40. İstanbul Film Festivali: Dünyanın En Güzel Oğlanı

     40. İstanbul Film Festivali: Dünyanın En Güzel Oğlanı

    70’li yıllarda dönemin en önemli yönetmeni Luchino Visconti, uzun yıllar boyunca filminde oynayacak çocuğu bulma arayışına girer. Ülke ülke gezen ve okulların sınıflarında tüm sarı saçlı erkek çocukları toplayıp teker teker inceleyen yönetmen Björn Andersen’le karşılaştığında ise aradığı Tadzio’yu artık bulduğuna inanmıştır. Güzel bakışları, altın sarısı saçları ve tarifsiz cazibesiyle herkesi kendisine hayran bırakan Andersen ise Visconti tarafından “Dünyanın En Güzel Oğlanı” olarak ilan edilir…

    Sinema ya da dizi sektöründe çocuk oyuncu olmak dışarıdan bakıldığında ışıltılı bir hayat izlenimi sunabilir. Ancak pencerenin içeri kısmındaki hikâyelerin büyük bir bölümü hüzne ulaşan sonuçlardan bir türlü kurtulamayabiliyor. Elbette ki çocuk oyuncu olup şuanda da kariyerini başarıyla sürdüren önemli isimler mevcut. Fakat söz konusu küçük yaşta aniden gelen şöhret basamaklarını çıkma durumuysa şayet sektör içinde kesinlikle yalnız kalınmaması gerekiyor.

    2021 Sundance Film Festivali’nde dünya prömiyerini yapan Dünyanın En Güzel Oğlanı da; genç yaşta gelen şöhretin yıkıcı etkilerini gösteren sarsıcı bir belgesel. Merkezine ünlü İtalyan yönetmen Luchino Visconti’nin Venedik’te Ölüm filminin odak noktasındaki Björn Andersen’i yerleştiren bu belgesel, sinema sektöründe şöhretle gelen istismar vakaları açısından önemli bir örnek niteliği taşıyor. 1971 yılında henüz 16 yaşındayken Venedik’te Ölüm filminde Tadzio’yu oynayan Andersen, o filmin 50 sene sonrasında çekilen bu belgesel vesilesiyle kendi kariyer yolu ve edindiği şöhretin etkilerine bakıyor. 

    Visconti’nin filmiyle birlikte aniden dünyanın gündemine yerleşen 16 yaşındaki bu çocuk, sonrasındaysa tam anlamıyla kurtlar sofrasının ortasında kalır. 1971 yılında çok kısa bir süre içerisinde tüm dünyaca tanınan ve masumane gülüşüyle o dönemlerin simgesine dönüşen Andersen, buna karşın kapitalist simsarlar ve çıkarcı insanların hedefinden uzun bir süre çıkamaz. Her ne kadar televizyon dizileri ve filmler üzerinden devam etmiş olsa da içindeki buhran ve çaresizlik hissinden bir türlü kurtulamadığını vurgulayan 66 yaşındaki oyuncu, kendisi adına çekilen belgeselinde geçmiş ve şimdiki dönemine dair önemli yaşanmışların vurgusunda bulunmuş.

    Filmin genelindeki değinilmek istenen mesele mevcut sektördeki başıboşluk ve istismar halleri. Daha doğrusu Andersen’in içinde bulunduğu ve kimse tarafından önemsenmeyen istismar. Bu durum, şöhretle birlikte gelen getirilerle birlikte henüz 16’sında olan bir çocuk açısından oldukça yalnızlık ve çaresizlik hissine neden olmuş. Belli kısımlarında Andersen’in şimdiki yaşantısına dair de kesitler sunan belgesel, anlatmaya çalıştığı meseleye mümkün mertebe sadık kalmaya çalışmış. 

    Bütününde Andersen’in kariyer basamakları, yaşanmışlıkları ve özel hayatındaki çalkantılı gidişatı bulunduran Dünyanın En Güzel Oğlanı filminde esas mesele ise yalnızlık ve çaresizlik hisleri üzerine tasarlanmış. Daha doğrusu Björn, hayatında var olan tüm aksiliklerin yegane sorumlusu olarak kendisini gördüğü bir döneme dair önemli bilgiler aktarıyor belgesel içerisinde. Bizim ülkemizde ana haber bültenlerinde ‘’Son Hali Sevenlerini Üzdü’’ başlığında verilme ihtimali çok yüksek olan bu şöhret hikâyesi, Kristian Petri ve Kristina Lindström’ün belgeselinde gerçekçi yanlarla beslenerek ilerliyor. 

    Björn’ün film sonrasında yapımcıların pazarlama stratejilerinin içinde kayboluşu, Japonya ve Fransa maceralarıyla birlikte ailesel travmaları da geçmiş ve o dönemler üzerinden başarıyla aktarılmış. Özellikle melankoli havasından beslenirken oyuncunun yanı sıra o dönemde yer almış isimler ve aile bireylerinin yorumlarına da yer veren Dünyanın En Güzel Oğlanı, geçmişe dönme isteği duyan, pişmanlıklarla dolu olsa da aslında hiçbir suçu bulunmayan küçük bir çocuğun çığlıklarına 50 sene sonrasında ışık tutabilmeyi başarmış. Hüzün ve çaresizlik hisleri ağır basan bir etkili bir belgesel. 

    Benzer İçerikler