Episode Dergi olarak Mart 2026 sayımızda Emine Meyrem’le konuştuk.
Emine Meyrem’le bir araya geldiğinizde şunu hemen anlıyorsunuz: O sadece rol yapmıyor, hikâyelerin içine yerleşiyor. Edebiyat okumuş bir zihinle çocukluğunu kulislerde geçirmiş bir bedenin birleşimi gibi. Bir yandan mağara duvarlarına çizilmiş ilk hikâyeleri hatırlatıyor, bir yandan Paris’te sahneye çıkıp kendi trajedisini kahkahaya dönüştürebiliyor. Şöhretle arasına mesafe koyan ama karakterle arasına mesafe koyamayan bir oyuncu Emine Meyrem. Görünürlükle değil, derinlikle ilgileniyor. Ve belki tam da bu yüzden, geç kalmış gibi görünen her şey onda tam zamanında oluyor. Emine Meyrem’le oyunculuğu, kırılganlığı, stand-up’ı, sezgileri ve o çok sevdiği “canlandırma” meselesini Episode için konuştuk.
Oyunculuğu bir karakterin arkasına saklanmak olarak görmüyorum. Bir şeyin arkasına saklanırsan zaten içten bir oyun veremezsin. Tam tersine saklanmaktan ziyade kırık yanını, karaktere uyacak gücünü ve zaaflarını karakterin hizmetine sunmaktan ibaret oyunculuk. Yani karaktere ulaşabilmek için saklanman değil, her şeyini ortaya koyman gerek.”

Oyunculuk senin için bir meslek mi, bir ifade alanı mı yoksa varoluş biçimi mi? Bu tanım zaman içinde değişti mi?
Oyunculuk benim için her şeyden önce bir ifade alanı. Karakterler ve onların hikâyeleri aracılığıyla dünyaya bakışımı ve yaratıcılığımı ifade etmek çok küçük yaştan beri yaptığım bir şey. Daha ilkokula bile gitmeden hikâyeler uyduruyordum ve anlatıyordum. Okuma yazmayı öğrenince babam bana bir defter alıp, “Bu, hikâyelerini yazman için,” demişti. Ve aslında yazar olurum diye düşünüyordum. O yüzden edebiyat okudum.
Sonra da aslında yazarların ve oyuncuların aynı şeyi yaptıklarını anladım: Kafalarında kurdukları karakterlerin hikâyelerini anlatıyorlar. Yazar bunu kalemiyle yapıyor, oyuncu tüm vücuduyla ve kendi sesiyle o karakterleri canlandırarak. Türkçedeki “canlandırma” kelimesi çok hoşuma gidiyor. Çünkü yazılmış, düşünülmüş, hayal edilmiş bir karaktere tam anlamıyla bir can veriyor oyuncu.
Prehistorik mağaralardaki resimleri gözümün önüne getirince insanoğlunun ezelden beri yaşadıklarını anlatmaya, kendini ifade etmeye ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Hikâyeleri aktarmak yeme içme kadar önde gelen bir ihtiyaç. Hem travmalarından arınmak hem de gelecek nesilleri haberdar etmek için korkuları ve deneyimleri dile getirme ihtiyacı. Yani hem kişisel hem de toplumsal bir ihtiyaç, hikâyelerimizi dile getirmek. O yüzden bu benim için de her şeyden önce bir ifade alanı. E, insan kendini ifade etmeden nasıl var olur ki? O yüzden aynı zamanda bir varoluş biçimi benim için.
Bu varoluş biçimini yürütebilmek için, bir yandan kendi skeçlerimi ve oyunlarımı yazıp öte yandan bana gelen audition’lara girerken, garsonluktan öğretmenliğe, çocuk bakıcılığından kütüphaneciliğe yapmadığım iş kalmadı. Ta ki başka işlerle para kazanmak zorunda kalmadan, sadece oyunculukla para kazanmaya başlayana kadar. İşte o zaman da bir meslek haline geldi. Çünkü aslında bunu bir hobi olarak yaptığımız zaman da kendimizi ifade etmiş oluyoruz, ama sadece oyunculuk aynı zamanda para kaynağımız olduğu zaman buna bir meslek diyebiliyoruz.
Sahneye ya da sete ilk çıktığın anı hatırlıyor musun? O anki duygu ile bugünkü duygun arasında nasıl bir fark var?
Babam eski tiyatrocu ve sinemacılardan olduğu için çocukluğum hep kulislerde ve setlerde geçti. Babam çalışmasa bile arkadaşlarını ziyarete giderdik. O yüzden setler ve sahneler bana her zaman tanıdık gelen, kendimi yabancı hissetmediğim yerlerdir.
Mesela Kurtuluş dizisi için Şile’de bir gün geçirdiğimizi hatırlıyorum. Muharebe sahnesi sonrası, ablam ve ben (ikimiz de daha ilkokuldaydık) elimizde bir kova kırmızı boya ve birer fırçayla, yerde yatan figüran askerlerin üniformalarını kanlamak için görevlendirilmiştik. Çok eğlenirdik böyle şeylerle. Sonra ne zaman bir tiyatro oyununa gitsek, oyun sonrası babam arkadaşlarıyla konuşurken ya da bir provaya ziyarete gittiğimizde her bulduğum sahneye fırlayıp şaklabanlık yapardım, bir hikâye uydururdum. Ve babamın arkadaşları, “Bu kız oyuncu olacak,” derdi. O da, “Aman aman, sakın!” derdi. Hiç istemedi benim de oyuncu olmamı. O, bu işi büyük acılarla yürüttüğü, daha doğrusu yürütemediği için benim de o acıları çekmemi istemedi.
İlk sahneye çıkışım bir ilkokul müsameresinde oldu. Yine Kurtuluş Savaşı’nı anlatan oyunda, orduya hemşire olarak gönüllü katılan Kezban adında bir kahraman köylü kızını canlandırmıştım.
Kamera karşısına da çok küçük yaşta çıktığımı hatırlıyorum. Figüranlık yapmıştım. Yani sonradan profesyonel bir oyuncu olarak sete veya sahneye çıkışım beni çok etkilemedi. Çocukluğumdan bildiğim bir his ve alandı orası. Ama o çocuksu eğlencenin içine ciddiyet katılmıştı artık.
Ben şöhret sahibi insanların en yetenekli insanlar olduğunu düşünmüyorum. Şöhrete ulaşmanın başlı başına ayrı bir kabiliyet olduğunu düşünüyorum. Kıyıda köşede, sanatında çok etkileyici ama kendini ve sanatını pazarlayamayan o kadar çok sanatçı tanıyorum ki. Bu sadece oyunculukta değil. Bir köşede resim yapan, yazan, beste yapan ama kendini tanıtamayan o kadar çok sanatçı var ki… Bir o kadar da onlar kadar yetenekli olmamasına rağmen kendini pazarlamada çok kabiliyetli olduğu için tanınan, görünür olan insan var.”

Bir karaktere hazırlanırken psikolojik olarak kendini nasıl konumlandırırsın? Rol bittikten sonra o karakterden çıkmak senin için kolay mı?
Her konu üzerine uzun uzun kafa yoran bir yanım vardır. Bir yandan çok düşünürüm, öte yandan da son derece spontane ve içgüdüsel davranırım. Bendeki en büyük çelişki de budur. Bir karaktere çalışırken de her şeyden önce masa başında zihinsel bir çalışma yaparım. O karakterin ruh halini anlamak, onun iç dünyasına girebilmek için cevapladığım sorular vardır. Geçmişini, anasını, babasını, nereden geldiğini, o anda nerede bulunduğu, kendini nasıl hissettiğini ve gitmeyi hayal ettiği noktayı anlamama yardım edecek sorular.
Sonra yavaş yavaş bu entelektüel çalışma tam tersine bir bedensel ve içgüdüsel çalışmaya doğru kendiliğinden gider. Çünkü bu soruların cevaplarını sindirip benimsedikten sonra kendini tamamen bırakıp o karakter gibi düşünmeye ve davranmaya başlayabilirsin. Onun gibi yemeye, içmeye, konuşmaya, yürümeye başlarsın. Ve hatta onun göreceği rüyaları görmeye başladığım bile oldu. Özellikle uzun süre çalıştığım, mesela Afife gibi uzun süre taşıdığım karakterlerde. Ve onlardan hemen çıkmak da kolay olmuyor. Çekimler bittikten sonra bir arınma süreci gerekiyor.
Bir keresinde çok spesifik bir aksan çalışmam gerekiyordu. Fransa’da yaşayan Faslı bir kızı oynuyordum ve Fransızcayı, Faslı mülteci gibi konuşmam gerekiyordu. Faslı bir dil koçuyla kızın aksanını çalıştık ve onun gibi konuşmaya başladım. O karakter ağzıma ve huyuma öyle oturdu ki çekimden döndükten sonra bir müddet onun gibi konuşmaya ve onun gibi tepkiler vermeye devam ettim. Hatta eşim çok rahatsız olmuştu, “Ne zaman Emine’ye döneceksin?” demişti. O ilk önemli başrolümdü, neyse ki artık daha çabuk çıkabiliyorum karakterden.
Sektörde “görünür olmak” ile “iyi oyuncu olmak” arasında bir gerilim var mı sence? Bu dengeyi nasıl kuruyorsun?
Kesinlikle var. Görünür ve meşhur oyuncularımız arasında çok yetenekli ve kaliteli oyuncularımız var tabii ki ama görünürlük bir yetenek garantisi değil kesinlikle, özellikle bizim ülkemizde. Mesela bir Amerikan dizisini izlediğinizde, en kötü dizide bile tek bir kötü oyuncu göremezsiniz. En küçük roller bile inanılmaz kaliteli oyuncular tarafından canlandırılır. Hepsi gerçekçidir. Hiçbiri sizi hikâyeden, hikâyenin inandırıcılığından koparmaz. Ama bizim ülkemizde işler biraz farklı. Yani oyunculuğuna değil de başka şeylere bakarak da bazı oyuncularımızı yüceltiyoruz. Bunun çok sakat bir “star sistem” olduğunu düşünüyorum. Seyircileri nereye kadar kandırabiliriz, onu da bilmiyorum. Bence gerçekten inandırıcı, gerçek bir oyunculuk gördüğü zaman seyirciler bunu fark ediyor ve yapay oyuncularla arasındaki farkı da görebiliyorlar.
Bu şöhretle ilgili konuşmayı geçenlerde bir röportajda da yaptık. Ben şöhret sahibi insanların en yetenekli insanlar olduğunu düşünmüyorum. Şöhrete ulaşmanın başlı başına ayrı bir kabiliyet olduğunu düşünüyorum. Kıyıda köşede, sanatında çok etkileyici ama kendini ve sanatını pazarlayamayan o kadar çok sanatçı tanıyorum ki. Bu sadece oyunculukta değil. Bir köşede resim yapan, yazan, beste yapan ama kendini tanıtamayan o kadar çok sanatçı var ki… Bir o kadar da onlar kadar yetenekli olmamasına rağmen kendini pazarlamada çok kabiliyetli olduğu için tanınan, görünür olan insan var.
Sanatçılık kabiliyeti ve sanatını pazarlama kabiliyeti iki ayrı kabiliyet bence. İkisi her zaman aynı kişide olamıyor ama oldu mu şahane tabii. Ben bu dengeyi kurabilecek miyim bilmiyorum. Bakalım, göreceğiz.
Türkiye’de dizi temposu oldukça yoğun. Bu tempo, oyunculuğun derinliğini etkiliyor mu yoksa oyuncu için dayanıklılık testi mi?
İkisi de. Evet; maalesef aşırı ağır temponun ön hazırlığa vakit bırakmadığı için oyunculuğun kalitesini düşüreceğini, derinliğini engelleyebileceğini düşünüyorum. Ama dediğin gibi, bu bir dayanıklılık testi. Nasıl bir atlet bir maratona hazırlanıyorsa bir oyuncu da çekim temposuna öyle hazırlanmalı. Biz de birer atletiz. Yediğimize, içtiğimize, uykumuza çok dikkat etmeliyiz. Antrenmanlı olduğumuz zaman ağır şartlarda bile tempoyu tutturabileceğimizi düşünüyorum. Ayrıca bazen de şaşırtıcı bir şekilde aşırı yorgunluk, hiç beklenmeyen yerlere götürebiliyor oyunculuğu. O yorgunluğun getirdiği kendini salmayla kontrolü bırakıp daha doğal bir oyunculuğa götürebiliyor insanı. Yine de genel olarak bizim sektörümüzde aşırı şartlarda kalitenin düşmesi daha sık görülen bir şey.

Bir projeyi kabul ederken sezgilerin mi yoksa stratejik düşüncen mi ağır basar? Kariyer planı yapar mısın yoksa akışta mı kalırsın?
Kariyer planı yapan biri olsaydım bu yaşımda tanımazdınız beni, çoktan karşınıza çıkmıştım. Maalesef kariyer planı yapamadım desem? Demek ki o kabiliyet yokmuş bende. Ama yılmadan her beğendiğim, sevdiğim karaktere audition verdim. Strateji yapmadım ama durmadan çalıştım. Ve sonunda Afife gibi güzel bir role layık görülüp geç de olsa görünürlüğe sahip oldum. Şimdiye kadar stratejiden ziyade duruşum şu oldu: Sadece tutulduğum rolleri, dahil olmaktan gurur duyacağım projeleri kabul ettim. İçgüdülerimle, sezgilerimle ve tutkumla ilerledim, pişman da değilim.
Oynadığın karakterlerden hangisi seni dönüştürdü? Sana hayatla ilgili yeni bir şey öğreten bir rol oldu mu?
Hepsi. Her birinden çok şey öğrendim. Hem oyuncu olarak, hem insan olarak.
Hiç “bu rol beni aşar” dediğin bir an oldu mu? Korku ile cesaret arasında nasıl bir ilişki kuruyorsun?
Hayır, şimdiye kadar olmadı. Keşke olsa da onu aşmayı denesem. Korku, korkuyu besler ve onların gerçeklerden uzak, beynimizin bize kurduğu tuzaklar olduğunu da sadece onların üstüne yürüyerek anlayabiliriz. Cesaret dediğimiz şey, şartlanmalara, endişelere kulak vermemektir.
Paris’te stand-up yapman çok ilginç. Tek başına sahnede olmak ile bir karakterin arkasına saklanmak arasında nasıl bir fark var?
Oyunculuğu bir karakterin arkasına saklanmak olarak görmüyorum. Bir şeyin arkasına saklanırsan zaten içten bir oyun veremezsin. Tam tersine saklanmaktan ziyade kırık yanını, karaktere uyacak gücünü ve zaaflarını karakterin hizmetine sunmaktan ibaret oyunculuk. Yani karaktere ulaşabilmek için saklanman değil, her şeyini ortaya koyman gerek.
Stand-up çok farklı bir şey, bambaşka bir egzersiz. Tiyatro oyunculuğu, sinema oyunculuğu, hatta oyuncunun yüzünün bile görünmediği kuklacılık veya gölge tiyatrosu bile aynı kapıya çıkıyor çünkü aslında değişik karakterleri seslendiriyoruz ve canlandırı- yoruz. Stand-up bambaşka bir yerde duruyor bence. Hiç oyunculuk kabiliyeti olmayan ve oyunculuk yapmayanlar da stand-up yapabilir ve her oyuncu stand-up yapar diye bir şey yok.
Ben stand-up’ı pek düşünmüyordum aslında ama arkadaşlarım bana, “Ya Emine senin stand-up yapman şart,” diyordu. Çünkü ne zaman başıma gelen bir şeyi anlatsam genelde bol mizahla ve kendimle dalga geçerek anlatırım. Ben de onlara, “Ama bir dakika, size anlatmakla sahneye çıkmak apayrı iki şey!” diyordum. Neyse çok ısrar ettiler, ben de bir deneyeyim dedim. Deneyince çok hoşuma gitti ve aslında masa başında arkadaşlarıma nasıl anlatıyorsam aynı keyifle karşımdaki seyirciye de anlatırsam aynı kahkahaları yakalayabileceğimi anladım. Başına gelen çok korkunç olayları ve haksızlıkları mizahla anlatmaktan ibaret stand-up.
Yani aslında oyuncular bence stand-upçılardan daha çıplak duruyor seyircinin karşısında. Çünkü stand-up’ta mizahın arkasına saklanıyorsun bir şekilde. Mesela birine karşı duyduğun öfkenin üstünü örtüp mizaha çeviriyorsun. Oysa bir oyuncu o öfkeyi, o öfkenin özünü kullanıyor. Öfkesini mizahla saklamadan.
Stand-up’a ara vermek bir geri çekilme mi yoksa bilinçli bir susma dönemi miydi? O sahneye dönme arzusu içinde hâlâ canlı mı?
Asla bilinçli bir geri çekilme ya da susma olmadı, hayır. Tam tersine hayat beni maalesef uzaklaştırdı stand-up’tan ve çok özlüyorum. Şöyle oldu; belli kafelerde sahneye çıkıyordum, öyle uzun bir şovum yoktu. Birkaç stand-upçının arka arkaya çıktığı sahnelerde 15-20 dakikalığına çıkıyordum. 2020’de bir kadın stand-up grubu kurmuştuk. Dört kız bir gösteri hazırlamıştık, bir tiyatro salonu şovumuzu programına eklemişti, 17 Mart’ta sahneye çıkacaktık. Hatta tamamı
satılmıştı biletlerin.
Ve 15 Mart’ta Fransa karantinaya girdi. Tüm tiyatro salonları dahil her yer kapandı. Ve biz o gösterimizi seyirciye sunamadık. Sonra ben hamile kaldım. Pandemide ikinci çocuğum dünyaya geldi. Pandemi bitti, stand-up kafeleri tekrar açıldı ama hayat o gruptaki herkesi başka yerlere taşımıştı. Biri Paris’ten taşındı, biri müziğe yöneldi. Ben iki çocuklu annelik girdabına girdim. Karşıma başka projeler çıktı. Çocuklarıma ve o sinema projelerine ancak yetişebiliyordum.
Stand-up’a yer kalmadı ama tekrar düşünüyorum. Hatta Ayrılık da Sevda’ya Dahil’in çekimlerinde Baturay’ı oynayan Okan Çabalar’la çok iyi anlaştık ve çok güldük. O da beni Türkçe stand-up yapmaya teşvik etmişti ama çekimlerden vakit mi kaldı? Yani neden olmasın, tekrar stand-up sahnelerine çıkmayı çok isterim, yine olacaktır eminim.
Kamera önü ile sahne arasında hangisi seni daha çıplak hissettiriyor? Hangisinde daha özgürsün?
Sahnede daha çıplak hissediyorum kendimi çünkü sahnede geriye dönüş yok, her şey canlı bir şekilde seyircinin gözünün önünde oluyor. Oysa kamera önünde hoşunuza gitmeyen bir şey oldu mu tekrar çekilebiliyor. Doğru oyunu, doğru hissi tutturana kadar tekrar tekrar çekebiliyorsunuz bir sahneyi. O yüzden her zaman için kamera önünde çok daha rahat hissediyorum kendimi. Sahneyi çok özlüyorum bu arada. Çünkü sahnenin getirdiği adrenalin ve seyirciyle birebir ilişki, temas, iletişim, seyirciyle beraber salondaki duyguları hissetmek eşi benzeri olmayan bir coşku veriyor bana.
Oyunculukta kırılganlık ne kadar gerekli? Kendi kırılganlıklarını görünür kılmak seni güçlendiriyor mu yoksa savunmasız mı hissettiriyor?
Oyunculukta kırılganlık şart. Kırılganlıklarını kullanmayan, kırılganlıklarından esinlenmeyen, kırılganlıklarını karakterin hizmetine sunmayan bir oyuncu zaten o karakteri gerçekçi kılamaz çünkü kırılganlığı olmayan insan yok şu dünyada. Zaten bir karakteri ancak kırılganlıklarından yola çıkarak yaratabilirsiniz.
Bence bir oyuncu ve bir insan için kırılganlıklarının bilincine varmak, onları anlayabilmek ve kullanabilmek büyük bir güç. Kendi kırılganlıklarını kabullenmenin insanı güçlendirdiğini düşünüyorum.
Uluslararası bir projede yer alma fikri senin için bir hedef mi? Yoksa hikâye güçlü olduğu sürece coğrafya önemsiz mi?
Coğrafyanın hiçbir önemi yok. Seçimlerimi hikâyenin gücü, karakterin derinliği ve projenin arkasındaki sanatçıya göre yapıyorum. (Strateji yine yerlerde hahaha!)
