Episode Dergi Mayıs sayısında Oben Budak’la birlikte Richard Gadd’in yeni dizisi Half Man‘e baktık.
HBO ve BBC’den yılın en “rahatsız edici” şaheseri: Baby Reindeer‘in dâhisi Richard Gadd, Half Man ile toksik erkekliğin kemiklerini kırıyor. 30 yıllık bir dostluk, bitmeyen bir şiddet döngüsü ve midede hissedilen o ağır yumruk…

Bazı hikâyeler vardır, izlerken koltuğunuza çivilenir, bittiğinde ise zihninizde bıraktığı o ağır tortuyla baş başa kalırsınız. Baby Reindeer ile televizyon dünyasında taşları yerinden oynatan Richard Gadd, bu kez Glasgow’un puslu sokaklarından yükselen, otuz yıla yayılan sarsıcı bir dostluk ve yıkım hikâyesiyle HBO ve BBC ortak yapımı Half Man ile karşımızda.
Richard Gadd’ın çalışma disiplini artık bir efsane seviyesinde. Noel tatillerinde, sabahın kör karanlığında masaya oturup günde 16 saat bu dünyaya kafa yormasının meyvelerini, senaryonun her bir kelimesinde topluyoruz. Gadd, Ruben karakterini sadece yazmamış; fiziksel transformasyonuyla, haftada altı gün süren ağır antrenmanlarıyla ve o sert “alfa” kabuğunun altındaki kırılganlığıyla resmen yaşamış. Karşısında ise Billy Elliot’tan bu yana yeteneğine hayran olduğumuz Jamie Bell (Niall) var. İkili ara- sındaki o tekinsiz, kopması imkânsız ve zehirli bağ, modern televizyonculuğun en iyi performanslarından birine dönüşüyor.

Dizinin başarısındaki en büyük paylardan biri de genç oyunculara ait. Stuart Campbell ve Mitchell Robertson, karakterlerin 80’lerdeki o ham enerjisini ve gelecekteki yıkımların tohumlarını öyle bir ustalıkla atıyorlar ki, yetişkin hallerine geçiş inanılmaz bir süreklilik arz ediyor. 80’ler Glasgow’unun o maço kültürü ve toplumsal baskısı, karakterlerin kemiklerine kadar işliyor.
GÜNÜMÜZÜN BELASI: TOKSİK ERKEKLİK
Half Man sadece bir suç veya dram dizisi değil; günümüzün en büyük çıkmazlarından biri olan “toksik erkeklik” kavramının röntgenini çeken bir yapım. Erkeklerin neden duygularını ifade edemediğini, şiddetin nasıl bir sığınak haline geldiğini ve bir adamın “yarım” kalmasının ne anlama geldiğini izleyicinin midesine inen bir yumruk gibi hissettiriyor. Gerilimli müzikleri ve master seviyesindeki kurgusuyla ilk bölümün sonunda kendinizi hemen ikinci bölümü açarken buluyorsunuz.

Korkutulmuş bir çocuğun tüm kimliği bir zorbanın ellerine bırakıldığında ne olur, sorusu dizinin size sorgulattığı en ağır duygulardan. Öfke tarafından yönetilen biri iyilerin dünyasına kazandırılabilir mi diye merak ediyorsunuz ama dizi kesin olarak bu soruları cevapladığını da iddia etmiyor. Yazılan olay örgüsünün Gadd’ın zihninden geldiğini bildiğiniz halde gerçekçiliği yüzünden yaşadığınız gerilim hiç azalmıyor.
Benim başıma da gelebilirdi, duygusu her bölümde yanınızda. Mesela bir aile üyesi tarafından mahkemede yalan söylemeye zorlanmak ve bununla ilgili bir kriz yaşamak, cinsel karmaşa, güç dinamikleri, sizi en çok istismar eden kişiden sevgi ve onay istemek… Bu kontrolsüz öfkenin sonuçları, altı saatte gözünüzü bile kırpmadan izleyeceğiniz bir yapım haline dönüştürülmüş.
Dizinin tek kusuru, bu kadar kusursuz bir hikâyenin sadece altı bölümde sona ermesi. Gadd’ın zihnindeki karanlığın daha nice hikâyelere gebe olduğunu biliyoruz ve “hep üretsin” istiyoruz. Eğer erkekliğin, dostluğun ve travmanın bu kadar dürüstçe masaya yatırıldığı bir iş arıyorsanız, Half Man bu yılın en iyisi olmaya aday.
