Eda Akça, Star TV‘de yayınlanan yeni yaz dizisi Doğanın Kanunu‘nu inceledi.
Alıştığımız Hikâyeler
Romantik komedilerin ve yaz dizilerinin yıllardır değişmeyen bazı kuralları var. Erkek karakterler genellikle kendilerinden eminlerdir, kibirli davranırlar, karşılarındaki kadınları küçümser, onlarla alay eder ve kadınlar için neyin iyi neyin kötü olacağını her zaman en iyi onlar bilirler. Kadın karakterler ise çoğu zaman daha duygusal, anlayışlı, naif tarafta durur. Sanki sevilmek ve kabul görmek için belirli kalıpların dışına çıkmamaları gerekiyormuş gibi.
Buna rağmen seyirci erkek karakterleri karizmatik, çekici ve ulaşılamaz olarak tanımlar. Aynı davranışlar bir kadın karakter tarafından sergilendiğinde ise karizma yerini kibre, özgüven ukalalık ve şımarıklığa bırakır; karakter yalnızca eleştirilmez, çoğu zaman sevgiyi hak edip etmediği de sorgulanır.
Doğanın Kanunu, ilk bakışta bu alışıldık denklemi tersine çeviriyor. Başrollerini Özge Yağız ve Alperen Duymaz’ın paylaştığı dizinin merkezinde Doğa ve Yaman var. Yıllar önce bir iş görüşmesinde yolları kesişen ikili, kötü biten bu karşılaşmanın ardından hayatlarına devam ediyor.
Ancak Doğa’nın Yaman hakkında verdiği hüküm ve onu küçümseyen tavrı yalnızca ilişkilerini değil, Doğa farkında olmasa da Yaman’ın hayatını da derinden etkiliyor. Yıllar sonra ise kader onları bu kez Urla’da yeniden karşı karşıya getiriyor. Böylece hikâye yalnızca bir aşk anlatısına değil, önyargılara, ilk izlenimlere ve insanların değişebilme ihtimaline dair bir yolculuğa dönüşüyor.
Aslında anlatı oldukça tanıdık. Yanlış zamanda karşılaşan iki insanın yıllar sonra yeniden birbirini bulması. Ancak Doğanın Kanunu‘nu ilginç kılan şey hikâyenin kendisinden çok, bu hikâyeyi hangi karakter dinamikleri üzerinden anlattığı. Çünkü Doğa, alışık olduğumuz kadın karakterlere pek benzemiyor. Zaman zaman kibirli, zaman zaman kırıcı. Karşısındaki insan için neyin doğru olduğunu bildiğini düşünecek kadar kendinden emin. Yıllardır erkek karakterlerde görmeye alışık olduğumuz bazı davranışlar, bu kez bir kadın karakterde karşımıza çıktığında onları nasıl yorumladığımızı da yeniden düşünmeye başlıyoruz.
Doğa’nın Kanunu
Doğa’nın birçok davranışı eleştirilebilir. Muhtemelen gerçek hayatta onunla arkadaş olsam bazı tavırlarını değiştirmesini isterdim. Ancak bir karakterin değerini belirleyen şey kusursuz olması değildir. Tam tersine, onu ilginç kılan şey çoğu zaman kusurlarıdır.
Televizyonda erkek karakterlerin kusurları çoğu zaman hikâyenin doğal bir parçası olarak kabul edilir. Öfkeleri, kibirleri, yanlış kararları ya da bencillikleri onları daha az ilginç kılmaz. Hatta bazen tam tersine, karakterlerini inşa eden şey bu kusurlar olur. Kadın karakterler söz konusu olduğunda ise aynı alanın her zaman açıldığını söylemek zor. Onlardan çoğu zaman yalnızca sevilmeleri değil, bunu hak etmeleri de beklenir.
Bu nedenle Doğanın Kanunu‘nun en ilginç ve televizyon adına umut verici tercihlerinden biri Doğa’yı yumuşatmaya çalışmaması. Onu daha kolay sevilen, daha anlayışlı ya da daha haklı bir karaktere dönüştürmek yerine kusurlarıyla birlikte hikâyenin merkezinde tutması.
Kendi Doğasına Dönmek
Ali Bilgin ve Beste Sultan Kasapoğulları’nın yönetmenliğini üstlendiği Doğanın Kanunu, kurduğu dünya ile de bu dönüşümün peşine düşüyor. Dizinin geçtiği Urla da bu okumanın bir parçası gibi. İstanbul’un hızından ve rekabetinden uzaklaşan hikâye, doğanın içinde yeniden şekilleniyor. Ancak dizinin adındaki “doğa” yalnızca ağaçlara, denize ya da Urla’nın manzarasına işaret etmiyor şehir merkezli romantik hikâyelerden farklı olarak karakterlerini doğanın içine taşıyor. Ancak dizinin asıl meselesi doğa değil; insanın kendi doğasından kaçamaması.
Yaman da Doğa da geçmişlerinden, önyargılarından ve yaralarından kaçmaya çalışıyor. Ancak tıpkı doğanın kendi kuralları olması gibi insanların da kolayca değiştiremedikleri tarafları var. Hikâye biraz da bunun üzerine kuruluyor.
Belki de Doğanın Kanunu‘nun asıl meselesi tam olarak burada yatıyor. Yaman ve Doğa’nın hikâyesi birbirlerine giden bir yol kadar, kendilerine dönen bir yol da aslında. Çünkü bazen değişmek, bambaşka biri olmak değil; kendi doğanla yüzleşebilmektir.
Ve bu yüzden Doğa’nın kusurları hikâyenin en değerli parçalarından biri aslında. Onu anlamlı kılan cinsiyeti ya da kusurları değil, insanlığı. Kibriyle, hatalarıyla, önyargılarıyla ve değişebilme ihtimaliyle.
