Heated Rivalry’den aşina olduğumuz buz hokeyi romantizmi bu kez bizi Briar Üniversitesi’nin koridorlarına götürüyor. Kanadalı yazar Elle Kennedy’nin aynı adlı kitap serisinden Prime Video için Louisa Levy yönetmenliğinde uyarlanan Off-Campus, buzun sertliğini kampüs romantizmiyle buluşturuyor.
Serinin her kitabı farklı bir çifti konu alırken, Off-Campus‘ın ilk sezonunun odağında ise Garrett Graham (Belmont Cameli) ve Hannah Wells (Ella Bright) var. Dışarıdan bakınca her şey klasik bir BookTok romantizmi gibi duruyor ama bütün o romantik komedi estetiğinin altında, çok daha gerçek ve kırılgan duygular var.
Belki de Off-Campus’ın en güçlü tarafı, aşkı hiçbir zaman büyük ve kesin bir şey gibi başlatmaması. Bu dünyada kimse hissettiği şeyi hemen “aşk” diye adlandıramıyor. Önce küçültüyorlar ve başka isimlerin arkasına saklıyorlar. Çünkü bir şeye gerçekten aşk dediğin anda, onu kaybetme ihtimali de gerçek oluyor. Garrett ve Hannah ilişkilerini fake dating’in arkasına saklarken, muhtemelen ikinci sezonun odak noktası olacak Dean (Stephen Kalyn) ve Allie (Mika Abdalla) ise hissettiklerini yalnızca fiziksel bir yakınlıkmış gibi yaşamaya çalışıyor. Kimse duygularını olduğu haliyle yaşayamıyor. Gerçek insan duyguları gibi; net değil, kontrollü değil ve çoğu zaman insanın planladığından çok daha dağınık.
İki Ayrı Dünya

Garrett dışarıdan bakınca tam anlamıyla bir Amerikan kampüs rüyası: yakışıklı, popüler, zengin, takım kaptanı, herkesin istediği erkek. Ama içinde sürekli babasının sevgisini kazanmaya çalışan bir çocuk var. Hokey onun için hiçbir zaman yalnızca sevdiği bir spor olmamış. Daha çok “sevilme biçimi”ne dönüşmüş. Bu yüzden Garrett’ın başarıyla ilişkisi de sağlıklı değil; çünkü başarı onun için kendini gerçekleştirmekten çok kendini kanıtlamak anlamına geliyor. Sevilmek için başarmak zorunda bırakılmış biri.
Hannah ise madalyonun öteki yüzü. Maddi olarak daha zor koşullarda büyümüş olsa da kendi içinde çok daha bütün biri. Garrett’ın Hannah’a gerçekten âşık olmaya başladığı anın onu piyano başında şarkı söylerken gördüğü an olması da bu yüzden çok anlamlı. Çünkü Hannah onun hiç sahip olamadığı birçok şeyin sahibi.
Hokey sahasıyla piyano arasında da çok güzel bir karşıtlık var. Hokey sahası soğuk, sert ve gürültülü bir yer. Buz, çarpışma, hız, rekabet… Garrett’ın hayatı da biraz böyle. Sürekli güçlü görünmek zorunda olduğu, insanların onu alkışladığı ama gerçekten görmediği bir dünya. Buzun üstüne çıktığında yalnızca Garrett olmuyor; “Phil Graham’ın oğlu” oluyor. Orada değer görmek için iyi oynaması gerekiyor. Sevilmek performansa bağlı hale geliyor.
Piyano ise bunun tam tersi. Daha sıcak, daha kırılgan ve daha içe dönük bir alan. İnsan hata yapabilir, durabilir, hissedebilir. Hannah’ın dünyası da tam olarak bunu temsil ediyor. Garrett’ın Hannah’a bakıp etkilenmesinin sebebi yalnızca güzel şarkı söylemesi değil bence; Hannah’ın o anda tamamen özgür görünmesi. Çünkü Garrett’ın dünyasında hiçbir şey gerçekten özgür değil. Başarı bile bir zorunluluk.
Bu yüzden ilişkileri yalnızca romantik bir yakınlaşma değil aslında. Birbirlerinin eksik taraflarını görmeleri ve yavaş yavaş birbirlerini onarmalarıyla ilgili. Hannah Garrett sayesinde yeniden güvenmeyi öğreniyor. Garrett ise Hannah’dan özgür olmayı. Ve belki de bu ilişkinin en etkileyici tarafı hayatı boyunca buzun üzerinde yaşamış birinin ilk kez birinin yanında çözülmeye başlaması.
Güvenmek

Bir de Justin (Josh Heuston) var tabii. Hannah’ın başlangıçta tek odağı Justin. Çünkü Justin onun hayalini kurduğu her şeye benziyor: müziğin içinden gelen, uzaktan bakınca daha romantik, daha “doğru” görünen biri. Garrett’la fake dating anlaşmasına girme sebebi de hazırlandığı yarışma haricinde Justin’i kıskandırmak ve kendine çekmek istemesi zaten. Garrett ise ilk başta Hannah’ın asla gerçekten yaklaşmayacağını düşündüğü türden biri gibi duruyor; Briar’ın popüler hokey kaptanı.
Hannah’ın geçmiş travması da hikâyeye eklendiğinde asla gerçekten yaklaşmayacağını düşündüğü türden biri. Hannah’ın geçmiş travması düşünüldüğünde bu mesafe daha da anlamlı hale geliyor aslında. Ama zamanla aradaki mesafe kapanıyor çünkü her şeye rağmen Garrett onun yanında gerçekten güvende hissettiği kişiye dönüşüyor. Hannah için en başından beri önemli olan şey de tam olarak bu zaten: birine güvenebilmek.
Hannah’ın yaşadığı travma Off-Campus‘ta yalnızca dramatik bir arka plan olarak kullanılmıyor. Onun bedenle, yakınlıkla ve kontrolle kurduğu ilişkiyi doğrudan etkiliyor. Hannah’ın Garrett’tan istediği şey yalnızca tensel bir yakınlık değil, bedeninin korkuyla değil güvenle hatırlayabileceği yeni bir hafıza yaratmak ve birine yeniden güvenmeyi öğrenme çabası.
Aşkın Başka İsimleri

Ve belki de bu yüzden ilişkileri başından itibaren bu kadar karmaşık ilerliyor. Çünkü ikisi de hislerini doğrudan yaşamak yerine sürekli başka şeylerin arkasına saklanıyor. Hannah, Justin’i hâlâ sevdiğine kendini inandırarak Garrett’tan uzak durmaya çalışıyor. Garrett ise başka kızlara yönelip Hannah’ın onda uyandırdığı duyguları bastırmaya çalışıyor. İkisi de hislerini küçültüyor, başka isimler veriyor, kontrol altında tutabileceklerini sanıyor. Ama bütün o kaçışların içinde, fark etmeden birbirlerine yaklaşmaya başlıyorlar. Çünkü aşk çoğu zaman insanın planlayabildiği bir şey değildir. Ondan uzak durmaya çalıştıkça daha çok içine çekilirsin. Garrett ve Hannah da tam olarak bunu yaşıyor.
Nietzsche, Kant ve Aşk
Tam da burada hikâyelerine paralel ilerleyen özel dersler, yalnızca Garrett’ın notlarını yükseltmeye çalıştığı sahneler olmaktan çıkıyor. Hannah sayesinde dünyaya başka türlü bakmayı öğrenmeye başlıyor çünkü. Kierkegaard, Nietzsche ve Kant üzerinden kurulan o diyaloglar bu yüzden hikâyenin arka planında duran rastgele sahneler gibi hissettirmiyor; aksine ilişkilerinin temelini kuruyor.
Garrett’ın Nietzsche ve Kant’ın aynı anda nasıl haklı olabileceğini sorgulaması, dersin mantığını kavrayamaması boşuna değil. Çünkü Garrett’ın dünyası hep kesin doğrular üzerine kurulmuş. Hayatı boyunca ona hep aynı şey öğretilmiş: ya kazanırsın ya kaybedersin, ya başarılısındır ya başarısız, ya güçlüsündür ya zayıf, ya sevilirsin ya sevilmezsin. Ama Hannah’ın dünyası öyle işlemiyor. İnsan birini sevip aynı anda ondan korkabilir. Bir ilişki hem gerçek hem imkânsız olabilir. İnsan birine güvenip yine de kaçmak isteyebilir. Konu aşksa iki zıt duygu aynı anda gerçek olabilir.
Hannah Garrett’ın hayatında ilk kez “çözülemeyen” biri oluyor. Başlangıçta her şeyi kontrol edilebilir hale getirmeye çalışıyor: fake dating anlaşması, özel dersler, Justin’i kıskandırma planları… Ama sonra Hannah hem sahip olmak istediği hem kaybetmekten çekindiği kişi oluyor. Ve Garrett ilk kez şunu fark ediyor: insan duyguları hokey skorları gibi net değil; bazen sevsen de kaçabiliyorsun kaçsan da sevebiliyorsun.
