Eda Sakallı, Ağustos sayımızda yönetmen Mert Uzunmehmet ile korku sinemasının cazibesini konuştu.
Dram, romantik, bilimkurgu, gerilim, komedi, aksiyon, fantastik… Sinemanın sayısız türü arasında korkunun yeri her zaman biraz farklı. Bende bu yazımda, “İnsan neden korkacağını bildiği bir filmi ya da diziyi izler?” sorusunun peşine düştüm. Sonuçta korku olumsuz bir duygu değil mi? Ee, o zaman neden korku filmi izlemekten haz duyarız?
Siz korku filmi izliyor musunuz? Ben izliyorum… Ancak hem senaryo yazan hem de setlerde bolca mesaisi olmuş, plastik makyaja aşina biri olmama rağmen bazı filmlerden sonra bir iki gece ışık açık uyuyorum. Utanç verici… Günlük hayatımızda onlarca mücadele verirken neden korku hissetmeyi seçiyoruz peki? Psikolojiye meraklı biri olarak bunu sorgulamasam olmazdı. Psikolojide buna Korku Paradoksu deniliyor. İnanır mısınız, Aristoteles bile trajedilerdeki korkunç olayların insanlarda neden rahatlama yarattığını sorgulamış.
Modern dünyada ise Aarhus Üniversitesi’nde “Keyif Veren Korku Laboratuvarı” (Recreational Fear Lab) kurulmuş ve Mathias Clasen bu paradoksu bilimsel bir araştırma alanına dönüştürmüş. Bu araştırmalar şunu gösteriyor: Korku türü bize gerçek bir tehdit ya da tehlike olmadan adrenalin salgılatan bir korku yaşatıyor. Film ya da dizi sona erdiğinde duyduğumuz rahatlama ise beynimizin ödül mekanizmalarını harekete geçiriyor. Endorfin ve serotonin salgılıyoruz ve -ta tam!- stresimizi ya da gerginliğimizi vücudumuzdan atmış oluyoruz.
Bu deneyimin en can alıcı yanı, güvenli bir alanda gerçekleşmesi. İstediğimiz an gözümüzü ya da ekranı kapatabiliriz; kontrol hep bizde. Ve bu kontrol hissi, günlük hayatın sıkıntılarını kısa süreliğine bir kenara bırakıp duygusal düzenleme yapmamızın kapısını aralıyor.
HERKES AYNI ŞEYDEN KORKMUYOR

Çeşit çeşit insan olduğu gibi korkunun da çeşitleri var. Bazen çocukluk travmalarımız, suçluluk duygumuz, atlatamadığımız yas gibi psikolojik temelli korkular filmlerde karşımıza çıkarken bazen de perili evler, lanetler, cinler gibi doğaüstü temalar öne çıkıyor. Günümüze baktığımızda saplantı temasının da korkuyu başka bir psikolojik boyuta taşıdığına tanık oluyoruz. Düşük bütçesine rağmen gişede adeta patlama yaratan Obsession (Saplantı) filmi bunun en çarpıcı örneklerinden biri. Dijital çağın yalnızlığıyla, aidiyet arayışıyla bu kadar örtüşen bir korku filminin bu denli ses getirmesi tesadüf değil.
Korkunun değişen yüzü, toplumun değişen korkularıyla korku sinemasının da yüzünün değiştiğinin göstergesi. Bir dönem şeytan ve doğaüstü güçler üzerinden kurulan korku, bugün saplantılı bir sevgili, yalnızlık, gözetlenme, aidiyetsizlik ya da kontrolünü kaybetme duygusu üzerinden karşımıza çıkabiliyor. Çünkü coğrafya da zamanın ruhu da korku türünde belirleyici unsurlar.
Madem korku yazıyorum, üstelik korkak bir korku izleyicisiyim, bir bilene danışmadan olmaz dedim. Genç yaşına rağmen hem senaryosunu yazdığı hem de yönettiği korku filmleriyle gişede ses getiren senarist-yönetmen Mert Uzunmehmet ile konuştum.
PEKİ, BU PSİKOLOJİK MEKANİK SİNEMADA NASIL KARŞILIK BULUYOR?
Mert, senaryosunu yazıp yönettiğin ilk psikolojik korku dizisi Amerika Amazon’da yayınlanmış, bugüne kadar yedi korku filmine imza atmış genç bir sinemacı olarak insanların neden korku filmi izlediğini düşünüyorsun?
Korku, insanın en temel içgüdülerinden biri. Daha dünyaya geldiğimiz andan itibaren henüz hiçbir şeyi deneyimlememiş bir bebekte bile korkuya ve tehlikeye karşı refleksler görüyoruz. Hayvanlarda da aynı şekilde, hayatta kalma içgüdüsünün temelinde korku ve tehlikeyi algılama mekanizması var. Dolayısıyla korku, insanın sonradan öğrendiği bir duygu değil; doğrudan varoluşumuzun içerisinde olan bir şey.
Sinemanın diğer türlerini çok değerli buluyorum ama korkunun burada biraz daha farklı bir tarafı var. Seyirciye sadece hikâye anlatmıyorsunuz; aynı zamanda onun psikolojisine ve fizyolojisine doğrudan temas ediyorsunuz. Ses, ışık, kurgu, oyunculuk, makyaj ve görsel efektler gibi sinemasal araçların tamamıyla seyircinin bedeninde ve zihninde doğrudan bir karşılık yaratabiliyorsunuz.
Bence korku sinemasının kendine ait, çok sadık bir seyirci kitlesinin olmasının temel sebeplerinden biri de bu. İnsanlar korkuyu sadece izlemiyor, yaşıyor. Karanlık bir salonda onlarca insanla birlikte aynı korkuya tepki vermek de sinemanın çok özel deneyimlerinden biri.

Dünya coğrafyasına ve elbette dönemin ruhuna göre korku film ya da dizilerinde farklılıklar görüyoruz. 1960’lar daha psikolojik ağırlıklı korku, 80’ler bedenimizle ilgili korkular, kâbuslar… Ancak Türkiye’de korku genellikle cinlerle özdeşleşiyor gibi… Sence bunun sebebi kültürel refleks mi?
Kesinlikle kültürel bir refleks olduğunu düşünüyorum. Çünkü korku sineması, yapıldığı toplumun bilinçaltını yansıtan türlerden biri. Bir Amerikalının korktuğu şeyle Anadolu’da yaşayan bir insanın korktuğu şey aynı olmak zorunda değil.
Türkiye’de cin, büyü, nazar, muska, mezarlık, hoca, ocak, dua gibi kavramlar yüzyıllardır kültürümüzde var. Dolayısıyla bunlar bizim için sadece fantastik unsurlar değil; toplumsal hafızada karşılığı olan kavramlar. Korku sineması da doğal olarak buradan besleniyor.
Ama ben Türk korku sinemasının sadece “cin çıktı, insanı kovaladı” noktasında kalması gerektiğini düşünmüyorum. Tam tersine, bizim elimizde çok daha büyük bir malzeme var. Anadolu’nun folkloru, inanç biçimleri, şehir efsaneleri, aile yapısı, suçluluk duygusu, toplumsal baskılar… Bunların hepsi korku sineması için inanılmaz zenginlikler.
Benim derdim de biraz bunu yapmak. Batı’nın korku kodlarını kopyalamak yerine, coğrafyamızın korkularını sinemaya taşımak.
Travma, yas, suçluluk, kıskançlık, paranoya veya yalnızlık üzerinden bir Türk korku filmi çekmek sence seyirciyi yakalar mı?
Bence bunun tek bir konusu yok. Öncelikle seyircinin kültürel olarak tanıdığı bir korku dünyasının içine giriyoruz. Ama seyirci sadece tanıdık olduğu için filme gelmiyor. O tanıdık dünyayı nasıl anlattığınız önemli.
Ben hiçbir zaman sadece “cin var, büyü var, korkutalım” mantığıyla hareket etmek istemedim. Bir hikâyenin, karakterin ve dramatik bir çatının olması gerektiğini düşünüyorum. Seyirci önce karaktere inanmalı ki karakterin yaşadığı korkuya da inansın.
Bir de Türk korku seyircisinin küçümsenmemesi gerektiğini düşünüyorum. Seyirci neyin sadece bir jump scare, neyin gerçekten atmosfer olduğunu ayırt ediyor. O yüzden korkuyu sürekli göstermek yerine bazen seyircinin hayal gücüne bırakmak çok daha etkili.
Gişedeki başarıyı da biraz bunun karşılığı olarak görüyorum. İnsanların kendi kültürlerinden, kendi coğrafyalarından ve kendi korkularından bir şey bulduğu filmlerle bağ kurduğuna inanıyorum.

“Keşke ben çekseydim,” dediğin bir korku filmi var mı? Neden o film seni etkiliyor?
The Conjuring diyebilirim. Çünkü o filmde çok önem verdiğim bir anlatım matematiği var. Senaryonun matematiği çok iyi kurulmuş. Karakterlerin yaratım süreci, aralarındaki denge ve karakterlerin taşıdığı anlam çok doğru. Arketipler üzerinden çok bilinçli bir yapı kurulmuş ve kahramanın yolculuğu da dramatik olarak doğru aşamalarda ilerliyor.
Bunun üzerine kamera dilini koyduğunuz zaman film çok daha başka bir noktaya geliyor. Spesifik kamera hareketleri ve anlatım tercihleri var. Kamera sadece sahneyi kaydetmiyor; hikâyenin anlatımının bir parçası haline geliyor.
Bence filmin global ölçekte karşılık bulmasının nedenlerinden biri de bu. Çok yerel bir hikâyeyi evrensel bir anlatım matematiğinde anlatabiliyor. Yönetmen olarak buna çok önem veriyorum. Bir filmin başarılı olması için sadece iyi bir fikre sahip olması yetmez; o fikrin seyirciye nasıl aktarılacağının matematiğinin de doğru kurulması gerekir.
The Conjuring benim açımdan bu anlamda çok iyi bir örnek.
Korku filminde atmosfer yaratmak için en önemli unsur sence mekân mı, ışık mı, ses mi, oyunculuk mu?
Aslında bunların tamamı bir bütün. Bir yönetmen olarak bunlardan herhangi birini tek başına diğerlerinin önüne koymak istemem. Mekân, oyunculuk, ses, kamera, kurgu ve ışık aynı dili konuştuğunda atmosfer ortaya çıkıyor.
Ama benim sinema anlayışımda ışığın çok özel bir yeri var. Ben ışık üzerinden çok besleniyorum. Özellikle Rembrandt ve Caravaggio’nun aydınlatma anlayışı benim için önemli referanslardan.Çünkü ışık sadece bir şeyi görünür hale getiren teknik bir araç değil, dramaturjik bir araç. Aynı mekânı, aynı oyuncuyu ve aynı kadrajı farklı bir ışıkla bambaşka bir anlamın içine sokabilirsiniz. Bazen tek bir ışık hareketiyle sahnenin psikolojisi tamamen değişebilir.
Sinemada zaten gösterdiğimiz şey çok önemli. Dolayısıyla onu nasıl gösterdiğimiz, seyircinin onu nasıl algılayacağını doğrudan belirliyor. Işık da burada benim için görüntünün ruhunu belirleyen en temel unsurlardan biri.
Yeni bir korku filmin yakında vizyona girecek. Bizi neler bekliyor? Korku yapmaya devam mı?
Evet, korku yapmaya devam edeceğim. Çünkü bu türde hâlâ anlatmak istediğim çok fazla hikâye ve keşfetmek istediğim çok fazla alan var.
Yeni filmimiz Üç Harfliler: Mühür. Bu filmde benim için en önemli meselelerden biri, sadece korkutan anlar yaratmak değil, filmin başından sonuna kadar kendi atmosferini ve dünyasını kurabilmekti. Zonguldak’ın kendine özgü dokusu, mekânları ve geçmişi de bu anlamda filme çok önemli bir görsel karakter kazandırdı.
Serinin önceki filmlerinden gelen seyircinin beklentisini elbette biliyoruz ama benim yönetmen olarak en büyük motivasyonum aynı şeyi tekrar etmemek. Her filmde teknik olarak, görsel olarak ve anlatım açısından kendime yeni bir şey katmaya çalışıyorum.
25 Eylül’de seyirciyle buluşacak filmde de daha yoğun bir atmosfer, daha güçlü bir görsel dünya ve benim sinema anlayışım açısından daha farklı bir Üç Harfliler deneyimi olacak.
Belki de korkudan aldığımız haz, hiçbir zaman tam olarak çözemeyeceğimiz bir paradoks olarak kalacak. Ama Mert’in de dediği gibi, iyi bir korku hikâyesi bize sadece ürpertiyi değil, kendi karanlığımızla yüzleşme cesaretini de veriyor.
