Sevdiğim Sensin dizisindeki modern Külkedisi anlatısını incelediğimiz bu yazıda Dicle ve Erkan’ın hikâyesi üzerinden toplumsal rollerin ve klasik masal kalıplarının nasıl tersyüz edildiğini keşfedin.
Mucizelerin bile gerçekleşmesi biraz zaman alır.” – Külkedisi
Küçükken bize anlatılan masallarda, bir prensin gelip sizi bulunduğunuz yerden alıp götürmesi ve hayatınızı sihirli bir değnek değmiş gibi bir anda değiştirmesi büyüleyici gelirdi. Büyüdükçe anladım ki asıl büyü, bir başkasının sizi kurtarmasında değil; insanın kendi hayatını nasıl var ettiğinde saklı.
Sevdiğim Sensin, ilk bakışta bu eski masalın bir devamı gibi duruyor. Ama Feride’nin hikâyeye dahil olmasıyla yönünü değiştiriyor. Çünkü bu kez karşımızda kurtarılmayı bekleyen bir kadın değil, ne olursa olsun yaşamayı sürdüren bir kadın var.

Yarım Kalan Masal
Dicle’nin yarım kalmış bir masalı var. Ablasının sonunu okuyamadığı Külkedisi gibi, onun hayatı da tamamlanmamış bir hikâyeyi andırıyor. Külkedisi’nin bir evi vardır ama o evde bir kimliği yoktur; adı bile kendine ait değildir, küllerden türetilmiştir. Görünmezdir. Dicle de öyle. İçinde bulunduğu düzen, ait olduğu coğrafya ve ailesi onu sürekli siler. Ne adı ne de hayatı gerçekten ona aitmiş gibi hissettirir.
Oysa herkesin hayatı bir hikâyedir ve o hikâyenin ana karakteri kendisidir. Dicle ise kendi hikâyesinde arka planda kalmış bir karakter. Sanki hayatının merkezinde değil de başkasının yazdığı bir hikâyenin içinde var olmaya çalışıyor gibi.
Balo Anı: Geçici Bir Mucize
Masallarda aşk çoğu zaman bir “balo anı”dır. Kısa süreli bir mucize, gerçek hayatın dışında parlayan bir an. Külkedisi için balo, ilk kez gerçekten görüldüğü, fark edildiği o büyülü andır. Ama o anın bile bir sınırı vardır. Saat gece yarısını vurduğunda her şey biter.
“Sana daha önce kimse ne istediğini sormadı mı?”
“Sen sordun.”
Sevdiğim Sensin‘de Dicle için de aşk tam olarak böyle bir yerden geçiyor. Bir “geçici mucize” gibi. Bu yüzden Erkan’ın onu sevmeyeceği fikrine kendini çabucak alıştırıyor. Ama Erkan’ın ona ne istediğini sorması, o istiyor diye gelinlik alması, doğum gününü kutlaması, onun için kendi hayatından vazgeçmesi… Dicle’ye ilk defa gerçekten değerli olduğunu hissettirmeye başlıyor. Onunla olduğu anlarda seviliyor, görülüyor, hissediyor. Ama sonra yine acı gerçeklik geri geliyor. Tıpkı gece yarısından önce bitmek zorunda olan bir masal gibi.

Cam Ayakkabının Yön Değiştirdiği Yer
Masalda cam ayakkabı, Külkedisi’nin kimliğinin kanıtıdır. Herkese uymaz; yalnızca ona aittir. Onu diğerlerinden ayıran, görünmeyeni görünür kılan şeydir. Sevdiğim Sensin‘de Dicle’nin hikâyesinde ise bu metafor yer değiştirir. Onu gerçekten anlayan, gören kişi, onun “cam ayakkabısı” gibidir. Yani Erkan, ayakkabıyı getiren prensten çok Dicle’ye uyumlanan bir ayakkabı aslında.
“Bana kol kanat gerdin. Benim de kanatlarım varmış onu gösterdin.”
Nitekim Sevdiğim Sensin‘de Dicle’nin ayakkabısının tekinin kaybolduğu o sahne, bu metaforu neredeyse görünür kılıyor. Erkan ayakkabıyı bulur, onun peşinden koşar. Ama Dicle durmaz. Kendi yoluna devam eder ve kendine başka bir ayakkabı bulup onu giyer.
Dicle ve Erkan’ın hikâyesi izlemeye alıştırıldığımız “erkek değişir, kadın uyum sağlar” hattını tersine çeviriyor. Yavaş yavaş Dicle Erkan’a değil, Erkan Dicle’ye dönüşmeye başlıyor. Dicle kendi kimliğinden, kıyafetlerinden, geldiği yerden vazgeçmiyor. Aksine, olduğu gibi sevilmesi gerektiğini hem kendine hem Erkan’a hem de izleyiciye kabul ettiriyor. Ve zamanla Erkan, Dicle’ye ve dünyasına yaklaşmaya hatta bu dünyaya alışmaya başlıyor. Çünkü sevindirici bir şekilde bu hikâyede değişen kadın değil, kadına bakma biçimi.
“Sen de oraya baya yakıştın.”
Başka Bir İhtimal: Civan
Sevdiğim Sensin‘in bir diğer aksı, Nilüfer ve Civan üzerinden kurulan ilişkiyle bu anlatıyı derinleştiriyor. Civan, Dicle’nin abisi olmasına rağmen büyük abilerinin aksine başka bir ihtimali temsil ediyor. Onu kötülüğe sürükleyen şey yalnızca kendi seçimleri değil; içinde büyüdüğü düzen, yaşadığı coğrafya ve maruz kaldığı baskı.
Bu yüzden bu hikâyede kimliksiz olan tek kişi Dicle değil. Civan da kendi hayatının içinde benzer bir sıkışmışlıktan geçiyor. Ve belki de en çarpıcı olan, bunun bir erkek karakter üzerinden kurulması. Böylece hikâye yalnızca bir kadının görünmezliğiyle değil, bir insanın var olma mücadelesiyle ilgilenmeye başlıyor. Tam da bu yüzden, bu hikâye yalnızca karakterlerin değil, anlatılan masalın da yönünü değiştiriyor.
Belki de çocukluğunda Dicle’ye okunan Külkedisi masalının yarım kalmasının sebebi, Dicle’nin farklı bir sonu olacağındandır. Çünkü onun masalında Erkan, onu kurtaran değil, onunla aynı yolda yürümeyi öğrenen kişidir.
