Episode Dergi Mayıs sayısında Sinem Vural, oyuncu Selin Uzal’la görüştü.
Kiralık Aşk ve Yasak Elma gibi fenomen dizilerle tanıdığımız Selin Uzal, şimdilerde setlerin konforlu alanından çıkıp sırt çantasıyla dünyayı arşınlıyor. Hollywood’dan Teksas’ın kovboy kasabalarına, Malezya’nın mangrov ormanlarından Venezuela’nın gizemli göllerine uzanan bu yolculukta Uzal “4. duvarı” nasıl yıktığını, senaryosuz bir hayatın zorluklarını ve tanıştığı her yeni insanla oyunculuk heybesini nasıl zenginleştirdiğini Episode Dergi’ye anlatıyor.

Bazı oyuncular için kamera bir maske, bazıları içinse dünyaya açılan şeffaf bir penceredir. Selin Uzal, kariyerinin en parlak döneminde bu pencereden dışarı bakmakla yetinmeyip kapıyı açıp dışarı çıkmayı tercih edenlerden. Onu ekranın fenomen projelerinde izlemeye alışık olsak da o aslında çocukluğundan beri ufuk çizgisinin ötesini merak eden gerçek bir gezgin kız. Şu sıralar TRT Belgesel ekranlarındaki Sınırsız Yollar projesiyle rotasını dünyanın en uç noktalarına çeviren Uzal sadece yeni coğrafyalar keşfetmiyor, oyunculuğun en saf haliyle yani “bizzat kendisi olarak” izleyiciyle buluşuyor. Senaryo güvenliğinden uzakta, bazen bir kovboyla evlilik üzerine istişare ederken bazen de yerel bir lezzetin tadına bakarken karşımıza çıkıyor.
Hollywood setlerinden gelen tecrübesini, farklı dillerdeki akıcılığını ve adaptasyon yeteneğini bir köprü olarak kullanan Selin Uzal ile oyunculuğun psikolojik derinliklerinden seyahat çantasına sığdırdığı yastığına, Peter Joseph ile çalışma deneyiminden gelecek hayallerine uzanan ilham verici bir sohbet gerçekleştirdik. Hazırsanız, Selin Uzal’ın rehberliğinde sınırları aşmaya başlıyoruz.
Bir gezi programı tasarlarken Sınırsız Yollar bana bir proje olarak geldi. Karakter oynamadan kamerada var olabilen, seyahati seven, birçok dil konuşan ve her kültürden insanla çabuk samimiyet kurabilen birine ihtiyaç duyuyorlardı. Bu tanımlama da bana tam olarak oturduğu için projeyi seve seve kabul ettim.”
Sizi Kiralık Aşk, Yasak Elma gibi çok izlenen, senaryo matematiği güçlü dizilerde izledik. Şimdi ise Sınırsız Yollar ile tamamen senaryosuz, öngörülemez bir alanın, hayatın tam içindesiniz. Bir oyuncu olarak “yazılmış bir karakteri oynamak” ile kameraya “bizzat kendiniz olarak” yakalanmak arasındaki en keskin fark neydi? Hangisi daha zorlayıcı?
İkisinin de farklı zorlukları var. Senaryo ile çalışırken benim için en zor şeylerden biri sayfalarca ezber yapmak. Senaryosuz çalışırken zor olan ise kayıtta hazırlıksız yakalanmak. Tam olarak o anda, akılda hiç metin yokken ne yaşayıp ne hissettiğimi ve edindiğim bilgileri (çoğunlukla yabancı dilde) Türkçeye çevirip sonra da hepsini bir arada harmanlayıp toparlamak her zaman kolay olmuyor. Farklı bir alışkanlık ve ustalık gerektiriyor ama kendim olarak kamera önünde olmaktan çok keyif alıyorum. Seyirci ile bağ kurmak için illaki bir karaktere ihtiyaç duymuyorum, hatta tam tersine, aradaki 4. duvarı kırabildiğimi ve seyirciye daha özgürce, daha içten ve daha samimi bir şekilde uzanabildiğimi hissediyorum.
Kariyerinize verdiğiniz bu “macera molası” nasıl ortaya çıktı? Setlerin o korunaklı ve planlı dünyasından çıkıp sırt çantanızla yollara düşme kararınızın ardındaki o ilk “kıvılcım” neydi?
Doğal bir gezginim. Her zaman öyle oldum. Küçüklüğümden beri hep görmediğim yerlere adım atmak, bilmediğim yerleri keşfetmek isterdim. Ufuk çizgisine bakıp bir adım ötesinde ne olduğunu gidip görmek isterdim. Okul yıllarımda da birçok ülke ve şehirde yaşadım. New York, Los Angeles, Londra, Lozan, Washington D.C., Ankara ve İstanbul gibi farklı şehirlerde okudum.
İstanbul’da uzun yıllar yaşamamın tek sebebi oyunculuk ve aileme yakın olmaktı; açıkçası oyuncu olmak istemeseydim kesinlikle bütün hayatımı farklı şehirlerde yaşayarak geçirirdim. Bu sebeple set için yollara çıkmak çok kolay bir karardı. Kendi başıma da zaten sürekli seyahatte olduğum için iş ile seyahati birleştirmek aslında atabileceğim en güzel adımlardan birisiydi. Bir gezi programı tasarlarken Sınırsız Yollar bana bir proje olarak geldi. Karakter oynamadan kamerada var olabilen, seyahati seven, birçok dil konuşan ve her kültürden insanla çabuk samimiyet kurabilen birine ihtiyaç duyuyorlardı. Bu tanımlama da bana tam olarak oturduğu için projeyi seve seve kabul ettim.
Bana gezi programı olarak gelen ilk proje değildi aslında. Daha önce İngilizce yayınlanmak üzere TRT World ile yapacağımız bir gezi programında başrol oynamam sözkonusu olmuştu. O sebeple Sınırsız Yollar için görüştüğümde seyahat programı yapmaya, haftalık dizilerin yanı sıra başka bir mecrada kariyerimi ilerletmeye ve senaryosuz çalışmaya hayli hazırdım.
Karşımdaki insanlarla bir bütün olduğumu hissediyorum, işimi onlar için icra ettiğimi hissediyorum ve onların hayatlarını aktarmakta çok büyük bir anlam buluyorum. Bugün televizyonda yazılan birçok rolde bulabileceğimden çok daha büyük bir anlam!”
2021 yılında InterReflections filmiyle Hollywood’a uzanan bir tecrübeniz oldu. Hollywood setlerinden Teksas’ın kovboy kasabalarına ya da Gürcistan’ın ortaçağ köylerine uzanan bu kontrastı nasıl tanımlarsınız? Oyunculuktaki bu uluslararası tecrübeniz farklı kültürlere adaptasyonunuzu nasıl etkiledi?
Farklı kültürlere adaptasyon kabiliyetim, oyunculuğumu daha çok etkiledi desem daha doğru olur. Küçüklüğümden beri uluslararası bir kariyer sahibi olmayı kendime hedef ve amaç bildim. Hayalim de buydu zaten. Amerika’ya üniversite öğrencisi olarak yerleştiğimde 17 yaşındaydım. Amacım oyunculuğa orada başlamaktı ve 2009-2012 arasında Hollywood’da kısa filmlerde ve uzun metrajlı filmlerde ise küçük rollerde oynadım. Ancak öğrenciyken çalışma vizesinin verilmemesi benim için büyük bir engel teşkil etti. Mezun olduktan sonra çalışma iznimin olduğu tek yer olan sevgili ülkeme döndüğümdeyse hedefim tekrar okyanusa açılmaktı.
2021 yılında InterReflections filminin seçmesini kazandığımda kariyer evime dönüyor gibi hissetmiştim. InterReflections’ın seti gerçekten bir sevgi yuvası gibiydi. Yazarı ve yönetmeni olan Peter Joseph, ünlü Zeitgeist belgesellerinin yazarı ve yönetmenidir. Kendisi, günümüzün en parlak zihinlerinden birisi. Onun metnini çalışmak, onu anlamak ve ona vücut vermek benim için en değerli deneyimlerden oldu. Sınırsız Yollar’la birlikte Teksas’a gitmekse bambaşka bir deneyimdi benim için. Buradaki görevimi adeta bir köprü olmak gibi görüyorum.
Amerika’da uzun yıllar yaşadığım, dilini akıcı bir şekilde konuştuğum, insanını ve kültürünü yakınen tanıdığım için setteki görevimi, bu aşinalığı, kilometrelerce uzakta bir memleketin kültürü ile seyirci arasındaki uzun mesafeyi kapatmak olarak gördüm. Varlığım, seyirci ve ekrandaki “yabancılar” arasında bir yakınlık, samimiyet ve arkadaşlık kurmalı diye düşündüm. Benim aracılığımla aslında birbirleriyle konuşuyorlar, tanışıyorlar ve dost oluyorlar. Umarım amacıma ulaşmışımdır. Aslına bakarsanız, farklı kültürlere açılıp onların yolunu tuttukça oyunculuk kariyerimde senaryo ve karakter kısıtlamalarının dışında bir alan, bir özgürlük önüme açılmış oldu.

Akıcı dil ve adaptasyon yeteneğiniz metinlerde özellikle vurgulanıyor. Farklı dillerde oynamakla dünyanın bambaşka bir ucunda o dili hiç bilmeyen bir yerelle sadece “insani bağ” kurarak iletişim kurmak arasında nasıl bir duygu farkı var?
Farklı dillerde oynamakla bir karakteri Türkçe oynamak arasında teknik olarak bir fark yok. Dilin içeriğinin getirdiği edebi, duygusal ve nüanslarla dolu birçok yapısal farklılık var. Ama her hâlükârda, yine kendinizin dışında bir karakter oynuyorsunuz ve başka bir karakterle ilişkileniyorsunuz. Bizim 4. duvar dediğimiz, oyuncu ve seyirci arasındaki sınır (duvar) hangi dilde olursa olsun baki.
Ancak karakter ve senaryo yokken, insanların gerçek halleriyle sahne çektiğinizde durum çok farklı. Hele ki aynı dili konuşmuyorsanız ve seyirci ile oyuncu arasında 4. duvar yoksa. Böyle olunca seyirciye kameranın içinden direkt hitap etmek gerekiyor, karakter maskesini tamamen düşürmek ve onlara olanları anbean aktarmak gerekiyor. Bu gerçekten göründüğünden çok daha stresli bir durum. Senaryo ne de olsa bir koruma alanı, bir belirlilik durumu ve beklenti sağlar. Ne zaman ne yapacağınızı bilirsiniz, hatta ezberlemek zorundasınız.
Ama senaryosuz ve gerçek anlarda çekilen sahnelerde oyuncu, aslına bakarsanız, tamamen yalnızdır. Karşısında kendi dilinden konuşan, hata yaptığında onu kotaracak başka bir oyuncu yoktur; kamera canlı akıyordur, yani yanlış yapıldığında ikinci bir şans olmayacaktır. Oyuncu ya o anda meziyetini konuşturur ya da sahne onun hatasıyla devam etmek zorunda kalır. Bu gerçekten zor ama bir o kadar da mükâfatlandırıcı bir şey.
Çünkü kamera oyunculuğunun şöyle bir eksikliği var; her oyuncu seyirciden alacağı geribildirimin, ilişki kurmanın mutluluğu için bu işi yapar. Örneğin tiyatro sahnesinde, komedinizi konuşturursunuz ve o anda kahkahaların patladığını duyarsanız damarlarınızdan geçecek adrenalininin futbol maçı kazanmaktan bir farkı yok. Siz ağlarsınız, seyircinin hıçkırıklarını duyarsınız; çığlık atarsınız, seyircinin nefesini tuttuğunu kulaklarınızda canlı olarak duyarsınız. İnsanlar bu yüzden oyuncu olur, başka insanlarla ilişkilenmek için. Duyguların başka insanlara aktarıldığını ve karşılık bulduğunu görmek, hissetmek için.
Oyuncu bir duygu antenidir. Seyirciye gözle görülemeyenlerin iletimini yapar. Bu bahsettiğim fenomen, kamera oyunculuğunda yoktur. Çünkü seyirci aslında yoktur. Bu, oyuncuda aslında derin bir boşluk hissi yaratır. Size cevap vermeyen bir sevgiliyle tek başınıza konuşup diyalog beklemek gibi. Siz ağlarsınız, gülersiniz, kırılırsınız, sevinirsiniz ama karşıdan bir cevap yoktur. Kamera oyunculuğunda bu geribildirim ancak ve ancak sahne yayınlanıp onu izleyen insanlarla oyuncu birebir karşılaştıktan sonra oluşur ya da günümüzde sosyal medyadaki geribildirimlerde. Ama duyguları yaşarken oyuncu aslında tamamen yalnızdır.
İşte gerçek halleriyle kamera önüne geçen insanlarla, yerel insanlarla ilişki kurarken tam olarak bu problemin ortadan kalktığını hissediyorum. Seyircim aslında bir nevi onlar, çünkü kendi varlık ve benlikleriyle karşımdalar ve benim tek yapmaya çalıştığım onlara dokunmak. Ve dahası, kameraya dönüp içimden geçenleri aktarabiliyorum. 4. duvarı kırabiliyorum. Açıkçası, bu zor olsa da bir o kadar güzel, çünkü gerçeğin ta kendisi. Rol değil. Karşımdaki insanlarla bir bütün olduğumu hissediyorum, işimi onlar için icra ettiğimi hissediyorum ve onların hayatlarını aktarmakta çok büyük bir anlam buluyorum. Bugün televizyonda yazılan birçok rolde bulabileceğimden çok daha büyük bir anlam! En sevdiğim tarafı bu…
TRT Belgesel için hazırladığınız Sınırsız Yollar’ın sezonunda Malezya’nın mangrov ormanlarından Venezuela’nın Catatumbo gölüne uzanan 9 farklı durak var. İlk sezonda da Endonezya ve Sri Lanka gibi yerleri gördük. Sadece izlemiyor, ata biniyor, dalış, sörf yapıyor, dans ediyorsunuz. Sizi fiziksel veya psikolojik olarak en çok zorlayan tarafı ne oldu?
Fiziksel ve sanatsal aktivitelerin hiçbirinde zorlanmıyorum, çok şükür. Hepsini çok seviyorum, büyük bir heyecanla icra ediyorum. Ama bir gezgin olarak yemek konusunda seçiciyim diyebilirim. Bazen yerel yemeklerin tadına bakarken zorlanıyorum. Bizim damak tadımızdan çok farklı mutfaklarla karşı karşıya kalabiliyoruz. Özellikle deniz mahsülleri, çocukluğumdan beri pek aramın olmadığı yemeklerdendir. Kültürleri öğrenmek yemeklerini tatmaktan da geçiyor, merak ediyorum ama bazen denerken zorlanıyorum. Paraşütle dağdan atlarım, uçak uçurmasını öğrenirim ama iş, Türk mutfağı dışındaki yemeklere geldiğinde iki kere düşünüyorum.
Söylediğiniz çok güzel bir cümle var: “Sınırların ötesindeki insan hikâyelerine bizzat dokunuyorum.” Çekimler sırasında tanıştığınız ve hikâyesiyle sizi en çok etkileyen, hayata bakışınızı değiştiren kişi veya olay neydi?
Aslında birçok insan hayata bakışımı etkiledi. Teksas’taki kovboyların centilmenlik anlayışına hayran kalmıştım; doğa ve hayvanlarla kurdukları organik bağ, insan ilişkilerini yeniden düşünmemi sağlamıştı. Hatta evlilik hakkında bile derinlemesine istişare ettik. Sri Lanka’daki hindistancevizi fabrikası çalışanları mutluluk hakkında çok ciddi dersler almama sebep oldu. Endonezya’daki çocuklarla birlikte, çocukların dünyanın her yerinde aynı olduğunu gördüm. İrili ufaklı, dokunduğum her hayat bana da dokunuyor ve beni bir öncekinden başka bir insan yapıyor.
Bir oyuncu, dünyayı bu kadar derinlemesine gezip farklı insan hikâyelerine tanık olduktan sonra oyunculuğa bakışı değişir mi? Türkiye’ye veya setlere döndüğünüzde bu deneyimlerin karakter yaratım sürecinize nasıl yansıyacağını düşünüyorsunuz?
Oyunculuk çalışmalarındaki ekollerden bazıları, her oyuncunun kendi hayatındaki deneyimleri kadar karakter üretebileceğine inanır. Örneğin annelik acısı çekmediyseniz bu kadar derin ve keskin bir acıyı oynayamazsınız. Çünkü ne olduğunu tasvir dahi edemezsiniz. Başka ekoller/teknikler ise her oyuncunun bedeninde yaşayabildiği duyguların genişliği ve yoğunluğu kadar karakter üretebildiğine inanır. Annelik acısı çekmemiş olabilirsiniz ama başka bir acıdan yola çıkarak onu tahmin etmeye çalışabilir ve o acıyı bedeninizde (ve psikolojik dünyanızda) büyüterek gerçekten yaşıyormuş gibi yapabilirsiniz. En iyi oyuncularda bu aradaki fark belli olmaz.
Oyuncuyu en iyi eğiten şey duygu deneyimidir. Oyuncu hissettikçe oyuncu olur aslında. Bize okulda bu sebeple metin ezberinden sonra ilk öğrettikleri şey, iç dünyamızdır. Psikoloji, oyunculuğun el kitabıdır. Ama kendi iç dünyasının yanı sıra oyuncunun bir o kadar önemli başka görevi de diğer insanları gözlemlemektir. Oyuncu, başka insanları kendi bedeninde yaşatmakla yükümlüdür. Oynayacağım Ayşe karakteri, Selin ile aynı kişi değildir. Ayşe’nin kim olduğunu ancak başka insanları tanıyarak bulabilirim. Ayşe’nin farklı parçalarını farklı insanlardan oluşturabilirim. Sadece Selin’i tanırsam bir ömür sadece Selin’i oynarım. Ben de yeni insanlarla tanıştıkça, onların hikâyelerini öğrendikçe, geçmişlerini dinledikçe, hayatlarını anladıkça, duygularına tanıklık ettikçe oyunculuğa bakış açımı ve repertuarımı genişletiyorum.
Onları kendime katmaya ve hatırlamaya çalışıyorum ki gelecekteki karakterlerime onlardan da parçalar katabileyim; karakterlerimi bir o kadar zenginleştirebileyim istiyorum.
Sınırsız Yollar maceranız sırasındaki deneyimlerinizden yola çıkarak bir dizi projesi hazırlasaydınız, bu dizinin türü ve canlandıracağınız başkarakterin en belirgin özelliği ne olurdu?
Yapabilseydim, ki zannetmiyorum böyle bir şey mümkün olsun, tanıştığım bütün insanların kaleydoskopu olan bir karakter yazardım. Herkesin, tek bir karakterin farklı parçaları olduğunu tasvir ederdim. Ama o kadar becerikli bir yazar olduğumu düşünmüyorum. Ben ve çekim ekibi de bu bütünün herkesle aynı orantılı parçaları olurduk. Herkesin bir rengi olurdu, oldukları insanı temsil eden, iyisiyle kötüsüyle. Bu durumda da dizinin türü fantastik olurdu. Hatta çizgi roman bile olabilir.
Seyahatlerinizde yanınızdan ayırmadığınız bir kitap ya da uzun yollarda size eşlik eden favori bir film/dizi var mı? Episode okurlarına yolda izlemelik ne önerirsiniz?
Öncelikle herkese el çantasına sığabilen bir yastık öneririm. Şaka bir yana, benim için en elzem malzeme yastık. Sonra da konserve yemek. Bunların dışında, yanlarında okumak için hafif ama derin bir kitap. Ben genellikle kalın ve ağır kitaplara meyilliyim ama yollarda taşımanın mümkün olmadığını öğrendim. O yüzden cebe sığabilecek, kıvrılabilecek ve ağırlık yapmayacak kitaplar uzun yollarda taşımak için daha kullanışlı. Önerim herkesin en çok ilgi duyduğu alanda kitap taşıması, çünkü yolculuk her zaman kolay ve keyifli olmayabilir. Yorgunluk halinde, evden uzakta ne okumak onlara iyi gelecekse onu almalılar.
Sırada sizin için neler var?
Dünyadaki başka rotalar, ülkeler ve kültürler var. Yazıp ürettiğim film ve TV projeleri var. İngiltere’de TV ve film projeleri var. Şu an bunların hepsi için çalışıyoruz. İnşallah en yakın zamanda bu projeler de bedenlenecek.
