Eda Akça, Netflix‘te yayınlanan yeni romantik komedi Voicemails for Isabelle üzerinden çağımız aşklarını irdeliyor.
Birbirimize istediğimiz an, istediğimiz yerden sesimizi ulaştırabildiğimiz bir çağda yaşıyoruz. Bir tuşa basarak kilometrelerce ötedeki birine sesimizi hatta görüntümüzü gönderebiliyor, saniyeler içinde cevap alabiliyoruz. Buna rağmen belki de tarihin en kötü iletişim kuran insanlarıyız. Bir zamanlar mektuplarına haftalarca cevap bekleyen hatta kuşlarla haberleşen insanlar, hissettiklerini söylemek konusunda bizden daha cesurdu. Biz ise sesimizi ulaştırabiliyoruz ama duygularımızı ulaştıramıyoruz. Konuşuyoruz, yazıyoruz, sesli mesaj bırakıyoruz; yine de en önemli cümleleri söylemeyi erteliyoruz.
Yanlış Yere Ulaşan Doğru Cümleler
Yakın zamanda Netflix‘te yayınlanan Voicemails for Isabelle (Isabelle’e Sesli Mesaj), romantik hikâyesinin ötesinde iletişim kurma biçimimize dair güçlü bir gözlem sunuyor.
Her şey, Jill’in (Zoey Deutch) hayatını kaybeden kız kardeşi Isabelle’in eski telefon numarasına sesli mesaj bırakmaya başlamasıyla başlıyor. Jill için bu mesajlar bir vedadan çok, yarım kalmış bir konuşmanın devamı. Bilmediği şey ise Isabelle’in eski numarasının artık Wes (Nick Robinson) isimli bir yabancıya ait olduğu. Wes, yanlışlıkla dinlemeye başladığı bu mesajlar sayesinde Jill’in hayatına, acılarına, hayallerine ve günlük rutinine tanıklık ediyor. Onu hiç görmeden tanıyor; hiç konuşmadan anlamaya başlıyor.

İtiraf etmeliyim ki Voicemails for Isabelle‘in başında Wes’in Jill’in sesli mesajlarını dinlemesi romantik gelmekten çok tedirgin etti. Çünkü yaşadığım ve gördüğüm deneyimler, tesadüf eseri sesli mesajımın bir yabancıya ulaşması fikrine romantik değil, temkinli yaklaşmayı öğretmiş bana. Bu yüzden hemen o mesajlar yanlış kişinin eline de geçebilirdi hissi uyandı içimde. Wes iyi niyetli biri de olmayabilirdi sonuçta. Bu his Voicemails for Isabelle boyunca da tamamen kaybolmadı. Ama ilginç ve keyifli olan, Voicemails for Isabelle‘in dikkatimi bambaşka bir yere çekmesi oldu.
Kimse Dinlemiyormuş Gibi Anlatmak
Çünkü Jill, sesinin bir yabancıya ulaştığını bilmiyor. Bu yüzden mesajlarında ne bir rol var ne de bir çaba. Etkilemeye çalıştığı biri yok. Kendini olduğundan daha ilginç, daha güçlü ya da daha eğlenceli göstermeye çalışmıyor. Filtre uygulamıyor. Bir gün şefinin ona bağırdığını, başka bir gün kardeşini ne kadar özlediğini anlatıyor. Bazen başarısızlıklarını, genelde başarısızlıklarını; birilerine anlatmaktan çekindiğimiz başarısızlıklarımızı. Bazen de anlatmaya değer bulmadığımız bizi mutlu eden küçücük anları. Hepsini aynı doğallıkla anlatıyordu. Belki de Wes’in âşık olmaya başladığı şey de tam olarak bu oluyor. Jill’in en iyi hali değil; en gerçek hali.
Bugün biriyle tanışırken çoğumuz bunun tam tersini yapıyoruz. Bir sonraki mesajı kaç dakika sonra atacağımızı planlıyoruz. Çok ilgili görünmemeye çalışıyoruz. Kırılgan yanlarımızı saklıyor, kusurlarımızı törpülüyor, karşımızdakinin hoşuna gidecek bir versiyonumuzu sunuyoruz. Birini tanımaya çalışırken aslında birbirimize en az kendimizi gösteriyoruz.

Belki de ilişkileri zorlaştıran şey sevgisizlik değil. Ne hissettiğimizi söylemeyi ertelememiz, canımızı sıkan şeyleri içimizde büyütmemiz, “Fazla gelir miyim?” korkusuyla susmamızdır. Tüm bunları yaparken bir yandan da karşımızdaki insanın bizi anlamasını bekliyoruz. Oysa ipuçlarını saklayıp bilmecenin çözülmesini bekleyen de biziz. Anlaşılmak için önce anlatmak gerekir.
En Sevdiğimiz Bankın Yeri
Jill, bir sevgili adayının onu dinlediğini bilseydi muhtemelen bu kadar açık konuşmayacaktı. Voicemails for Isabelle boyunca ikilinin iletişimi, anlaşılmanın yolunun kendini anlatmaktan geçtiğini gösteriyor. Genelde bir insanın bizi tanımasını yalnızca bekliyoruz ama onunla bizi tanıyacağı ayrıntıları paylaşmıyoruz. Yapmaktan hoşlandığımız şeyleri, izlemeyi en sevdiğimiz manzarayı, oturmayı en sevdiğimiz bankı söylemiyoruz. Sonra da bizi neden anlamadığını ya da tam olarak tanıyamadığını düşünüp dertleniyoruz. Oysa en sevdiğimiz bankın yerini yalnızca kendimiz bilebiliriz, kimse tahmin edemez. Ama yerini söylersek belki biri sessizce gelip yanımıza oturabilir.
Bir insana âşık olmak için kaç sesli mesaj gerektiğini bilmiyorum. Ama o mesajlarda gerçekten kendisi olmasının, sayısından çok daha önemli olduğuna eminim.
