Psikanaliz: Your Honor

     Psikanaliz: Your Honor

    Esra Koçak’ın bu Your Honor incelemesi, Episode’un 25. sayısında yayımlanmıştır.

    “Ahlaki evrenin yayı uzundur ama adalete doğru eğilir.”Martin Luther King

    Kendisi de eski bir avukat olan yapımcı Peter Moffat’ın hukuk draması Your Honor, vurucu ve etik ikilemli konusuyla bu yılın dram ve gerilim açısından zengin bir dizisi oldu. Dizinin senaryosu kadar, başta Bryan Cranston’ınki olmak üzere şahane oyunculuğu, dizinin bize sunduğu ikilemi ve bunun yarattığı huzursuzluğu kendimizi karakterlerin yerine koyarak iliklerimize kadar hissetmemize neden oldu. 

    Dizide Michael Desiato’yu, bir mahkeme oturumunda tanırız. Kürsüdeki polis, yargılanan siyah kadını suçlar. Michael ise polise sorular sorarak söylediklerini çürütür. Michael adalete öylesine önem veriyordur ki bu oturumdan önce suçun yaşandığı iddia edilen evin nasıl bir yer olduğunu gidip görmüş ve mimarisi hakkında fikir edinmiştir. Basit gözüken bir uyuşturucu davası için araştırma yapmıştır ve aslında yargının tarafında gözüken polisin sözlerini çürütmekten ve sabıkalı bir kadını temize çıkarmaktan imtina etmemiştir. Hatta bunun ardından mahkeme başkanı Yargıç LeBlanc kendisini uyarır. Adalete inancı işleyişi yavaşlatıyor, detaylara ve adil olmaya gösterdiği inanç mahkemede tıkanıklık yaratıyordur. Michael ise ne olursa olsun aynı şekilde yargılama yapmaya ve adil olanı kovalamaya devam eder.

    Öte yandan Michael’ın oğlu Adam’ın yaptığı ve dizinin dramatik açılışı olan ölümlü trafik kazası vardır elimizde. Adam, Rocco’ya çarpmış, onun ölümüne neden olmuş ve şok içindeyken olay yerinden kaçmıştır. Adalet tesis edilememiştir. Michael başta oğlunu adalete teslim etmek ister, ta ki ölenin bir mafya babasının oğlu olduğunu fark edene kadar. O noktada artık adaletin karşısındaki şey, oğlunun mahkûmiyeti değil, oğlunun hayatı haline gelir Michael’ın kafasında.

    Michael inanılmaz bir hızla değişmiştir. Adaletin yılmaz savunucusuyken bir anda adaleti engellemek için elinden geleni ardına koymayan bir figüre dönüşür.

    Adaletin dağıtıcılarından Michael’ın adalet sisteminin güvenilir olmadığını ilk itirafı buradadır. Kazara cinayet işleyen oğlunun cezaevi sistemi içinde korunamayacağından emindir. Gerçekten de haklı çıkar. Michael’ın tetiklediği talihsiz olaylar sonucunda suçu üstlenmek zorunda kalan Kofi, öldürülür.

    Bu kritik nokta, hem Michael’ın eylemlerini neden yaptığını anlamamıza hem de Michael’ın o çok önem verdiği adaletin, işlemeyen tarafına en kötü şekilde dahil olduğunu görmemize neden olur. Bundan sonra dizide gerilim arttıkça artar, Michael gibi biz de kendimizi sıkışmış hissederiz. Her şey büyük bir hızla tepetaklak olur. Herkese kızarız, herkesi anlarız; evladını kaybedenleri, evladını kaybetmek istemeyenleri, birilerinin evladı olup kaybolanları…

    Michael inanılmaz bir hızla değişmiştir. Adaletin yılmaz savunucusuyken bir anda adaleti engellemek için elinden geleni ardına koymayan bir figüre dönüşür. Bunu yaparken öylesine ustadır ki şaşırırız, gerçeği ortaya çıkarmak için sisteme karşı duran adam ile oğlunu kurtarmak adına adaleti engellemeye çalışırken profesyonel yalanlar söyleyen adam aynı kişi midir? 

    Yalanları üstüne düşünürken şunu fark ederiz, Michael neredeyse asla yalan söylemiyordur. İlk dramatik yalanı olan benzin istasyonu hadisesinde anlattıklarının aslında kendi gerçeğinin bir parçası olduğunu anlarız dizinin sonlarında. Gerek Dedektif Costello’ya söylediği arabasının çalındığı yalanı, gerekse Lee’ye söylediği onunla görüşmek istediği yalanı aslında yalandan ziyade söylendiği yere uygun düşen gerçeklerdir Michael için. Bir noktada Jimmy, olayları videoya çeken şantajcının ne bildiğini sorar Michael’a. Michael, “Her şeyi,” der. Michael’ın bakış açısından bu yalan değildir, doğrudur; onun için her şeyi bilen şantajcı aslında Jimmy’nin açısından her şeyi bilmiyordur. Michael her yalanında kendi perspektifinden gerçekleri söyler bir açıdan ama tüm bu gerçekler, büyük yalanının ortaya çıkmasını engellemeye yarayan manipülatif, parça gerçeklerdir.

    Michael’ın yalanlarının aslında tam olarak yalan olmayışının Michael’ın adaletle kurduğu derin ilişki olduğunu düşünüyorum. Ne olursa olsun doğru olanı yapmaya dair arzusuyla kurduğu hayat hikâyesinde, bu arzu ile evladının yaşamı karşı karşıya geldiğinde çocuğunun yaşamını seçen ama arzusunu da kolaylıkla bırakamayan bir adam Michael. Sadece onun değil, tüm insanların adaletle kurduğu ilişki, gerek zihinsel yapının gerekse sosyal dokunun çok önemli bir parçasıdır. 

    Your Honor

    Belki biraz da bu derin adalet arzusu nedeniyle dizide olanları izlerken hepimiz adaletsizliğin sancısını hissederiz.

    Adalet kavramının insan için temelini iyi ve kötü ayırımı oluşturur. Bebek doyum ve engellenmeler yaşadıkça iyi ve kötü kavramlarının öncülleri zihninde belirir. İlerleyen dönemlerde ise ebeveynlerin davranışlara karşı ödüllendirici ve cezalandırıcı tutumlar sergilemesiyle de ahlak kavramı gelişmeye başlar. Peki, insanda bu kavramlar ne zaman gelişir? Bu konuya dair psikoloji deneyleri mevcut. Bunlardan birinde 6-10 ay arası bebekler çalışmaya alınmış. Bir kukla diğerine yardım ederken diğeri engellemeye çalışıyor. Kuklalar bebeklerin önüne konulduğu zaman bebeklerin neredeyse tümü yardım eden kuklayı seçiyor. Yani iyi ve kötü algısı çok erken dönemde bile zihnimizde mevcut.

    Adalete gelince… Yine bir başka çalışmada 21 aylık bebeklere, iyi ve kötü davranışlar sergileyen kuklalara şeker verme ya da ellerindeki şekeri alma hakkı verilir. Çocuklar şekeri, iyi davranan kuklaya verip kötü kukladan şekeri alırlar. Bahsedeceğim son çalışmada daha kompleks bir tasarım vardır. 8 aylık bebeklerle yapılan çalışmadaki kuklaların biri kutunun kapağını açmaya çalışır, bir kukla ona yardım eder, diğeri engellemeye çalışır. Ardından ikinci aşamada yardımcı kuklanın yanına gelen iki kukladan biri ona ödül verir, diğeri ise ceza. Daha sonra bu iki kukla bebeklere verildiğinde tüm bebekler iyi kuklaya ödül vereni seçer. İyi davranışa olumlu yanıt beklenen bir sonuçtur, bir sonraki aşama ise çok daha karmaşıktır… Engelleyen kuklanın yanına gelen iki ayrı kukladan biri kötü kuklayı ödüllendirir, diğeri ise cezalandırır. Burada ise çocuklar kötü kuklaya ceza veren kuklayı seçer. Son davranış kötü olsa bile kötü kuklaya kötü davranılması adildir. Yani 8 aylık bebeklerde bile adalet anlayışının temelleri mevcuttur.

    Belki biraz da bu derin adalet arzusu nedeniyle dizide olanları izlerken hepimiz adaletsizliğin sancısını hissederiz. Adaletsizliğin mimarlarından olan Michael da öyle. Dizi ilerledikçe oğlunu nasıl her şeyin üstünde tuttuğunu daha iyi anlarız. Eşinin ölümüyle ilgili detayları saklamasının en önemli nedeni, oğlunun zihnindeki anne imgesinin kirlenmemesidir. Kendisi ihanete uğramış bile olsa kendi yaşantısının önüne koyar oğlunu. Aslında kazadan sonra aldığı kararlar da öyledir. Bırakın adaleti, kendi yaşamını bile ateşe atar.

    Dizide adalet duygumuz her an sarsılır. Herkesin haklı olduğu noktalar vardır. Peki, dizinin temel eksenini oluşturan adalet, gerçek dünyada sağlanabilir mi? Adaletin gözleri bağlı sembolü Themis, adalete dair çok önemli ve dizide de vurgulanan bir unsura dikkati çeker. Karşıdaki kişiyi “görmenin” adil olmaya etkisi olabileceği gerçeği. Dizide siyahlar her zaman dezavantajlıdır. Nitekim suçlu olmadığı halde hapse giren ve hatta öldürülen Kofi, Jimmy Baxter tarafından öldürülen ailesi, tamamı siyahtır…

    Yani adaletin sembolü Themis’in gözlerinin bağlı oluşu gerçekten de önemldir; hem yargılananın doğru yargılanması ve haksızlığa uğramaması hem de haksız yere salıverilip mağdurun haksızlığa uğramaması için kritik bir detaydır.

    Themis’in gözleri bağlıdır; yargıçların da gözleri bağlı olsa daha mı iyi işlev görürlerdi diye düşünen bilim insanları, Yapay Zekâ ile New York yargıçlarının karşılaştırıldığı bir çalışma yapmışlar. 2008-2013 yılları arasında mahkemeye çıkan davalar içinde 400.000 serbest kalma kararı olmuş. Yapay Zekâ, 400.000’i serbest kalan toplam 550.000 davayı, davalıların dosyalarındaki yaş ve sabıka kaydı verileriyle incelemiş. Yargıçlar ise bildiğimiz üzere avukatların ve savcının iddialarını dinleme, yargılanan kişiyi görme şansına sahipmiş. Yapay Zekâ serbest kalacak 400.000 kişiyi kendi kriterlerine göre, salt yaş ve sabıka kayıtlarına seçmiş. Sonuçta Yapay Zekâ’nın seçtiği ve serbest bıraktığı topluluğun, yargıçların seçtiklerine kıyasla serbest bırakılma sonrası %25 oranda daha az suç işlemiş bir grup olduğu görülmüş.

    Yani adaletin sembolü Themis’in gözlerinin bağlı oluşu gerçekten de önemldir; hem yargılananın doğru yargılanması ve haksızlığa uğramaması hem de haksız yere salıverilip mağdurun haksızlığa uğramaması için kritik bir detaydır.

    Aslında adalet, bir açıdan bakarsak suçlu hissetmeyen bir suçlunun, suçluluk duygusunun ikamesidir. Michael ve Adam’ın suçlarının ve adaletten kaçışlarının  yarattığı suçluluk duygusunun sembolleri, dizide süreğen olarak kendilerini gösterirler. Saklanamayan kanlı tişörtler, öldürülen şantajcının beyin parçaları, Adam’ın neredeyse kendisini yakalatmak istercesine davranışları  Desiatoların suçluluğunun tezahürleri gibidir.

    Michael kendi yargıçlık pratiğinde de hatalara inanan ve affedici bir insan olduğu için, oğlunun hatası için hayatından olmasını kabul edemez. Gerçekten de adalette doğru yargılamanın önemi kadar, kararların ve uygulamaların sertliğinin de önemi bulunmaktadır.

    Doksanlı yılların başında California’da genç bir kızın çantası çalınırken vurularak öldürülmesinin ardından ölen kızın babası tarafından oluşturulan kampanya sonucu “üç vuruş yasası” diye bir yasa teklifi ortaya çıkarılır. Aile, sabıkalı katilin dışarıda oluşunun sebebini, yasaların yumuşaklığı olarak görerek bu taslağı oluşturma niyetine girmiştir. Üç vuruş yasasına göre ikinci suçunu işleyen birisi iki kat ceza alacak, üçüncü suçu işleyen bir kimse ise yirmi beş yıl ile ömür boyu arasında hapis cezası alacaktır. Referandumda büyük farkla kabul edilen bu yasanın sonucu ne olmuştur peki? İlk 6 yılda cinayet %41, hırsızlık %38 azalır. Böyle bakınca çok başarılı gözüken bir tasarı olmakla birlikte, üstüne düşünülmesi gereken bazı önemli detayları da barındırır bu yasa. Özellikle genç erkekler için kriminal aktivitenin yoğun olduğu gençlik çağlarında onları kilitli kapılar ardında tutmak tekrar suç işleme ihtimalini düşürmek için gerçekten de mantıklı olabilir. Ancak orta yaşlı bir erkeğin suç işleme sıklığı ve olasılığı zaten yaşla azalır. Ayrıca bu erkeklerin genellikle aileleri, çocukları vardır. Ailesinden bir bireyin hapiste yatması evdeki çocukların suç işleme, hapse girme ve psikiyatrik hastalığa yakalanma olasılıklarını yüzlerce kat artırmaktadır. Üç vuruş yasasına göre, işlenen suçların içeriği önemli değildir. Dizideki bir mahkeme oturumundaki gibi et çalan bir adam da, bisiklet çalan bir genç de eğer bu ikinci suçuysa iki kat, üçüncü suçuysa en az 25 yıl ceza almaktadır. Bu durum minör suçlarda yatış süresini artırarak içeride uzun kalan kişinin daha da kriminalize olmasına sebebiyet verebilir veya adil olmaktan çok uzak ve uzun vadede suçu artıracak bir durum yaratır. 

    Your Honor

    Suçluluk, bir cesedin parçalarını salonun ortasında görmek gibidir; intikam hırsı küçük çocukları ve annelerini evleriyle birlikte yok etmeye benzer. 

    Özetle adalet; derin, köklü, çetrefilli, sağlanması çok zor ve insan hayatı üzerinde büyük etkilere sahip bir kavramdır. Dizideki temel gerilim ve ikilem, adalete dair bütün bu karmaşayı bize bir hikâyeyle sunmaktadır aslında. Ölenin ailesi haklıdır, öldürenin ailesi de öyle; oğlunu öldürenin yakalanmasını istemek haklı bir istektir, oğlunun öldürülmemesini istemek de öyle. Dizi, adaletin sağlanmasının ne denli güç olduğunun hikâyeleştirilmiş halidir neredeyse. Suçluluk, bir cesedin parçalarını salonun ortasında görmek gibidir; intikam hırsı küçük çocukları ve annelerini evleriyle birlikte yok etmeye benzer. 

    Breaking Bad’deki Walter White rolüne benzer gibi gözüken bir rolle karşımıza çıkan Bryan Cranston, davranışlarındaki belirgin kırılma benzeşse de burada Breaking Bad’deki gibi bir narsisisti canlandırmaz. Michael suçluluk duyan, pişmanlık hisseden ama çocuğunun hayatını her şeyin, hatta kendi hayatının önüne koyan bir adamdır sadece. Hayat, insanları istedikleri ya da oldukları şeylerden çok uzağa düşürebilir gerçekten de. Yazının epigrafında olduğu gibi dizide de ahlakın yayı eğilir, eğilir ve suçlu olan Adam’ın ölümüyle sonlanır dizi. Bu adil midir peki? Baxterlar için evet, Michael için hayır. 

    Kusursuz adalet, olanaklı olmayabilir ama ahlaki evrenin eğilip adalete meyletmesini hepimiz arzularız, 8 aylık bebekler için de böyledir, diziyi izleyenler için de, yazıyı okuyanlar için de. Your Honor bize adaletin ne kadar mühim ve ona ne denli ihtiyacımız olduğunu anımsatan bir yapım bana kalırsa. Adaletin tesis edilmesi hem bireysel hem toplumsal anlamda yatıştırıcıdır. İnsanı hizalayan en temel unsurlardan biri adalet olduğu için, kapsayıcı bir işlev görür, huzur için şarttır. Adaletin yitip gitmesi, bakımvereni tarafından kapsanamayan, yatıştırılamayan bir çocuğun huzursuzluğuna benzer bir duygu yaratır toplumda. En temel taşı yerinden oynamıştır. Üstüne hangi taş konulursa konulsun o taş da sallantıdadır bu yüzden. Dizideki gibi, hayatta da adaletsizlik gerilimi artırır, temel değerler yitip gider, adaletsizliğin finali ise izlediğimiz üzere kaotik, acılı ve dramatik olur. Ve yine dizide gördüğümüz üzere, adaletsizliğin üzerinden yeterince vakit geçtiğinde bugünün haksız kazananları daima yarının kaybedenleri haline gelir.

    Benzer İçerikler