Episode Dergi Temmuz sayısında Aleyna Alkan İngilizce konuşmaktaki çekincelerimizin nedenlerine bakıyor.
Yabancı biriyle İngilizce konuşurken çoğumuz kendimizi daha rahat hissediyoruz. Kelimeyi yanlış söylesek de devam ediyoruz. Cümlemiz yarım kalsa bile anlatmaya çalışıyoruz. Çünkü karşımızdaki kişi ne söylemek istediğimizi anlamaya çalışacak. Aynı durum bir Türk’le konuşurken nedense değişiyor. Ses tonumuz düşüyor, aklımızdaki kelimeler birbirine karışıyor, bildiğimiz yapıları bile kullanamaz hale geliyoruz.
Aslında değişen tek şey dil değil. Değişen, bizi dinleyen kişi. Yıllardır İngilizce öğretmenliği yapıyorum. Sınıfta bunun sayısız örneğine şahit oldum. Yabancı bir misafir geldiğinde konuşmak için gönüllü olan öğrenciler, karşılarına başka bir Türk öğrenci geçtiğinde göz teması kurmaktan bile çekiniyor. “Hocam ya yanlış söylersem?” cümlesini o kadar sık duyuyorum ki, zamanla bunun İngilizceyle değil, bambaşka bir duyguyla ilgili olduğunu fark ettim.
Biz aslında hata yapmaktan değil, hata yaparken görülmekten çekiniyoruz. İngilizce, bizde uzun yıllar boyunca bir iletişim aracı olmaktan çok, başarı göstergesi gibi sunuldu. Konuşmaya başladığınız anda sadece ne söylediğiniz değil, nasıl söylediğiniz de değerlendiriliyor. Telaffuzunuz, aksanınız, kullandığınız kelimeler… Hatta bazen birkaç saniyelik duraksamanız bile. Böyle olunca insanlar konuşmaktan çok, görünmez bir sınava giriyormuş gibi hissediyor. Oysa dilin doğası böyle değil.

Anadili İngilizce olan insanlar da konuşurken kelime arıyor, cümlesini yarıda bırakıyor, bazen kendini düzeltiyor. Günlük hayatta kusursuz konuşan insan sayısı zaten çok az. Ama biz, İngilizce konuşurken kendimizden kusursuzluk bekliyoruz. Bu beklenti de konuşma cesaretimizi elimizden alıyor. Sanırım bunun temelinde eğitim alışkanlıklarımız da var. Yıllarca bize doğru cevap öğretildi. Yanlış yapmak eksi puandı. Boş bırakmak daha güvenliydi. İngilizce de zamanla konuşulan bir dil olmaktan çıkıp yanlış yapılmaması gereken bir derse dönüştü. Hâlâ birçok kişi İngilizce konuşurken test çözer gibi düşünüyor; önce cümleyi zihninde kuruyor, zamanını kontrol ediyor, doğru preposition’ı arıyor, sonra konuşmaya karar veriyor. O sırada konuşma çoktan bitmiş oluyor.
Bir de birbirimize yaklaşımımız var. Türkler olarak, biri İngilizce konuşmaya başladığında çoğu zaman anlatmak istediğine değil, yaptığı hataya odaklanıyoruz. Bir kelimenin telaffuzu, eksik kullanılan bir ek ya da yanlış seçilmiş bir zaman… Belki iyi niyetle düzeltiyoruz ama çoğu zaman bunun karşı tarafta nasıl bir etki bıraktığını fark etmiyoruz. Sonraki konuşmada daha kontrollü oluyor ve hiç konuşmamayı tercih ediyor. İşin ilginç tarafı, bunu yabancılara yapmıyoruz. Çünkü onlardan mükemmel Türkçe beklemiyoruz.
Yanlış söylediklerinde onları cesaretlendiriyoruz, ne demek istediklerini anlamaya çalışıyoruz. Aynı anlayışı birbirimize göstermekte zorlanıyoruz. Ancak İngilizce yalnızca İngilizlerin ya da Amerikalıların dili değil. Dünyanın ortak iletişim dili. Hint aksanıyla konuşan da var, İtalyan aksanıyla
konuşan da, Japon aksanıyla konuşan da. Kimse bu yüzden iletişim kurmaktan vazgeçmiyor. Çünkü önemli olan aksan değil; anlaşabilmek.

Bence bizim en büyük yanılgımız burada başlıyor. İngilizceyi doğru konuşmayı, rahat konuşmanın önüne koyuyoruz. Derslerde öğrencilerime sık sık şunu söylüyorum: “Bugün on hata yapın ama on cümle kurun.” Çünkü yapılan her hata, öğrenmenin bir parçası. Kurulmayan cümleler hiçbir şey öğretmiyor. İnsan konuşmadan akıcılık kazanamıyor. Bu yüzden konuşma cesareti, dilbilgisinden çok daha değerli.
Türkiye’de, “İngilizce biliyorum ama konuşamıyorum,” diyen insan sayısı gerçekten çok fazla. Çoğunun kelime bilgisi de günlük konuşmaya yetecek düzeyde. Dilbilgisi eksik değil. Eksik olan şey, rahat hissedebileceği bir ortam. Belki de yıllardır aradığımız sorun tam olarak bu. Çünkü insanlar yargılanacaklarını düşündükleri yerde konuşmaz; güvende hissettikleri yerde konuşur.
Belki de bir gün, iki Türk karşılaşıp İngilizce konuşmaya başladıklarında kimse gülmeyecek, kimse birbirinin hatasını yakalamaya çalışmayacak. Sadece sohbet edecekler. İşte o gün, İngilizce bizim için gerçekten öğrenilmiş bir ders değil, yaşayan bir dil olacak. Ve yıllardır bizi durduran şeyin İngilizce olmadığını anlayacağız.
