Ayrılık da Sevdaya Dahil, adını bir şiirden alıyor ama şiir gibi davranmıyor. Daha doğrusu, şiirin romantik yüzünü değil; arka odasını, kül tablasını, yarım kalmış cümlelerini sahipleniyor.
İsmini “Ayrılık Sevdaya Dahil” şiirinden alan bu dizi, 90’lar hissini bir estetik numarası olarak değil, bir karakter meselesi olarak ele alıyor. O yüzden bugünün pürüzsüz, aceleci, “hemen sevilmek isteyen” dizilerinden çok başka bir yerde duruyor.
90’lar dediğimiz şey çoğu zaman yanlış anlaşılıyor. Grain efekt, loş ışık, eski şarkılar sanılıyor. Oysa asıl mesele şurada: Hikâyenin kendine güvenmesi. Seyircinin zekâsına güvenmesi. Bu dizide kamera bağırmıyor, senaryo açıklamıyor, müzik duyguyu zorlamıyor. Karakterler konuşmadığında da bir şey oluyor. Suskunluk bir boşluk değil; bir bilgi alanı.
İbrahim Çelikkol’un kariyerindeki en sevdiğim karakter, Kemal diyebilirim

Kemal, gücü meslek edinmiş bir dünyadan geliyor. Disiplinin, sertliğin ve itaatin hayatı düzenlediğine inanılan bir yerden. Hayatla kurduğu ilişki net, keskin ve çoğu zaman acımasız. Ama bu sertliğin altında bir eksiklik, bir öğrenememişlik hali var. İşte tam da bu noktada İbrahim Çelikkol’un performansı devreye giriyor.
Çelikkol’un bu dizideki oyunculuğu, kariyerindeki en sevdiğim işlerden biri. Çünkü gücü parlatmıyor, erkekliği cilalamıyor, “karizmatik” olma derdine hiç düşmüyor. Aksine Kemal’in eksik yanlarını, duygusal kör noktalarını, öğrenemediği yerleri büyük bir cesaretle gösteriyor. Bazı sahnelerde ne yapacağını bilmeyen, bazı anlarda durması gereken yerde duran, bazen de yanlış yerde sertleşen bir adam izliyoruz. Bu, nadir görülen bir şey. Çünkü erkek karakterler genelde ya çok güçlü ya çok mağdur yazılır. Kemal ise arada. Ve Çelikkol bu “arada kalmışlığı” sessizce ama çok net oynuyor. Büyük jestlerle değil; bakışla, geciken bir refleksle, yanlış bir cümleyle.
Emine Meryem’in algoritma dışı olmasını tebrik ediyorum

Ve tam bu dengeyi kuran yerde dizinin belki de en güçlü hamlesi geliyor: Afife karakteri ve onu canlandıran Emine Meyrem.
Emine Meyrem’in çizdiği oyuncu profili, uzun zamandır ekranda görmeyi özlediğimiz türden. Standart bir “trend yüz” değil. Algoritmaya uygun bir güzellik değil. Afife, yaş ortalaması kırk olan, hayat görmüş, hayal kırıklığı biriktirmiş bir senarist kadın. Mizahı güçlü ama bu mizah bir şirinlik stratejisi değil; hayatta kalma biçimi. Sürekli “hayır” cevabıyla cebelleşen bir kadın Afife. Sektörden, hayattan, insanlardan… Ve belki de en önemlisi, kendisine de sık sık “hayır” diyen biri.

Bu çok kıymetli bir yer. Çünkü Afife, “güçlü kadın” klişesinin tam karşısında duruyor. Bağırmıyor, slogan atmıyor, ders vermiyor. Gücü, sınır çizebilmesinde. Yorulabilmesinde. Vazgeçmekle direnmek arasındaki o ince çizgide kalabilmesinde. Emine Meyrem’in yüzünde gördüğümüz şey de tam olarak bu: Hayatın izleri. Pürüzsüzlük değil, hikâye.
Onu izlerken “ne kadar gerçek” demiyorsunuz sadece; “ne kadar tanıdık” diyorsunuz. Çünkü Afife, herkesin alkışladığı bir kadın değil. Çoğu zaman görmezden gelinen, “sonra bakarız” denilen, cevabı ertelenen bir kadın. Mizahı, o ertelenmişliğin içinden çıkıyor. Ve dizi, bu mizahı ucuzlatmadan taşıyor.

Yavuz Turgul evrenini bilenler için tanıdık bir his bu. İyi-kötü ayrımının net olmadığı, herkesin biraz yaralı olduğu bir dünya. Kimse tamamen masum değil ama kimse de bütünüyle kayıp sayılmıyor. Yönetmenlik tercihleri de bu hissi besliyor: Büyük dramatik patlamalar yerine küçük çatlaklar. O çatlaklardan sızan duygular.
Oyunculukların genel tonu da bu bilinçle kurulmuş. Abartı yok, nümayiş yok. Herkes sadece rolünü oynamıyor; karakterini taşıyor. Bu da diziyi izlerken bir hikâye seyretmekten çok bir hayata tanıklık ediyormuş hissi yaratıyor.

“Ayrılık da sevdaya dahil” cümlesi kulağa romantik gelir. Ama dizi bu cümleyi süslemiyor. Ayrılığı yüceltmiyor, sevdadan bir masal çıkarmıyor. Aksine şunu söylüyor: Ayrılık bazen kaçınılmazdır. Sevda her zaman kurtarmaz. Ama ikisi de insanı dönüştürür. İstemesen de.
Belki de bu yüzden bu dizi, bugünün ekranında ayrıksı duracak. Seyirciyi rahatlatmak gibi bir derdi yok. Teselli etmiyor, moral vermiyor, “her şey geçecek” demiyor. Sadece eşlik ediyor. Ve bazen tam da buna ihtiyacımız var.
Unutmadan ayrılanlar da hâlâ sevgili değil 🙂 Bu kısma düşmeyelim.