diğer göstergesiydi.
Bu tartışmadan “kadın-erkek eşitliği” meselelerine geçmek isteyen çıkabilir… Bence her gün en az bir kadının aile bireyi-sevgili konumunda bir erkek tarafından öldürüldüğü bir noktada bu olayı kadın-erkek eşitliği üzerinden tartışmayı erteleyebiliriz. Sözgelimi aynı zamanda bir erkeğin benzer konumda bir kadın tarafından öldürülme istatistiğinin de eşzamanlı olarak arttığı bir dönemde, eşit koşullar altında bu tartışma yeniden ve Berrak’ın da içine sinecek bir adaletle açılabilir.
Sonuçta Berrak’ın ev tarafında mutlak hâkimiyeti olduğunu görüyoruz, yinelemek gerekirse… Bu, onun tarafında hak edilme yoluyla meşrulaştırılmıştır, kamera özellikle buna dikkat çeker: Kayınvalidesiyle sınıfsal uyum içinde duygusal bir dostluğu bulunmakta, sözü diğer gelinden daha geçerli olmaktadır. Evi iyi çekip çevirmektedir. Kızları başarılı ve sağlıklıdır. Kiloları bile idealdir. İlerleyen bölümlerde, bu sağlıklı görünüşün ardındaki bölünmüşlüğü ve sindirilmişliği de görürüz çocuklar tarafında… Ancak evle ilgili bütün denetimi çok güvendiği eşine bırakan Serhat, iç kırıklıkların ayırdına çapkın eşi yoğun bakıma girip de çocuklara ilişkin sorumlulukları doğrudan yüklenene dek varmaz.
Sözün özü, aldatma macerası ortaya çıkana dek Berrak’la Serhat hayli mutlu ve aşklı bir ilişki yürütmektedirler. Tıpkı bu sezonun ilk yazısını Güller ve Günahlar üzerine yazacağımı birkaç gün öncesine kadar benim de bilmediğim gibi…
Diziyi ilk bölümden itibaren her an bırakacağımı düşünerek izledim. Adı, sözgelimi, reyting hedefinin benim gibiler olmadığını hissettiriyordu: Güller, günahlar klişesi… Çocuklar üzerinden yürünmesi bile benim için iticiydi; çocukların bu kadar merkeze alınması, içimde istismar hissiyatı uyandırıyor, doğru bulmuyorum. Bu arada yeni minik oyuncumuz Yade Arayıcı’nın abartısız, doğal oyunculuğuna ve sempatikliğine dikkat çekmek istiyorum.

Senaristler Yelda Eroğlu ve Birol Enginöz’ün de belki şu ana dek en başarılı dizileri. Eroğlu’nun senaristliğini yaptığı, Menajerimi Ara ve Bir Ada Masalı dizilerini hatırlıyorum. Menajerimi Ara’yı düzenli izledim ama o bir uyarlamaydı. Bir Ada Masalı, altı bölüm sonra klişelere bağlandığında, kadın ve erkek arasında sonu gelmez yanlış anlaşılmalar vesaire vesaire mesela, diziyi bırakmıştım. Oysa mekânlar çok güzeldi, itirafen.
Kırgın Çiçekler gerçek bir sorun, benim de romanlarımda çok mesele edindiğim yetimhane çocuklarıyla ilgili olması çerçevesinde önemli bir diziydi. Heyhat, öyle boğulduğum bir dizi oldu ki, büyük düş kırıklığıyla diziyi bıraktım. Bize o diziden bir “Kemalim yapmaz”la akıllara kazınan Cansu Fırıncı performansı kalmıştır. Dizinin en büyük başarısı, küçük Narin’in gözünün önünde boğulmasına annesi nasıl ses çıkarmadı sorusunu yıllar öncesinden cevaplamış olmaktı belki…
Güller ve Günahlar’a dönersek… Dizinin reyting geçmişine baktığımızda, ortalama bir izleyici gibi davrandığım görülüyor. İlk bölümde reytinglerde üçüncü sırada. Vaatkâr bir dizi olarak başlamadığını görüyoruz. Üstelik aldatma vakası daha tanıtım fragmanlarından anlaşılıyordu. Dizinin bağlayıcı olmayacağını düşünenlerden biri de bendim, hissettirdiğim gibi… Ancak şu ara onu izlerken Taşacak Bu Deniz’den aldığımdan fazla keyif alıyorum. Nedeni oldukça açık: Adalete ve samimiyete hasret kaldığımız dünyada şuncacık dizi, bizi birkaç saatliğine de olsa, samimiyetin ve adaletin dünyasına çekiyor. İkinci olarak, geçen sezon Uzak Şehir için ne söylediysem aynısını Güller ve Günahlar için de söyleyeceğim: Philia türü dostluktan aşka dönüşmenin, öfkenin koltuğuna yerleşen güven ve iyi niyetin, kötülüğü geri teptiren iyiliğin getirdiği rahatlama ve bütünlenme duygusu beni her cumartesi akşamı televizyonun önüne çekiyor.
Dizi alçaklık, kötülük temsilleriyle dolu, önce onlardan başlayalım: Berrak’ın tahtını zorlayan bir mutlak kötüyü daha görmemiz gerekiyor, üstelik bu ikisi adeta en kötü olmak için mücadele ediyor: Karısına eziyet etmekten zevk alan ve bunu sevgi isteme şekli olarak yutturarak kendini acındırmada hiçbir fırsatı kaçırmayan Cihan’ın, yeraltı dünyasına para karşılığı otellerinde konaklama sağlaması, erkek kardeşine bu şekilde ihanet etmesi, Zeynep’in hırslarına yenik düşen hafif tamahkâr, en çok da yeni kapitalizm yavrusu kız kardeşi Ebru’yu aşkla manipüle etmesi kötücüllükler tarihimize gümüş harflerle geçecektir. Serhat’ın annesi Sevim’in kibirli kötücüllüğü, Berrak ve Cihan’ın sabıkalarının yanında açıkçası biraz klasman dışı kalıyor.

Karanlık dünyanın simsarı Tibet’se vicdan ve merhamet açısından zaten herhangi bir vaatte bulunmadığı için temsil ettiği üzere şeytandan ziyade özellikle oğlunun ölümü ve Kader’in babasının o olmadığının anlaşılması üzerine yaralı ejderha konumuna daha çok oturuyor. Berrak ve Cihan’la kıyaslarsak Tibet’i daha şeytan yapan nedir? Cihan’ı tehdit etmesi mi? Cihan’ın zaten gönüllü olarak onun hizmetine girdiğini, babalarının ölümü üzerine ailelerinin düştüğü krizde kolejde okuma hakkını kardeşine bırakmak suretiyle bulunduğu özveriden, ailenin kara kuzusu olarak tanımlayabileceğimiz statüsüne dek kocaman bir geçmişin intikamını almak adına Serhat’a zarar vermekten de zevk aldığını dizinin seyrinden anlıyoruz.
Kaldı ki kötü sevilmişliğinin narsisistik ikizliğini Ebru’da buluyor, Ebru da bu ikizlik üzerinden Cihan’a zaaf duyuyor. Yeri gelmişken, klasmana giremeyen bir olumsuz karakter de Ebru. Doğru Zeynep-yanlış Ebru dikotomosiyle ablasının halesini güçlendirmekten sıkılan Ebru, kendi başrolünü oynayacağı bir hikâye yazmak adına dizideki yanlış hamlelerin başrolüne geçiyor. Düşündüğü kadar şeytani bir kadın değil aslında, bir Dostoyevski yeraltı insanı hepsi hepsi…
Vicdanı hâlâ ısrarla çalıştığından Berrak gibi bir neoliberal zombi olamıyor. Dolayısıyla ona araf düşüyor. Tıpkı yeterince cesur olup işlediği suçun sorumluluğunu alamadığı için Cihan’ın cehennemiyle Mustafa’nın cehennemi arasında kalan Azra gibi… Demanslı annesi gibi bir zaafının olduğunu göz önüne aldığımızda gerçekte Azra’nın mağdur olduğu bile düşünülebilir ancak Mustafa ve ailesi onun ihtiyaç duyduğu çözümü de getirebilirdi. İçeriden başka türlü çözüm bulabilirdi. Azra’nın temel açmazının hapse girme korkusu olduğu hissediliyor bu bağlamda…
İşte bu koşullar altında Güller ve Günahlar bir kötülük fırtınası olarak başladı. Yine klasman dışı bıraktığımız bir Dostoyevski çifti olan Tülay ve kocasının, kendilerine emanet edilen ve bakımı için düzenli para aldıkları küçük Kader’e karşı Gülten Dayıoğlu romanlarından mülhem eziyet sahneleriyle izleyici iyice kışkırtıldı. Bu hikâyeler Dayıoğlu romanlarıyla sınırlansa elbette izleyici bir-iki-üç yorulurdu. Ne yazık ki gündüz kuşağı reality show’lar hemen her gün böylesi vakaları ortaya çıkarıyor. Müge Anlı’yla başlayıp programın aldığı akıllara ziyan reytingle bütün kanallara yayılan bu üçüncü sayfa kriminal-reality programları (show demek vicdanımda bir yerleri sızlattığı için programda ısrarcı olacağım), isteyerek ya da istemeyerek algımızda bu tür şiddet eylemlerini sıradanlaştırdı.
Bu tartışmanın kazananı yok: Toplumda “olan” şeyleri su yüzüne çıkardıklarını ileri süren yapımcılarla kötülüğü sıradanlaştırdıkları için bu yapımları eleştirenler ve durup hatırlatıldığımız: Medyayı eğitim aracı olarak mı kullanacaksınız? Bu dediğini endoktrinasyonu da meşrulaştırmaz mı? Ve büyük bir sessizlik… Dizi de kriminal realityler de devam ediyor.

Tam da o noktada karşımızda dizinin ana karakterleri Zeynep ve Serhat var. İkisi de kötüye karşı iyiyi kararlı bir şekilde savunuyor. Bütün bu süreçte birer karın boşlukları var: Zeynep daha zayıf görünmekle birlikte Serhat’ın da
Zeynep’e zaaf duyduğuna dair güçlü işaretler var. Zaten duymuyor ve sadece gönül çelmek için Zeynep’e o jestleri yapıyorsa Serhat da kötülüğe dahil. Zeynep değil mi? Serhat’a bu kadar doğru davranması, bu ölçüde maske düşürücü olabilmesi sadece Kader’i değil, onu da elinde tutmak istemesi yönündeki şüpheleri güçlendiriyor. Ne var ki bu arada Zeynep’in doğru tarafta olduğunu, gözünü budaktan sakınmayan, cesur ve akıllı bir mücadeleci olduğunu kabullenmek zorunda kalıyoruz. Bir başka deyişle meşru zeminde ilerliyor.
İnsanların seçimlerini, bunlara neden sevk olunduklarını ya da birilerine zarar verirken vicdanen neler yaşadıklarını görmüyoruz, taammüden kötüler ve iyilerle karşı karşıyayız. Bir de “zayıf”lar var, iyiyle kötü arasında kaykılabilen. Bu zayıfların hâlâ işleyen birer vicdanları var, ancak tayin edecek kadar güçlü değil. Bir yeni kültürel dekadans döneminde olan dünyamızda, yeni kapitalizmin kültürü diye tanımlanan bu dönemde burada da sözünü ettiğimiz “zayıf” bireylerin, tedbiren, daha güvenli buldukları kötülüğe yöneldiklerini bile düşünmemizin önünde bir engel yok. Çünkü iyilikte kalırlarsa kaybedeceklerinden yüzde yüz eminler… mi?
İyiler hıncı yüklenmiyor, meşru zeminde öfkelenip öfkelerini haklı ölçülerde ortaya koyup çekiliyor. Bazen birbirlerini sınırları aşmayı engellemek üzere durdurabiliyor, teskin ediyor. Serhat’ın aldatılmasının ardındaki gizemi çözmesi sürecinde Zeynep’in müdahalelerini gördük. Kötü olanlarsa sonsuz çözüm seçenekleri yaratıp ilerleyebiliyor. Diğer dizilerle de uyumlu olarak ortaya konulan verilere göre; iyi insan birilerine zarar vermez, yasalara uyar, iyi niyet ilkelerinin dışına çıkmaz.
Kötü ise işe iyinin iyiliğini sorgulayarak başlar: Zeynep’in iyi niyetine dair kuşku yaratmak için eline geçen fırsatı kimse kaçırmıyor, farkındaysanız… Olayların gidişatı da kötülerin işini kolaylaştırır. Ancak Zeynep her testi büyük bir başarıyla verir ve dizinin esas kızı olmayı başarır. Serhat’ın iyiliği sorgulanmaz, zaten dizinin iktidarı onun elinde olduğundan oyunu Zeynep’in iyiliğinden yana kullanması olumlanması için yeterlidir.

Bu iyi-kötü meselesi bütün dizilerin esas sorunu haline geldi. Özellikle mafyaya ilişkin dizilerde, “iyi bizden yana olan mıdır yoksa kanundan yana mı” sorusu şeytanın eline geçiyor, iyinin ve kötünün bu çeşit işlenmesinden ötürü… Çünkü “iyi”ler de yeterince katil oluyor. İnsan canı almanın mahallelerde çocuk oyunları tarzı işlenmesi, evet, Hollywood aksiyonlarında başladı. Ama her gece Hollywood aksiyonu izlemiyoruz. Bunu bu şekilde ifade etsem ben de “pedagojiye eğilimli elit entelektüel” mi oluyorum? Her gece en az bir ya da birkaç kişinin ölümünün sözgelimi Hudutsuz Sevda ve Uraz Kaygılaroğlu’nun muhteşem performansı hariç Hudutsuz Sevda’nın vârisi olmaya aday Yeraltı’nın vaka-i âdiyesi olması, bizim kalplerimizde de ölümün de ötesinde öldürmeyi sıradanlaştırdığını düşünmeye hakkım yok mu?
Yazının bu noktasına gelip bütün yazdıklarımı baştan aşağı okuduğumdaysa “aldatma türü ve şekli” dışında son derece sıradan bir yerli dizi izlediğimi, izlerken olduğu gibi, yeniden fark ediyorum: Birbirini seven bir çifti ayırmaya çalışan varoluşsal kötüler… Yoksul kız, zengin erkek… Yoksulların tamahkârlıkla aşırı reddiye arasında gidip gelmesi. Zenginlerin en büyük değerlerinin varsıllık olması, bu yüzden kibirleri… Yoksulları mülkiyet üzerinden aşağılarken tereddüte düşmemeleri. Öyleyse niye bu diziyi izliyorum?
Dizinin jenerik dizicilik alışkanlıklarımızla kıyaslandığında belli başarıları var: Öncelikle sevgililer ya da sevgili adayları olan ana karakterler birbirine güveniyor ve saçma sapan yanlış anlamalarla, iç bunaltan kıskançlıklar ve iletişim hatalarıyla vakit kaybedilmiyor. Galiba bu haftaki bölümde (21 Şubat) buna benzer bir durum olacak ama belli ki açıklaması olacak. Bu güven, iyi niyetli insanların da olabileceği umudu yaratıyor. İki dizidir dilime doladığım, dostluk aşkı philia’nın yarattığı bir avantaj bu.
Gerçi Serhat’ın Zeynep’e bir yandan, “Bana âşık olma,” deyip bir yandan kur yapmasıyla toksisite ihtimali beliriyor ama biz izleyiciler olarak onun Zeynep’e dair iyi niyetine inanıyoruz. Ne var ki yerli dizi deneyimim bu güvenin kırılarak birkaç ayın fazla yaratıcılığa ihtiyaç duymaksızın geçirilebileceğini söylüyor yoksa dizi ikinci sezona kalamayabilir, gibilerden (değil mi yapımcı?)…

Gerçek hayatta, bilirsiniz, Zeynep pozisyonunun hiç şansı yoktur, çünkü o ilişki bir şok dönemi ilişkisidir. Aldatılan taraf kendini toplar toplamaz ilk iş olarak bu kendini en zayıf halinde tanıyan sevgiliyi bırakır, yerine zorlukla fethedeceği yeni, onu güçlü biri olarak tanıyan birine ya da aldatan eşine yönelir. Binde bir, aşk çok büyükse şok dönemi sevgilisinde kalınır. Bu yüzden Güller ve Günahlar ters köşe yapma ihtimali bulunan bir dizi. Belki de onun için izliyoruz. Çünkü kötülerin kazandığı bir dünyada iyiliğin bu kadar dişli, bu kadar inatçı bir mücadeleye girdiğini ve iyiliğin aşktan güç aldığı kadar iyiliğin de aşkın yelkenini şişirdiğini görmeye alışkın değiliz. Bizde kötülük aşkı düşürür, son saniyede aşk ayağa kalkar ve dizi biter kaydı var.
Şu süreç yerli kafanın kabullenemediği bir süreç: Aşk çıkar, evet indisi kalktısı olur ve aşk kavuşur. Bir süre öyle gider. Sonra biraz tekdüzeleşir. Çiftler düşünür, aşkı yaşatmaya ya da artık bitirmeye karar verirler. Ona göre yeni bir faza geçilir… Bunun için çiftten birinin peşine bir kadın/erkek düşmesini, bütün ekibin onları ayırmaya çalışmasına gerek kalmaz, hukukçuların çok sevdiği deyimle, “hayatın olağan akışı” buna yeter ve iyi değerlendirirse bu süreçte çok enteresan şeyler olabilir, çok güzel öyküler üretilebilir buradan. Neyse Güller ve Günahlar’a dönersek, aynı Uzak Şehir gibi iyicil bir aşk ihtimali veriyor. Ancak tahmin ediyorum ikinci sezonda o da Uzak Şehir gibi klişelerle uzama yoluna girecek.
Klişeler yinelendikçe sıradanlaşacağına bende sorgulama arzusu uyandırıyor. Yerli dizilerin gerçekten beni öfkelendiren taraflarından biri, varsılların-ya da söylemeyi sevdiğimiz şekliyle zenginlerin- gelir dağılım adaletsizliği sayesinde edindikleri aşırı mülkiyeti fetişleştirmeleri, bu çerçevede de alt sınıfların kendileriyle sadece sınıf atlamak için bağlantı kurduğu varsayımını, ki kimi zaman paranoyasını, sıradanlaştırmaları…
Bir tarafta bakıyorsunuz, termosifonları bozulduğu anda yıkanamayan, yemeğe gelen misafirin boğazını hesaplamak zorunda kalan bir yoksulluk, öbür tarafta ise gecenin üçünde konuğuna yüksek kalitede gece elbisesi bile temin edebilen bir zenginlik… Ve “zengin”ler, “yoksul”ları kendilerinin varoluşsal tehdidi, potansiyel birer parazit gibi görüyorlar. Biz yoksulların buna kızdığına tanık oluyoruz. Ancak iktidarla bağlantısı olmayan bir kesimin söylemi etkili de olmuyor, bunu görüyoruz.

Sembolik şiddetle (aşağılama, çıkar beklentisiyle yanaşma iması vb.) mülkiyet üzerinden kurulan hegemonya sürekli meşrulaştırılarak yeniden üretilmeye çalışılıyor. Bu her dizide yinelenen sahneleri izlerken bende uyanan kanı, esasen zenginlerin yoksullara gereksinim duyduğu, çünkü varlıklarını onlar olmaksızın üretemiyorlar. Üstelik sürekli paradan bahsedenler de dizilerimizin varsıl kişileri… Gelgelelim, dizileri izleyen 13-18 yaş grubu muhtemelen mülkiyet iktidarının haklılığına ikna oluyordur. Bu çok sakıncalı bir nokta… Çünkü aynı şekilde bir başka dizi Yeraltı’nda bir sahnede Bozo’nun parayı “gömecek” yer bulamayıp çiftlik satın alması düşünüldüğünde “değer” ve “vicdan” edebiyatı riyakârlıktan başka bir şey olamayacak, kimseyi de ikna edemeyecektir.
Neden böyle oluyor? Eğer yapımcılar, öykü yazarları ve senaristler, dünyaya zengin/yoksul dikotomisinden ve gelen kuşağın bir bölümünün hakikaten bezdiği neoliberal kültürden başka satacak bir şeylerimizin olduğunu düşünebiliyorlarsa, özellikle piyasalarını sürdürülebilir kılmak istiyorlarsa bu çiğ kolaycılığı aşmaları gerekiyor. Çünkü Dallas’tan beri dizilerde dar gelirliler aşağılanıyor, kötücül de olsa hâkim sınıf kazanıyor, vefakâr gelen kuşaklarda bu dil artık bir miktar kabak tadı yaratıyor.
Cemre Baysel ve Murat Yıldırım’ın yaş farklarına rağmen yarattıkları uyumu ve Baysel’in gerçekten sıcak oyunculuğunu da vurgulamadan yazıyı bitirmem adil olmayacaktı.