Episode Dergi Temmuz sayısında Eren Ekici, Blue Heron üzerinden çocukluğa uzanıyor.
Blue Heron bittiğinde bilgisayarı hemen kapatamadım. Uzun süre öylece oturdum. Aklımda filmden çok, tek bir sahne dönüp duruyordu.
Sasha’nın yıllar sonra kendi çocukluğunun yanına gittiği sahne. Küçük Sasha’nın kulağına bir şeyler fısıldıyor. O gülümsüyor. Sonra ailesine gelecekte olanları anlatmaya çalışıyor.

O an kendime tek bir soru sordum:
Bugün çocukluğumun yanına gidebilseydim ona ne söylerdim?
Belki de Blue Heron’u bu kadar özel yapan buydu. Geçmişi değiştirmeye çalışmıyor. Çocukluktan gelen hafif bir yaz esintisi gibi, yıllar sonra yeniden uğruyor insana.
Çocukken tanık olduğumuz şeylerin anlamını çoğu zaman yıllar sonra kavrıyoruz. Aynı olayı hatırlıyoruz ama artık aynı insan olmadığımız için başka türlü görüyoruz.
Jeremy de hafızamda tam böyle kaldı. Film boyunca onu büyük ölçüde Sasha’nın hafızasının içinden tanıyoruz. Ailede yarattığı gerilimlerle, çocuk aklının anlam veremediği anlarla…
Sonra filmin sonlarına doğru Sasha, Jeremy’yi çocukluğundaki haliyle arabasına alıyor. Ona, yıllar sonra arkadaşından gelen bir mesajı okuyor. Mesajda Jeremy’nin ne kadar iyi kalpli biri olduğundan bahsediliyor.
Sasha aslında kardeşine yeni bir şey söylemiyordu. Yıllardır zihninde taşıdığı Jeremy’ye, sonradan öğrendiği başka bir ihtimali götürüyordu.
O an fark ettim ki bazen insanlar değil, onlara dair anlattığımız hikâyeler sabitleniyor. Ve yıllar sonra duyduğumuz tek bir cümle bile o hikâyeyi yeniden yazabiliyor.

Filmin beni en çok etkileyen şeylerinden biri de yazdı.
Ağaçların sesi.
Kuşlar.
Sokakta oynayan çocuklar.
Bir anda kendi çocukluğumu düşündüm.
Fark ettim ki çocukluğumu büyük olaylarla hatırlamıyorum. Daha çok seslerle hatırlıyorum. Yaz akşamlarını, rüzgârı, uzaktan gelen çocuk seslerini…
Filmin en sevdiğim taraflarından biri de buydu. Travmayı karanlık görüntülerle anlatmıyordu. En ağır duygularını bile yazın en canlı anlarının içine bırakıyordu. Bu tezat, hikâyeyi benim için daha da etkileyici hale getirdi.
Filmin çocuk oyuncuları da bu hissi olağanüstü güçlendiriyor.
Bir oyunculuk izlemedim.
Gerçek bir çocukluk izledim.
Kamera sanki sadece onların peşinden gidiyordu. Rol yapan çocuklar değil, gerçekten o yazı yaşayan çocuklar vardı karşımızda.
İster istemez Aftersun geldi aklıma. Ama bende bıraktıkları his aynı olmadı. Aftersun bittiğinde boğazımda bir düğüm kalmıştı. Blue Heron bittiğinde ise geriye daha çok bir boşluk hissi kaldı. Belki de bu yüzden filmi bitirdikten sonra bilgisayarı hemen kapatamadım.
Filmin sonunda Daniel Johnston’ın “Some Things Last a Long Time” şarkısı çalmaya başladı. Jenerik akarken durup sonuna kadar dinledim. Sonra da hiç düşünmeden çalma listeme ekledim. Sanırım bazı filmler, bittikten sonra da bizimle kalmaya devam etmenin bir yolunu buluyor.
