Episode Dergi Haziran sayısında Ozan Kırbıyık, Boran Kuzum’un benzersiz tarzını inceliyor.
Kırmızı halılar çoğu zaman birbirinin tekrarı gibi görünür. Kusursuz smokinler, risksiz seçimler, ezberlenmiş siluetler… Son yıllarda ise bu ezberi bozan birkaç isimden biri var: Boran Kuzum.
Çünkü Boran Kuzum yalnızca giyinmiyor; bir karakter inşa ediyor.
1 Ekim 1992’de Ankara’da doğan, İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Sahne Sanatları Bölümü Tiyatro Anasanat Dalı’ndan mezun olan oyuncu, kariyerinde olduğu kadar görünümünde de konfor alanını tercih etmeyen isimlerden. Belki de konservatuvar disiplininden gelen o “bedenle hikâye anlatma” refleksi, bugün onu kırmızı halıda farklı kılan en önemli unsur.
Geniş kitleler onu ilk olarak Analar ve Anneler dizisiyle tanıdı. Ardından Vatanım Sensin dizisindeki Leon karakteriyle dikkatleri üzerine çekti ve kısa sürede kuşağının en çok konuşulan oyuncularından biri haline geldi. Kariyerinde Şahin Tepesi, Hakan: Muhafız, Saygı, Bir Ruh Macerası ve Mucize Aynalar gibi farklı tür projelerde yer alarak tek bir karakter tipine sıkışmayan bir oyunculuk çizgisi oluşturdu. Özellikle dönem işleri ve karakter odaklı yapımlardaki performansı, onun sahne disiplinini ekrana taşıyabilen oyuncular arasında gösterilmesini sağladı.
Tam da bu dönemde, Emmy ödüllü Dan Levy ve Rachel Sennott’un yaratıcı ekibinde yer aldığı Netflix yapımı Big Mistakes dizisinin ana kadrosuna dahil olması tesadüf değil. Yusuf karakteriyle uluslararası izleyici karşısına çıkan Kuzum, aynı zamanda Amerikan yapımı bir Netflix dizisinin ana oyuncu kadrosunda yer alan ilk Türk oyunculardan biri olarak kariyerinde yeni bir sayfa açıyor.
Ancak Boran Kuzum’u konuşmaya değer kılan yalnızca bu başarı değil.
Çünkü o, son yıllarda erkek kırmızı halı giyiminin içine sıkıştığı steril ve öngörülebilir estetik anlayışa da sessiz bir itiraz getiriyor.
Yüksek belli pantolonlar, dramatik paça boyları, platform tabanlar, topuklu ayakkabılar, geniş yakalar, dökümlü kumaşlar, keskin terzilik detayları…
Onun gardırobunda moda yalnızca şık görünmenin değil, bir tavır ortaya koymanın aracı.
Kuzum’un stil kodlarına bakıldığında 1970’lerin glam-rock estetiğinden, David Bowie’nin Ziggy Stardust dönemindeki sahne kostümlerinden, Mick Jagger’ın cüretkâr siluetlerinden, Bianca Jagger döneminin Studio 54 ruhundan ve Yves Saint Laurent’in erkek giyimine kazandırdığı özgürlük fikrinden izler görmek mümkün. Bunun yanında 1960’ların sonu ile 1970’lerin başında erkek modasında yükselen yüksek belli pantolonlar, geniş paçalar ve akışkan kumaşlar da onun görünümünde sık sık karşımıza çıkıyor.
Bugünün moda dünyasında Boran Kuzum, erkek giyimine dair yerleşik kabulleri yeniden düşünmeye davet eden isimlerden biri olarak öne çıkıyor. Oyuncunun tercihleri yalnızca ne giydiğiyle değil; kıyafetleri taşıma biçimiyle de dikkat çekiyor. Yıllardır tekrar eden maskülenlik kodlarına farklı bir yorum getirirken bunu bir gösteri ya da provokasyon alanına dönüştürmüyor; aksine kendine ait, tutarlı ve özgün bir estetik dil kuruyor.
Bu nedenle Boran Kuzum’un galalarda tercih ettiği topuklu ayakkabılar yalnızca bir aksesuar olarak okunmuyor.
Bir duruş.
Bir estetik tercih.
Bir ifade biçimi.
Bir öneri.
Bir meydan okuma.
Çünkü moda tarihinde topuklu ayakkabı başlangıçta erkeklere aitti. 17. yüzyılda özellikle Pers süvarilerinin kullandığı topuklu ayakkabılar, Avrupa aristokrasisine ulaştıktan sonra güç ve statünün sembolüne dönüştü. Fransa Kralı XIV. Louis’nin kırmızı topuklu ayakkabıları bunun en bilinen örneklerinden biri olarak kabul edilir. Kuzum’un bugün yaptığı şey de aslında yeni bir şey yaratmak değil; unutulanı günümüze taşımak.
Türkiye’de erkek oyuncuların büyük bölümü hâlâ klasik smokinlerin güvenli sınırlarında dolaşırken Kuzum’un görünümü daha çok uluslararası moda haftalarında, Cannes kırmızı halısında ya da Saint Laurent, Gucci ve Celine ön sıralarında görmeye alışık olduğumuz estetiğe yakın duruyor.
Bu yüzden onun stilini yalnızca “iyi giyinmek” başlığı altında değerlendirmek eksik kalıyor. Çünkü Boran Kuzum’un gardırobu bir moda arşivini, bir dönem araştırmasını ve güçlü bir stil bilincini içinde taşıyor.
Ve belki tam da bu nedenle bugün onu farklı kılan şey ne giydiği değil; giydiği her parçanın arkasında bir referans, bir hikâye ve bir düşünce olması.
Kırmızı halıda yürüyen yalnızca bir oyuncu değil.
Kendi estetik manifestosunu yazan bir figür.
